İDEOLOJİK TERCİHLERİMİZDE TARİHİN ROLÜ

Temmuz 2007 - Yıl 96 - Sayı 239

 

Tarih, kimliğimizin oluştuğu; “biz kimiz?” sorusunun en sahih cevabının verildiği ortak hafızamızdır. Tarih, bu günkü “biz”in tamamen iradesi dışında oluşmuştur. Bugünden düne hiç birimizin tarihi bir başka türlü oluşturma, etkileme veya dönüştürme imkânımız yoktur. O vardır ve o, biz öyle istemesek de vardır; bir yaşanmış gerçekliktir. Bunun tabii sonucu olarak tarih, biz öyle istesek de istemesek de memnun olsak da olmasak da bize kim olduğumuzu söyler, bize bir isim, bir kimlik yükler.

 

Tarih tıpkı anne gibidir, baba gibidir. Yani bizim serbest irademizle seçme imkânına sahip olamayacağımız, ancak bizi var eden, hayata katan bizden bağımsız gerçekliklerdir.

 

Tarihle kurduğumuz ya da tarihin bizimle kurduğu ilişkinin olumlu ya da olumsuz oluşu, ideolojik tercihlerimizde, siyasal tavır alışlarımızda önemli, belki de ilk öncelikli etkilere sahip olmaktadır. Bir başka deyişle “ tarih okumalarımız” ya da tarihin kendisini bize okutma gücü, bizim siyasi ya da ideolojik tavır alışlarımızda, tercihlerimizde çok büyük tesirlerde bulunmakta, belki de sadece bu okuma biçimi bizi oluşturmaktadır. Ve belki de sırf bu nedenden dolayı devrimci siyasal hareketler, ilk hesaplaşmaya tarihle başlamaktadır. Örneğin; Mao’nun komünist devrimine eşlik eden kültür devrimi ile düzenlemek ve yeniden kurgulamak istediği alan tarih ve bu tarihten ayrı düşünülemeyecek olan klasik Çin kültürü olmuştur. Aynı şekilde Lenin ve Stalin döneminde Sovyetler Birliği yönetiminin, üzerinde en çok durduğu ve yeniden tefriş ettiği alan da tarih olmuştur. Özellikle Sovyetler Birliği yönetimi, esareti altında tuttuğu Türk topluluklarında, tarihi hafızaların kimlik oluşturma gücüne ket vurabilmek için, ideolojik bir tarh müfredatı takip etmiş, tarihi hafızayı ayıklamaya, seçmeye ve yeniden yazmaya tâbi tutmuştur.

 

Tarihle kurduğumuz ya da tarihin bizimle kurduğu bağın (daha doğrusu ünsiyetin) olumlu ya da olumsuz olmasına bağlı olarak ideolojik tercihlerde, siyasal tavır alışlarda bulunduğumuzu söyleyebiliriz. Gerçekten de böyledir. Biz Türk Milleti olarak bu ilişkinin en tipik örneklerinden birisini oluşturmaktayız.

 

Türkiye’nin yakın dönem toplumsal ve siyasal tarihi bakımından milat anlamına gelecek olan 1980 öncesindeki ideolojik kutuplaşmalarda, mevzii belirleyen insanların tarihle kurduğu ilişkilerine bakıldığında bu çok açık görülebildiği gibi; yine özellikle 2000li yıllardan itibaren Türk toplumundaki siyasal tavır alış ve savruluşlarda da tarihin bu etkisi apaçık olarak görülebilir.

 

1980 öncesinde genel olarak komünist “sol”un tarihle kurduğu ilişkide tarihimiz, emperyalist bir amacın hâkim olduğu, toplumsal yapının kesin hatlarla birbirinden ayrıldığı; ezen/ezilen, yöneten/yönetilen ilişkilerinin sınıfsal bir zeminde cereyan ettiği bir sosyo-ekonomik yapının, kendisini var kılmak ve sürdürmek için yarattığı bir olaylar hülasası olarak ele alınmış, tarihe böyle bakılmıştır. Yani komünist sol tarafından tarihimiz ve toplumsal yapımız, Marks’ın Tarihi materyalizm’inin penceresinden mütalaa edilmiş, değerlendirilmiş, şablonlaştırılmıştır. Bunun sonucu olarak “değer” anlamında yeniden kurgulanan komünist solun tarih anlayışında Türk tarihi; her ne kadar bizim geçmişimiz de olsa; “sınıf temeline dayalı emperyalist ve insanlık düşmanı” bir tarih olarak kabul edilmiş; genç kitlelere bu şekilde empoze edilmiştir.  Keza içinde bulunulan bir takım iktisadi ve sosyal sorunların baskıları ile birleşen bu tarih anlayışı, genç insanlarımızı yaşadıkları (veya algıladıkları) her müşkül durumun müsebbibi olarak tarihi görme sonucuna götürmüştür. Yine komünist solun bu tarih anlayışı, Türk toplumu içerisinde köken ya da kimlik sorunu içinde bulunan bazı etnikçi kesimlerin niçin “sol” içinde siyasal ve ideolojik tavır aldıklarını da açıklar: Çünkü bunların bilinçaltlarında var olan Türk düşmanlığı, tarihe düşmanlık biçiminde tezahür etmiş; tarih üzerinden düşmanlık bu insanlara siyasal tercihlerini soldan yana koyma; örtük etnik siyasal mücadelelerini sol siyaset içinde yürütme sonucunu üretmiştir.

 

Bununla birlikte, komünist solun içinden “milli tarih” anlayışı olarak adlandırabileceğimiz Kemal Tahir gibi şahsiyetlerin oraya çıktığını da belirtmemiz gerekmektedir. Her ne kadar bu aydınlar da Türk toplumunu çözümlemelerinde, Marksist analiz araçlarından yararlanmakla beraber, diğer komünist solun, tarihi şablona indirgeyen ve tümden sakatlayan yaklaşımının hilafına, tarihi kendi şartları ve dönemi içinde anlamaya yönelmiş, Marksist şablonlardan ayrı bir tarih anlayışına ulaşmaya çalışmışlardır. Bundan dolayı  Kemal Tahir gibi şahsiyetler Türk Milliyetçileri tarafından itibar ve saygı görmüşlerdir. Örneğin Kemal Tahir’in Devlet Ana romanı, 1980 öncesinde ülkücü teşkilatlar tarafından ülkücülere tavsiye edilen temel kitaplar listesi içinde yer almıştır.

 

Komünist sol dışındaki solda ise tarihimiz 1923’ten itibaren başlatılmıştır. Bunlara göre 1923’ten önceki dönem tarihimiz açısından, bir karanlık devre tekabül etmekteydi. Yine bunlara göre çok eskilerde kalan aydınlık bir dönem vardı, lakin Müslümanlaşmamız ile bu dönem karanlık bir medeniyete dönüşmüştü. Bu nedenle arada kalan bu karanlık dönem yok sayılmalı, ondan önceki dönem, çağdaş dönemle yeniden sentezlenmeli, buna ciddi ve yeterli miktarda İslam öncesi Anadolu tarihi de katılarak “muasır bir tarih” anlayışına ulaşılmalıydı. Ve bu yapılmaya çalışılmıştır.

 

Kendilerini “İslamcı” olarak tanımlayan siyasal çizginin mensupları ise yukarıdaki kesimlerin tam öte ucundan tarihe yaklaşmış; 1923’ten sonrasını “karanlık dönem” olarak kabul eden bir anlayışla tarihi ele almışlardır. Bunun sonucu olarak tarih içinden tevarüs edilen kurum ve değerlere soğuk ya da hasım olmuşlar, devlet-düzen ayırımını kavrayamamışlar, düzenden şikayetleri ‘devlet düşmanlığı’na kadar uzanabilmiştir.

 

Bugünkü Türkiye’ye baktığımızda, Türk insanının siyasal pozisyon tayininde ve tavır alışlarında Türk tarihinin çok önemli etkilerde bulunduğunu, tarihle kurulan ilişkide de temelde şu üç bakış açısının hâkim olduğunu görmekteyiz. Bunlardan ilki tarihimizi, onur duyulacak insani değerlere yaslanan, yüksek bir uygarlık projesi olarak gören bakış açısıdır. Bunlara göre tarihimiz hemen her döneminde iftihar edilecek yüksek değerlerin hâkim olduğu bir bütündür, süreklidir ve bizim kimliğimizi inşa etmiştir. Hem zaten canlı ve tutarlı bir kimlik, kurgu değil, tarihin ortaya çıkardığı kimliktir. Bir diğer bakış açısı ise tarihi bugünkü hamlelerimizin ayak bağı olarak gören anlayıştır ve bu anlayış, şimdilerde geniş kitlelerde kendisine giderek artan bir taraftar bulmaktadır.  Bir üçüncü anlayış olarak Türk İstiklal Mücadelesinin anti-emperyalist karakterini dini inanç derecesinde kutsallaştıran ve sadece buradan değer üreten; öncesini yok ve karanlık saymaya devam eden “ulusalcı” tarih yaklaşımıdır.          

 

Görüleceği üzere ülkemizde tarihle kurulan ilişkinin mahiyetine ve “değer” yanına bağlı olarak siyasi vaziyet alışlarımızda, aradan bunca zaman geçmiş olmasına rağmen 1980 öncesiyle çok fazla farklılık bulmak mümkün olamamaktadır. Farklılık sadece soğuk savaş sonrası gelişen yeni şartlarda ABD’nin ve AB’nin artan önemine bağlı olarak, dünkü komünist solun yerine ikame olan, içinde yine Türk Milleti ve Türk Tarihi ile özel sorunları bulunan “etnik problemli” insanlarımızın da yer aldığı “Yeni İslamcılar” tarafından temsil edilen siyasal kitlenin varlığıdır. Bu kitlenin tarihle kurduğu ilişkide bir yeknesaklık bulunmadığı gibi tarih bunlar tarafından eklektik (seçmeci) bit muameleye tabi tutulmakta; müktesebatından da koparılmaktadır. Bu kesimin siyasal kimlik ve kişiliklerinde esasen çok önemli etkilerde bulunmuş olması gereken Türk-İslam Tarihi; Yeni Dünya Düzeni, Büyük Orta Doğu Projesi, AB üyeliği gibi hedeflerle terkip ve tevil edilerek dönüşüme uğramakta ve tahrip edilmektedir.

 

Acaba tarihle kurduğumuz ünsiyet mi ideolojik tercihlerimizi belirliyor, yoksa ideolojik tercihlerimiz mi tarihe bakış açımızı tayin ediyor? Bir diğer ifade ile acaba önce tarihimizi kutsallaştırıp buradan hareketle mi ideolojik bir pozisyonu belirliyoruz? Veya tersinden, önce ideolojik bir pozisyonu tercih edip tarihe buradan mı bakıyoruz?

 

Bu soruların her ikisine de olumlu cevap vermek mümkün görünüyor. Çünkü kendi kişisel tecrübelerimizden hareketle, her ikisinin de mümkün olabileceğini söylemek pek ala mümkün görünmektedir. Bununla birlikte yine de tarihin bizde bıraktığı etkilerin, ideolojik tercihlerimizde daha belirleyici olduğunu söylemek daha kuvvetli görünüyor. Çünkü tarihi, sadece olaylardan ibaret görmeyip, her olayın aynı zamanda yüksek bir takım değerlere sahip bir iç dünyaya sahip olabileceği veya insani bir amaca matuf olabileceği şeklinde okuduğunuzda, bu sizi ideolojik olarak da zorunlu olarak milli bir noktaya götürmektedir. Nitekim 1980 öncesinin siyasi kamplaşmaları ortaya çıkarken, tarihe dair ilgi ve muhabbetlerimizin mahiyetinin ne kadar etkili olduğunu, o dönemi idrak etmiş olanlarımız şahsi tecrübeleriyle kendi aynalarında görebileceklerdir. Aksi olsaydı, yani tarih sadece bilgiden ibaret ve tarih okumalarımız sadece bilgi edinme amaçlı bir etkinlik olsaydı, hepimiz aynı tarih müfredatı içinden gelmiş olmamıza bağlı olarak, aynı tarih şuurlarına sahip olmalıydık. Ama böyle olmamıştır. Aynı tarihi bilgilere sahip olduk ama aynı ideolojilerde buluşamadık.

 

Tarih şuurunu kaybetmek, geleceği kaybetmek, kimliği kaybetmektir. Tarih şuuru ise ancak tarihle sadece bilgi olarak değil, duygu ve değer olarak ilgi kurmakla kazanılır.


Türk Yurdu Temmuz 2007
Türk Yurdu Temmuz 2007
Temmuz 2007 - Yıl 96 - Sayı 239

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele