SABRİ ÜLGENER’İN AÇTIĞI PENCEREDEN ZİHNİYET-DİN-EKONOMİ İLİŞKİSİNE BAK

Haziran 2007 - Yıl 96 - Sayı 238

 

Tanzimat'tan Cumhuriyet'e, hatta Cumhuriyet'in ilk onyıllarına değin Türkiye'de çağdaş düşünce tari­hinde iktisat boyutunun en belirgin vasfı, millî ve ma­halli renklerden oluşan ülkenin somut iktisadi mesele­lerinin bir çözüme kavuşturulmasından ibaretti. Çö­züme giden yolda ileri sürülen tedbirlerde bilimsel bir desteğe duyulan ihtiyaç sual edilmese bile sunulan reçeteler için bilimsel bilgiye yönelik herhangi bir endi­şe söz konusu değildi. Buna rağmen, başlangıç itibarıyla ya da Tanzimat'ın ertesinde dışsal tazyik ve yol gös­termelerle toprağa düşen iktisat düşüncesi, her şeyden önce Sultan Orhan devrinde, 1350'lerde, ihdas edilen hukuki muhitin taslağını çizdiği normatif iktisat esaslı "ilm-i tedbir-i devlet'in de tıkanmışlığını sona erdirdi. Bu hal aynı zamanda iktisadi sorunların çözümüne açılan yolda farklı siyasa ve tedbirlerin tartışmasına imkân verdi. Bu imkân aslında serbest ve hür aklın güdümünde bireysel atılımların da serpileceği bir or­tamın -piyasanın- önünün açılması demekti. Buna rağmen çözüme kavuşturulması istenen tahsisi mese­lenin kuşatılmasında soyut iktisat düşüncesiyle temasa girmeden -ya da pozitif iktisat /normatif iktisat ayırımı yapmadan- hatta bir iktisadi sistemi ayakta tutan esas­lar sorgulanmadan -ya da iktisadi hürriyetçilik/iktisadi eşitlik ayırımına gidilmeden- bütün ağırlık iktisat siya­salarına verilmişti. Oysa bu odaklanışın, daha ilk adımda, hangi iktisadi sistemin hangi iktisat politikası olacağı sorusunu tartışmaya açması gerekiyordu. Böyle­si bir sorgulanmanın yaşanmayışı, metodolojik olarak, apriorizme geniş bir hareket alanı vermekteydi. Nitekim 1860'larla bir doruğa çıkan tarım-sanayi tartışması 1880'lerle, bu defa, bir odak değişikliği yaparak iktisadi liberalizm-iktisadi korumacılık eksenine taşındı.

Bütün bu tartışmalar önce, yukarıda da vurgulan­dığı gibi, pozitif iktisat/normatif iktisat ayırımını içer­miyordu. İkinci olarak yapılan tartışmalarda kurgulan­mış bir norm yoktu. Kaldı ki, kurgulanan normlar ül­kenin iktisadi sorunlarına çözüm arandığı için nokta-zaman (ahistorik)/akan-zaman (historik) ayırımında akan zamanı içerecek, netice itibariyle tarihin sürükle­nişi içinde Osmanlı-Türk insanın özelde iktisadi mad­deye, bütün olarak da dünyaya bakışı ile yakından alakalı olacaktı. Dolayısıyla dünyevileşmeyi -kapi­talizmi- bir mesele olarak düşünmemiş bir toplumun eşya ve kâinat telakkisinin spontan bir durağanlığı ürettiği, bunun da kapitalistleşmenin önüne bir dizi set ve engeller bıraktığı muhakkaktır. Son iki yüzyıllık ikti­sadi meselelere ilişkin hemen her tartışmanın can alıcı noktası burada düğümlenmekteydi. Düğümün mahi­yetinin anlaşılması ve çözülmesi ise bilimsel bilginin saldığı ışıkla soyut düşüncenin ürünü bir modelle imkân dâhiline girecekti. Dolayısıyla kurgulanacak 'norm'u somut tarihî gerçek karşısında 'normal' kılacak atılım, akan-zamana açılmakla gerçekleşecekti. Mesela Osmanlı asırları (belli bir zaman) içerisinde Anadolu ve Rumeli topraklarında (belli bir zemin) Nuh Nebi'den kalma yöntemle tarımda kullanılan teçhizatın (kara saban) hiçbir değişikliğe uğramayışının tutarlı bir izahı olmalıydı. Devletin koyduğu 'nev icad yasaktır' hükmü tek başına bu gerçeği açıklamada yeterli kabul edilebilir miydi?

Sabri Ülgener dikkate değer bir çalışma ile Osmanlı-Türk insanının davranışsal kalıbına zihnî ipotek­ler koyan bir iktisadi zihniyet dünyasının varlığını ilim âlemine sundu. Osmanlı sosyal tarihinde insan-iktisadi madde ilişkisinde var olan bu tıkanıklık anlaşılmadan tartışma konusu olan sorunların tutarlı ve uzun soluk­lu bir çözüme kavuşturulabilmesi ise imkânsız olacaktı. Tıpkı tarım-sanayi ya da liberalizm-himayecilik çatış­malarında olduğu gibi. Bu tartışmada iktisadi himaye­ciliği savunanlar yerli malların korunmasını bir 'norm' şemsiyesi altında normatif iktisada bağlamadan bu siyasayı apriori bir kabulle zihinlerine taşıdılar. 1880'lerle birlikte iktisadî korumacılık bu minval üzere hemen her Osmanlı münevverinin savunduğu iktisat politikası oldu. Netice olarak, bu defa savruk ve başıboş bir halde dışsal tazyiklerle yol almış iktisadi libera­lizmin mahsurları ve yaptığı tahribat masaya yatırıldı. Artık iktisadi korumacılık hem entelektüel iklime hem de uygulamaya damgasını vurmuştu. Satıhta kalan tartışma kervanına gecikmeli de olsa iktisadi devletçi­liğe sığınan iktisadi eşitlik taraftarı da katıldı.

Sabri Ülgener 1940'lara doğru başladığı iktisat zihniyeti araştırmalarıyla bu başıboş ve sistematik bütünlükten yoksun iktisat anlayışının önünü bir yer­den kesti. Onun yaklaşımı ile insan-insan ilişkisinde anlamaya dayalı bir model, tarihi bir süreç içerisinde olayların ve örneklerin aydınlığında bir çözüme kavu­şuyordu. Öte yandan iktisadın insan-madde ilişkisinde ahistorik boyutların yakalanması gerçeği ise hâlâ kav­ranamamıştı. Dolayısıyla 1930'ların başında Türk iktisat düşüncesi historik ve ahistorik bilgi arayışının dı­şında yol almaktaydı. Bir ara not olarak ilave edelim ki Türkiye'ye ahistorik iktisadın gelişi, mülteci Alman ho­calara bağlansa bile bu gelişimin geleneksel bir bağı yoktu. Ayrıca 1929 Dünya krizinin soyut düşüncede yarattığı çöküntü ise aşılmış değildi. Buna rağmen mülteci hocalar arasında iki isim öne çıktı: İlki, Pareto-Pantelloni-Barone çizgisinde bir iktisatçı olan U. Ricci diğeri iktisadi liberalizmi C. Menger - L. Von Mises geleneği içinde ele alan W. Röpke idi. Ricci'nin sesi soluğu Türkiye'de bir yankı bulamadı. Röpke'nin sa­vunduğu iktisadi liberalizm ise Osmanlı'dan devralı­nan olumsuz maddi tabloyu 1930'ların başından beri devletçilikle aşmak isteyen politika ile tam bir tezat içerisindeydi. Nitekim Türkiye'den ayrılan ilk mülteci iktisat hocası o oldu. Bu arada 1900'lerin başında Mehmed Cavid Bey'de sathî de olsa görülen pozitif-normatif ayırımı, entelektüel bir tartışmaya kıvılcımını çakamadı. Benzer şekilde iktisat metodolojisine yönelik bir tartışmanın olmayışı çıkarları doğrultusunda hare­ket eden bireyi, piyasaya iktisadi liberalizmle apriori bağlayacak fikrî bir tartışmanın da kapısını açmadı. Buna mukabil, Sabri Ülgener'in gün ışığına çıkardığı irrasyonellik gerçeği ise iktisadi himayeciliğin apriori savunusuna esaslı bir zemin hazırladı. Bu meyanda irrasyonalizmin fikrî dünyadaki en mühim tesiri olan metotsuzluk anlayışı iktisadi eşitliğin savunucularına da sirayet edince üretim vasıtalarında kollektivitasyon anlayışının içinde mündemiç metafizik tuzaklar tartışılmaksızın karanlığa terkedilmiş oldu.

Sabri Ülgener 1931'de İstanbul Darülfünunu'na girdi. Buradan, İstanbul Üniversitesi'nden, 1935'de mezun oldu. Darülfünun'dan Üniversite'ye geçiş süre cinde onun açısından en belirgin fark 1933'de Türki­ye'ye gelen mülteci Alman hocalarıydı. Mezuniyetini müteakip İ.Ü. Hukuk Fakültesi'nde iktisatçı Alman hocalara asistan oldu. Daha sonra, kuruluş aşamasında iken İktisat Fakültesi'ne geçti. 1936 Aralık ayında da İ. Ü. İktisat Fakültesi tedrisata başladı. Fakültenin açılı­şında Ömer Celâl Sarc fakültenin ilk dekanı olarak yap­tığı açılış konuşmasında "amiyane iktisat bilgisi"nden "metotlu, hakiki iktisat ilmi "ne geçmenin önemini vur­gulamıştı. Sabri Ülgener bir Türk akademisyeni olarak Alman hocalardan aldığı ışıkla zoru başarmak, mevcut iktisat literatürüne damgasını vuran amiyane iktisat bilgisinden sıyrılıp bir metoda dayalı iktisat bilgisine ulaşmak arzusundaydı. O, bir Osmanlı mirası olan top­lumsal ataletin köklerini kuşatmak istiyordu. Ortada bir mesele vardı ama bunu çözüme ulaştıracak sağlıklı bir metot anlayışıyla tespit edilebileceği bir 'norm'a sahip değildi. Alman hocalarla yaptığı sohbetler onu Weber'e götürdü. Weber'in Protestan ahlakı ile kapita­lizmin doğuşu arasında kurduğu köprüyü benimsedi. Artık ne yapacağı kafasında şekillenmeye başlamıştı. Model kurmada Weber'in ayak izlerini sürerek anla­maya dayalı yöntemle kapitalistleşememe olgusunu Osmanlı asırlarında araştırmak onun hayat boyu sür­düreceği akademik bir proje olacaktı.

Kurguladığı Weberyen modeli deneylenebilir kıl­mak için tarihe açılması gerekiyordu. Yetişme çağla­rından beri bir Osmanlı ikramı olan tarihin canlı tanık­larını dinliyordu. Bu insanların çoğu aile çevresinden ve onlara dost olan kimselerden ibaretti. Ayrıca gazete sütunlarında boy gösteren muhtelif zevatın hatırala­rından 'geçmiş zaman olur ki' misali vak'a tahlilleri ve portre karalamaları ile çözülen anılar demetinden saçı­lan anekdotları, dedikodulara varan yergileri, hiciv ve nükteleri keyifle okuyordu.    Aslında hiciv-nükte- dedikodu üçgenin köşeleri arasında yaptığı dolaşmalar kendisine, hiç farkında olmadan, Osmanlı insanın zih­niyet dünyasını kavramada yardımcı oldu. Gerçi onun bu kazanımlarına dair eserlerinde herhangi bir atıf gö­rülmez. Fakat kafasında şekillenen Osmanlı iktisat zih­niyetinin bilimsel bir portre denemesine dönüşmesinde gençlik yıllarında dinlediklerinin ve okuduklarının payını göz ardı edemiyoruz. Bundan öte arşiv kayıtla­rının dışındaki tarihî kaynaklar, edebiyat ve sanat dün­yasının ürünleri önüne devasa bir malzemeyi hazır bırakacaktır.

Sabri Ülgener araştırmaları için bu malzemeye cömertçe müracaat etti. Yazma-basma vakanüvis tarih­leri, divanlar vs. den hareketle iktisadi zihniyetin akis­lerini buralarda aramasıyla kendisine ultra-amprisist çizginin dışında bir yer buldu. Ne kadar etkilendiğini bilmiyoruz ama Ziya Gökalp "Eski Türklerde İçti­mai Teşkilat" başlıklı yazısında Orta Asya Türk kavim­lerini incelerken destanlardan yararlanmıştı. Ülgener edebî ürünlere saçılmış zihniyeti aksettiren çizgileri sabırla toplamakla çarpıcı bir başarı sağladı. Bilhassa divan edebiyatının sinesinde saklı tuttuğu iktisadi tespitleri günışığına çekmek ona gelinceye değin hiç kimsenin aklına gelmemişti. Buna atasözlerinin res­metmeye çalıştığı bazı iktisadi düsturları da katabiliriz. Ülgener kurgulandığı modele işlerlik kazandıracak bilgi verilerini tarihi kaynaklardan devşirirken Köprülü-Barkan-İnalcık'ın belgeye dayanan Rankevarî tarih­çiliğini Hegel anlayışı ile telif ediyordu. Bu girişimi ile ilkti, fakat tek değildi. Kendi kuşağından iki güzide sosyal bilimcimizin isimlerini, Niyazi Berkes ve Müm­taz Turhan'ı burada zikretmeliyiz.

1951'de yayınlanan "İktisadi İnhitat Tarihimizin Ah­lak ve Zihniyet Meseleleri"nde Sabri Ülgener, bir norm kurucu olarak kurguladığı iktisat ahlakının somut tari­hî gerçekte nasıl bir sapma göstererek; zuhur eden ir­rasyonel iktisat zihniyetinin boyutlarını tespit etmişti. On yılı aşkın sabırlı bir çalışmanın ürünü olan bu ese­rin bulguları çarpıcı olduğu kadar şaşırtıcıydı. Kitabın yayınlandığı tarihten 1960'a değin hemen hiçbir yankı uyandırmadığı görülüyor. Sadece Türkçe bilen Oryan­talistler Türkiye'yi anlama yolunda bu eserden çok şey öğrendiler. Bu kitabın en talihsiz yanı Garp dillerinden biriyle kaleme alınmamış oluşuydu.

Akan zaman Ülgener'i doğruluyordu. Bizim in­sanımızın bir asırdan ötekine, Osmanlı'dan Cumhuriyet'e, iktisadi madde kapısında var olan savruk ve adamsendeci tavrı hiç bozulmadan devrolmuştu. Tan­zimat öncesinin mono-blok eşya ve kâinat telakkisi daha sonra dışsal şoklarla merkezde bazı kıpırdanma­larla değişikliğe uğramıştı. Ancak çevreyi kuşatan ana kütle hâlâ iktisadi maddeye uzanmada hareketsizdi. Bu hali anlatması bakımından Muallim Naci'den akta­racağımız şu dörtlük çok manidardır. Naci 1880'lerin sonlarına doğru şöyle haykırıyordu:

 Çıkın şu savma'adan zahidân, cihânı görün!

 Nasıl güzel geçiyor âlemin zamanı görün!

 Bilin betalet ü gayret nedir, ne hâsıl eder

Bakın şimendifere, bir de kârvânı görün!

Türk insanı kervanı aşamadı. Şimendiferi sürekli geliştiren Batı ise Osmanlıyı tasfiye etti, ama bu olum­suz miras da Türkiye Cumhuriyeti'ne kaldı.

Sabri Ülgener'in "İktisadi Çözülmenin Ahlak ve Zih­niyet Dünyası"nda sergilediği bulgular her şeyden önce Osmanlı gerçeğine damgasını vuran insanın iktisadi madde karşısındaki ataletini dişe dokunur bir eğilim olarak aksettirdiği için dikkate şayandır. Aslında bu bulgular münferit ampirik neticelerle rahatlıkla çelişebilirdi. Esasen bu noktada o ultra-amprisist Osmanlı iktisat tarihçileri tarafından pek de kabul görmediğini işaret edelim. İkinci olarak onun bulguları başka bir ze­min ve başka bir zaman için bütünüyle geçerli değildir. Nihayet, Osmanlı tarihinden süzülüp aktarılanlar bir zihniyet olarak varlığını (özünü) bugün de önemli öl­çüde bozulmadan başka suretler veya kalıplar içinde muhafaza etmektedir. Değişime açık yönlerin tıkalı kalması somut gerçekte bir kırılmayı peşi sıra getirme­diğinden bu, pek haklı olarak, onun yönteminin tarihperestliğe açık bir yanı olarak görülmelidir. Tarihperestliğin törpülenememesinin bugün Türkiye'de içsel bir sorun olarak karamsarlığı beslediği ise maale­sef bir gerçektir.

Zihniyet araştırmalarına başladığında Türkiye'de devletçilik hâkim bir iktisat politikasıydı. Ülgener birey-piyasa bağlantısı üzerine inşa edilmiş bîr iktisadi sistem tahayyül etse bile 1930'ların Türkiyesi, Osmanlı­dan aldığı olumsuz maddi-ekonomik mirasla boğuşu­yordu. Fikri yönü List-Gökalp geleneğiyle beslenen iktisadi devletçiliğin uygulamada 1939'a kadar ana hedefleri tutturduğuna Ülgener dikkatimizi çekiyor. Bu başarı da ihtimal ki Ülgener kısmî de olarak plan­lamanın oynadığı rolü ihsas ettiriyor. II. Dünya Harbi yılları ekonomiyi bir kaosa sürükledi. Ülgener ise ikti­sadi korumacılığı mutlaka hesaplanabilir ampirik bir tabana iliştirmenin zaruretini duyuyordu. Harvard günlerinde Hansen'in dersleri onu Kahn-Keynes ikti­sadına götürdü. Ülgener aradığını bulmuştu. Nitekim Keynesciliği Türkiye'ye o taşıdı. Buna rağmen 1950–1960 yıllarında Keynesciliğin hesaplanabilir yönü patrimonyal geleneğin bir ürünü olan Türk  'homo politicus'u tarafından popülizme feda edildi. 1961 Anayasası ile planlamanın ihdas edilişini Ülgener se­vinçle karşıladı. Bu tarihten sonra Keynesci planlama anlayışının ülkemiz iktisat düşüncesindeki en samimi taraftarı oldu. İktisadi korumacılıkta hesaplamayla pek başı hoş olmayan politikacının bu oyunu da bozmasıyla Ülgener hiç iltifat etmediği tarihperestliğin bir heyu­la gibi ekonomide varlığı hissettirilmesinden de kurtu­lamadı. Kararsızdı. Buna rağmen uygulamada nere­deyse 50 yılı bulan korumacı iktisat politikalarının zih­niyet dünyamıza verdiği dürtüleri gözden geçirdi. Ekonominin irrasyonelinde yol alması bir sevkıtabii halindeydi. 1983 yılındaki vefatıyla o gün bugün eko­nominin zorunlu olarak rasyonalizme itilişi ve ekono­minin de buna içsel direnişi ile geçen yılları göremedi.

Sabri Ülgener'in başta "İktisadi Çözülmenin Ahlak ve Zihniyet Dünyası" ve "Zihniyet ve Din" başlıklı kitap­ları olmak üzere zihniyet bağlamında kaleme aldığı diğer yazılarında yaptığı tahlillerin bir sonucu olarak ortaya çıkan kapitalistleşememe tablosunun nasıl aşıla­cağına ya da Türkiye'de rasyonelliği üretecek bir top­lum mühendisliğine dair ipuçlarına sahip değiliz. Onu mazur görmek gerekiyor. Zira 1940'lardan 2000'lere değin hayatın kendi mecrasındaki durağan akışı kimseyi rahatsız etmiyordu. Ayrıca bu durağanlı­ğı tedirgin edecek sarsıcı dışsal şoklar da ortada yoktu. Hâlbuki bugün öyle mi?

Sabri Ülgener'in eserleriyle -buna onun sahibi ol­duğu edebi üslubunu da katmak gerekir- okuyucuyu teslim aldığı, maziye dönük bir merak ve entelektüel bir heyecan yaşattığı muhakkaktır. Ülgener'e dönük bir etkileşmenin başlamasında 1960 ertesinde boy gösteren Türk solunun körüklediği Osmanlı tarihine açılmaya duyulan zaruretin payı vardır. Dün onun eserlerinden hissedilen entelektüel heyecan, bugün yerini tıkanma­ya bırakmıştır. Bunda da sorumluluk münevverlerimizindir. Fikri üretmek yerine fikir acenteliğine soyun­maları onların kolayı tercih etmelerine, dolayısıyla ra­hata kaçmalarına sebep olmuştur. Rehavetin teslim aldığı günümüz münevverleri bugün rasyonellik yo­lundaki Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne katılacağı umu­duyla ipe tam manasıyla un sermektedirler. Oysa bu meselenin çözümüne Avrupa Birliği imkân vermeye­cektir. Gidiş bu yöndedir. Dolayısıyla bu meselenin çözümüne çalışacaklar için Sabri Ülgener yaptığı tahlil­lerle bir alt yapı tesis etmediği müddetçe, onun yazdık­larının sadece saman alevi heyecanından öte vereceği pek bir şeyi olmayacaktır.

Türkiye'de -ekonomi, siyaset ve kurumsal alanda (dinde)- rasyonelleşmeyi Batılılaşma yolunda bir harita izleyerek iktisadi kalkınmanın -ki bu daha çok Keynesciliğe bel bağlanarak sağlanmaktadır- ürünü olacak spontan bir gelişmeden medet ummanın ger­çekçi olmadığını görüyoruz. Ancak 85 yıllık tarihi için­de Cumhuriyet'in sağladığı modernizasyon tecrübesi ile -bilhassa sanayileşme yolunda- elde edilen başarılar inkâr edilemez. Bu başarıda korumacılıktan iktisadi liberalizme geçişle sağlanan dönüşümün payı büyük­tür. Hal bu iken ortada rasyonel işleyen bir ekonominin varlığından söz edemiyoruz. Tabiatıyla Ülgener'in altı­nı çizdiği toplumsal ataletin Türk insanına zihnî ipo­tekler koyması onun davranış kalıbına nihaî şeklini vermektedir. Bu tarihî sürüklenişten bihaber kalkınma teorisyenlerinin yaptığı tahlillerin son kertede eksik ve kusurlu olduğunu söylemeye gerek bile yoktur. Nite­kim bugün Türkiye ekonomisinde irrasyonalizmin yarattığı en belirgin kesim, kayıtsız ekonominin mevcudiyetidir. Gerek kamusal alanda, gerekse özel giri­şimde rant oluşturmada her iki kesimi kontrolü altında tutan 'mafya' tipolojisi ekonomide rasyonelleşme eği­liminin önündeki ciddi bir engeldir. Benzer mülahaza­lar Türk siyasal hayatı için de geçerlidir. Rasyonel mo­dern devlet yapısının bel kemiği olması gereken 'homo-politicus'un hâlâ Osmanlı'nın patrimonyal adet­leri ile hükmetmeğe devam edişini ne ile açıklayabiliriz? Türkiye'de kurumsal dünyanın rüknü olan İslamiyet için de metafiziğin rasyonelleşmesine -ya da düşünen toplum olmaya- ihtiyaç duymadan inançlarda oluşan başıboşlukla inananların Kuran-ı Mübin'in rasyonel ayetlerine gözlerini kapatmalarının elbette bir izahı ol­malıdır.

Bugün Türkiye'nin bu topyekûn irrasyonellik ba­tağından çıkarılması için bir toplum mühendisliğine ihtiyacı vardır. Bu olumsuz tarihi miras, top­lumsal bir mutabakatla rasyonellik eksenine oturtul­malıdır. Bu meyanda Avrupa Birliği ile tamlaşma sü­recinin -ucu açık bile olsa- rasyonellik yolunda potan­siyel bir uyarı değeri olduğuna işaret etmeliyiz. (Mateessüf dışsal bir şok olan 1999 Marmara depremi­nin verdiği uyarı gevşek ve yetersiz hukuki düzenle­melerle ölü doğmuştur). Geriye kalan ve beklenen ise bir ilmihalde tespit edilecek hususların hayata geçiril­mesiyle bu sürecin bir kuluçka dönemi sonunda meyvelerini vermesidir. Başlangıç itibariyle bu muhte­şem kıpırdanmayı spontan bir hareketten değil de top­lumsal bir mutabakatı mümkün kılacak kamusal dürtüde ve yaptırım gücü olan hukuki düzenlemelerde aramak gerekiyor. Bu gerçeğe inananların yolu, düşü­nen bir toplum olmanın baş düşmanı olan maddeye dokunmama ya da bu dünyaya ait olmama keyfiyetini bitirecek arayışlardan geçecektir. Dolayısıyla Sabri Ülgener'in zihniyet araştırmalarının saldığı ışıkla Tür­kiye'nin ve Türklerin bu makûs talihinin kırılması hem tarihî bir borç, hem de toplumsal bir görev olacaktı

*Sabri Ülgene

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


Türk Yurdu Haziran 2007
Türk Yurdu Haziran 2007
Haziran 2007 - Yıl 96 - Sayı 238

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele