Büyük Âşık Dr. Şeref Taşlıova’nın Ardından Birkaç Söz

Ekim 2014 - Yıl 103 - Sayı 326

         

        

         

        Milletler, tıpkı ağaçların yapraklarıyla nefes alıp vermesi gibi büyük evlatlarıyla soluklanır; sosyal ve kültürel olarak doruklanırlar. Âşık Şeref Taşlıova da Türkiye Türklerinin 20. yüzyılda yetiştirdiği büyük evlatlarındandır. Bu büyük âşığın doğup yetişmesi ve sanatında ulaştığı zirvenin vefatının ardından ana hatlarıyla da olsa belirlenmesi bu yazının konusunu oluşturmaktadır. O, Ardahan’ın Çıldır ilçesinin Gülyüzü (Pekreşen) köyünde, 10 Nisan 1938 tarihinde doğmuştur. Hacı Bey ve Nergis Hanım’ın üçüncü çocuğudur. Babası Hacı Bey, Kafkasya bölgesinde, Tiflis yakınlarındaki Borçalı ahalisine mensup Terekeme (Karapapak) soyundan gelmektedir. Annesi Nergis Hanım, Çıldır’ın Eşmepınar (Purut) Gülyüzü köyünün kurucularından olan Mamogil sülalesindendir.

         

        Şeref Taşlıova, 1945-46 eğitim-öğretim yılında okula başlamıştır. Eğitim hayatı boyunca pek çok sıkıntıyla karşılaşmasına rağmen “Yegâne şansım.” dediği öğretmeni Hasan Kartarı’nın[1] varlığıyla bu sıkıntıları başarıya dönüştürmüştür. Onun, okuldaki okuma hevesi ve başarısının yansıra okul dışındaki hâliyle de öğretmeninin sevgisini kazanması, öncelikle köy ortamında daha sonra da Kars’ta birlikte kültür ve sanat faaliyeti yapmalarına zemin hazırlamıştır. Hasan Kartarı, Gülyüzü Köyü İlkokuluna 1948 yılında atanan, öğrencileri arasında babacan tavırlarıyla tanınan bir öğretmendir. O, Şeref Taşlıova’nın yeteneğini keşfeder ve onu teşvik eder. Hasan Kartarı, 1950 yılında ilkokuldan mezun olan Taşlıova’yı ilçe kaymakamını da ikna ederek konservatuara göndermeye çalışırsa da bunu gerçekleştiremezler. Şimdiki adı Kâzım Karabekir Anadolu Öğretmen Lisesi olan Cilavuz Köy Enstitüsüne kaydını yaptırırsa da ağabeyinin zamansız vefatı nedeniyle, okulu bırakıp annesinin yanında evin sorumluluğunu üstlenmek zorunda kalmıştır. İmkânsızlıklar ve türlü zorluklar, onun ikinci eğitim hamlesini de akim bırakmıştır. Ancak ilkokul 3. sınıftan itibaren öğretmeninin kurduğu çocuk korosu ve “Abo Dayı” dediği Osman Akay’ın gramofonundan dinlediği türküleri kitle karşısında okuması, bir yandan o dönemde hatırı sayılır bir köy olan Gülyüzü’nde eksik olmayan âşık fasıllarında o yılların âşıklarının icralarını dinlemesi diğer yandan tam da Albert Lord’un (1960; Çobanoğlu 1998) işaret ettiği şekilde onu âşıklığa hazırlayan sosyo-kültürel ortamı oluşturmuştur.

         

        O yıllara dair, “İçimde âşıklığa karşı bir heves vardı. Bizim köy düğünlerinde çocuklar davul zurna çalınan yere gider, dinler ve oynardı. Ben de fırsat buldukça düğüne getirilen âşıkları dinlemeye çalışırdım. Bu heves, içimde kuvvetlenmeye başladıktan sonra, üzerine at kılından tel yaptığım ve saza benzettiğim bir tahtayı saz diye çalmaya başladım. Her ne kadar bu bir hevesin tezahürü ise de etrafta benim türkü söylediğim yavaş yavaş duyulup yayılmaya başlamıştı.” (Taşlıova 2012: 38) demektedir. O yıllarda, köyünde meclislerde kendisine türkü söyletirler ve gelen Âşık Nuri, Âşık Kasım, Âşık Mehmet Hicrânî gibi âşıklara onu tanıtmaya ve dinletmeye başlarlar. Zamanla o, bu sanata duyduğu ilginin artık bir heves değil de önü açılması gereken bir meslek olduğuna karar verir. Bunun sonucunda da Kars ve yöresinin yetiştirdiği en büyük âşık olan Âşık Şenlik’in âşıklık koluna intisap eder. Âşık Şenlik’in oğlu Âşık Kasım’ın yanına, çıraklık yapmak üzere Suhara’ya gider. Burada bir yıl boyunca çıraklık yapar ve başta âşık fasılları olmak üzere geleneğin her yönünde icralara hazırlanır.

         

        Bir başka ifadeyle, Şeref Taşlıova, âşıklık sanatıyla ilgili eğitim ve terbiyesini, Doğu Anadolu ve Azerbaycan sahasında tanınan Çıldırlı Âşık Şenlik’in oğlu Âşık Kasım’dan almıştır. Âşıklığa böylece ilk adımını atan Şeref Taşlıova, doğal olarak önce köyü ve yakın çevresindeki köylerde tanınmaya başlar. Onun bir “düğün âşığı” (toy âşığı) olarak götürüldüğü ilk yer Arpaçay’a bağlı Kardeştepe (Kemah) köyüdür. Bu köydeki düğünde, iki lira gibi döneminde hatırı sayılır bir para karşılığında yaptığı icralar, onun profesyonel bir âşık olarak “ilk imtihanı” olması (Taşlıova 2012: 39; Çobanoğlu 1998; Lord 1960) bakımından son derece önemlidir. Bu bağlamda, her bakımdan başarılı bir âşık olarak tebarüz edince düğün, nişan ve sünnet merasimlerinde meclislere hitap eden Âşık Şeref Taşlıova, kısa bir süre sonra, saza ve söze doyamayan insanların toplandığı kahvelerde de (Taşlıova 2012: 40) icralara başlamıştır. O, sanatını icra için gittiği yörelerde aynı zamanda yaşlı ve bilge kişilerden bir halkbilimci gibi derlemeler yaparak kendini hem yetiştirir hem de gelecekte yapacağı yayına hazırlar. Onun halk hikâyeleri konusunda sıra dışı bir hikâyeci âşık olmasında, hiç şüphesiz, bu dönemde yaptığı ve ömrü boyunca da sürdürdüğü derlemeci-incelemeci kişiliğinin son derece önemli bir yeri vardır. O, kendi tasnif ettikleriyle birlikte Albert Lord’un (1960) da Yugoslavya’da karşısına çıkan, hemen her Ramazan gecesine bir tane denk düşen miktarda, 30 hikâye (Taşlıova 2012: 43) bilmekteydi. Onun bu hikâyeci âşık yönü, uluslararası hikâye anlatma yarışmalarında çoğunlukla ülkemizi temsil ederek Singapur’dan Amerika’ya dünyanın dört bir yanında tanınmasını ve sanatı üzerine bildiriler, makaleler ve tezler üretilmesini sağlamıştır.

         

        Onun en az geleneksel sosyo-kültürel yapı kadar beslendiği diğer önemli kaynak, akademik bilgi ve bu tür bilgiyi üreten çevrelerdir. O, 1960’lı yıllardan itibaren Atatürk Üniversitesindeki akademisyenlerle kurduğu ilişkileri, ömrü boyunca derinleştirip genişleterek sürdürmüştür. Bir ilk olarak Konya’da, 1975 yılında yapılan bir bilgi şöleninde “âşık havaları” hakkında iz bırakan bir bildiri sunmuştur. Bu, belki de onu dönemdaşı âşıklardan ayıran en önemli yönüdür. 20. yüzyılda yaşayan pek çok saf âşık, kendilerinden derleme yapan bazı insanların doktor, doçent, profesör oluşuna bakarak “Bu bilgileri biz veriyoruz; o hâlde üniversitede profesörlük bizim hakkımız.” düşüncesine kapılmışlardır. Ancak icracısı olduğu âşıklık geleneği üzerine genç yaşlarından başlayarak âdeta bir akademisyenmiş gibi derlemeler yapan, okuyan, makale ve bildiri yazan kanaatimizce de gerçekten akademisyen olmayı hak eden ve Ardahan Üniversitesinin kadirşinas rektör ve senatosunca kendisine 2012 yılında “fahri doktora” verilen Âşık Şeref Taşlıova, bunu fazlasıyla hak eden bir kişiydi. Sağlığında bu durumun akademi tarafından kendisine verilen akademik unvanla gösterilmiş olması, anlaşılması onun ve akademinin şansı ve yüz akı olmuştur.

         

         

        

         

        Âşık Şeref Taşlıova’nın bir başka şansı da hemen hemen yaşıt olduğu Âşık Murat Çobanoğlu, Âşık Reyhanî, Âşık İlhami Demir hatta Âşık Firkatî veya Yetik Ozan[2] gibi döneminin en önde gelen 4-5 âşığıyla olan arkadaşlığıdır. Bu grup, âdeta yolunu döşeyen bir tren gibi hem kendi kendilerini hem de birbirlerini yetiştirmiştir. Özellikle Âşık Murat Çobanoğlu ve Âşık Şeref Taşlıova, birinin ismi duyulunca gözlerin diğerini arayacağı kadar sıkı bir dostluk ve meslektaşlık örneği olarak Türk milletinin karşısına çıkmışlardır. Bu ikili, 1969 yılında Başbakan Süleyman Demirel’in Kars’a geldiği tarihte, orduevinde yapılan resmî bir karşılama töreninde yer alırlar. İlk kez başbakan huzurunda sanat icra eden, ona “Hoş geldiniz.” diyen ve büyük bir beğeni toplayarak ulusal basında adlarından söz ettiren bu ikili, Süleyman Demirel’in hayatının her döneminde “hami”liğini kazanmıştır. 15 Aralık 1990 tarihinde “devlet sanatçısı” olarak atanmaları ise hem maddi hem de manevi yönden çok daha rahat imkânlara kavuşmalarını sağlayacaktır.

         

        İki Âşık’ın, Kültür Bakanlığı Sivas Devlet Türk Halk Müziği Korosu’nda kadrolu-maaşlı sanatçı olarak işe başlamaları, Cumhuriyet tarihinde bir ilktir.[3] Eski başbakan ve Cumhurbaşkanı Turgut Özal da ustası Süleyman Demirel’den söz konusu davranış kalıbını devralır ve hemen her döneminde bu ikiliye mültefit davranır. Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk, Cumhurbaşkanı Kenan Evren de Kars’a geldiklerinde bu iki âşığı dinlerler ve yeri geldiğinde de onları Çankaya Köşkü’nde ağırlarlar. Kısaca, en önde gelen bu devlet adamlarının davranışı, küçük istisnalar dışında Türkiye Cumhuriyeti’nin hemen hemen bütün devlet kadroları tarafından benimsenir ve kendilerine hürmet ve saygıda kolay kolay kusur edilmez. Devlette kadrolu-maaşlı olarak işe başlamanın getirdiği yoğun yurt içi programları nedeniyle Âşık Şeref Taşlıova, 24 Mayıs 1994 tarihinde Ankara’ya taşınıp yerleşir. Taşlıova, 2003 yılında yaş haddinden emekli oluncaya kadar bakanlık sanatçısı olarak görevine devam edecektir.

         

        Onun özel ve sanat hayatında Âşık Murat Çobanoğlu ayrı bir yere sahiptir. Özellikle, Âşık Murat Çobanoğlu’nun Kars’ta 1971 yılında “Âşıklar Gazinosu/Kahvesi”ni açıp yıllarca işletmesi, 20. yüzyılda Türkiye çapında âşıklık geleneğini canlandırıp kuvvetlendiren bir katalizör unsurdur. Bu mekân, başta söz konusu ikili olmak üzere hemen hemen bütün sözlü kültür ortamı âşıklarını ağırlayan ve yetiştiren bir mektep hüviyetindedir. Bu arada, Âşık Şeref Taşlıova’nın Kars’a taşınarak çok daha geniş bir âşıklık geleneği çevresi ve âşıklarla tanışması, yarışması ve etkileşmesi, gelenek içinde daha da pişmesini, yukarıda dikkati çektiğimiz diğer âşıklardan âdeta koparak daha önde giden dört-beş âşıktan birisi olmasını sağlamıştır. Nitekim bu yıllarda, mesela 1965 yılında, “Alparslan’ın Anadolu’ya Girişinin 901. Fetih Yılı Kutlamaları”nda tanıştığı Orhan Şâik Gökyay’ın önayak olmasıyla 13 Şubat 1966 tarihinde, Taşlıova, Mevlüt İhsani, İlhami Demir, Sabit Müdami ve Murat Çobanoğlu gibi âşıklar birlikte İstanbul’a davet edilirler ve İstanbul’da geniş bir çevre tarafından tanınırlar. Bu toplantılarda Âşık Şeref Taşlıova, bu âşık grubunun sözcülüğünü yapar. Bu toplantılar, birçok kişinin -bir anlamda Mehmet Fuat Köprülü’nün 20. yüzyılın başında, âşık tarzı hakkında verdiği garip hükümle bağlantılı olarak- “bitip ortadan kalktığını düşündükleri âşıklık”ın akademisyen, yazar, şair gibi kültür adamlarıyla yeniden tanışması ve ispatıvücut ederek geleneğin bitip tükenmediğinin ortaya konması demektir. Dahası, büyük kültür ve sanat adamı Orhan Şâik Gökyay, Âşık Şeref Taşlıova’yı “manevi oğlum” (Taşlıova 2012: 52) diyerek sahiplenir, bu ilgi ve sevgisi, 1996 yılında vefatına kadar sürer.

         

        Âşık Şeref Taşlıova, 1966 yılında başlayan ve bir talihsizlik nedeniyle ilkine katılamadığı, Konya’da yapılan “Türkiye Âşıklar Bayramı”nın (Konya Âşıklar Bayramı), 1967 yılından itibaren hepsine katılmıştır. 1970’li yıllardan itibaren hemen hemen bütün oturumları TRT’den yayımlanan bu “Âşıklar Bayramı”, günümüz Âşık Tarzı Edebiyat geleneğinde müstesna bir yere ve role sahiptir. Âşık Şeref Taşlıova ve Murat Çobanoğlu’na 1996 yılında bu bayramın hazırlama komitesi ve jürisi tarafından “Hanende âşık” unvanı verilmiştir. Aynı şekilde, Âşık Şeref Taşlıova ve diğer âşıklar, yirmi bir yıl boyunca “Uluslararası İstanbul Festivali”ne katılmışlardır. Maalesef, Dr. Nejat Eczacıbaşı’nın vefatından sonra bu uygulamadan vazgeçilmiştir. Taşlıova, bu kadar uzun süreli olmayan pek çok festival ve şölende, sayısız üniversite ve lisede meccani program yapmıştır.

         

        O, geleneksel sözlü kültür ortamı âşıklığını; düğün, sünnet, nişan, kahve fasılları, kış sohbetleri gibi geleneksel ortamlarda sürdürmesinin yanısıra yazıp yayımladığı şiirler, makale ve bildirilerle yazılı kültür ortamına da taşımıştır. En az bunlar kadar önemli olan ise 1966'dan itibaren Kars Radyosu bünyesinde on yıl süreyle âşıklara ilişkin programlar hazırlayıp sunarak elektronik kültür ortamında da âşıklığını icra etmesidir. Bu bağlamda yaptığı yüzlerce plak, kaset, CD de onun elektronik kültür ortamındaki diğer ürünleridir.

         

        Bu süreçte, daha 1971 yılında Kars’ta yapılan “Cumhuriyet’in 50. Yıl Korkut Ata Kültür Şenlikleri”nde Âşık Şeref Taşlıova’nın üç dalda birincilik kazanması, bir anlamda onun sıra dışı âşıklık kariyerinin başlangıcı sayılabilir. Nitekim Taşlıova, daha sonraları katıldığı yarışma ve festivallerde değişik dallarda 15'i altın olmak üzere 130'un üzerinde madalya, 60'ı aşkın plaket ve 180 takdirname almıştır.

         

        Âşık Şeref Taşlıova, “yaşayan kültür hazinesi” seçildiği UNESCO tarafından düzenlenen "Dünya Sanat Dizisi" ve “Uluslararası Epos Festivali” (Bişkek-Kırgızistan 2005) gibi pek çok etkinlikte Türkiye'yi temsil etti.[4]Başta Avrupa olmak üzere dünyanın dört bucağında programlar yaparak ülkemizi ve sanatını tanıttı ve sevdirdi. O, Âşık Tarzı Edebiyat ve Kültür geleneğinin yaşaması için hemen her fırsattan yararlanıp, gayret gösterip çalıştı. Ardında bıraktığı eserler kadar parlak kariyer ve yetiştirdiklerinin, onun mirasına ve kültür davasına sahip çıkacağına olan inancımız tamdır.

         

         

        Ruhun şâd olsun,nur içinde yat, mekânın cennet olsun büyük Âşık.

         


        


        

        [1] Hasan Kartarı, çok yönlü büyük bir kültür insanıdır. O, aynı zamanda, hâlen âşıklık geleneği çalışmalarında önemini kaybetmemiş çalışmalara imza atan bir araştırmacımızdı. Bu konuda bkz. (Kartarı 1977).


        

        [2] Doç. Dr. Turgut Günay, modern şiirlerinde “Yetik Ozan” mahlasını, âşık tarzı şiirlerinde ise “Âşık Firkatî” veya sadece “Firkatî” mahlasını kullanmıştır. Başta yukarıda adları sıralananlar olmak üzere kendisiyle karşılaşan âşıklar ondan kafiye bilgisi, kelime hazinesi ve anlam zenginliği konusunda nasıl çekindiklerini ve ne kadar çok şey öğrendiklerini anlatmıştır. Bu konuda daha fazla bilgi için bkz. (Taşlıova 2012: 55, 56).


        

        [3] Bu uygulama, dönemin pek çok âşığının gizli-açık kıskançlığını ve hatta düşmanlığını çekmiştir.


        

        [4] Bu etkinlikte Türkiye’yi, resmî olarak ikimiz temsil etmiştik. Ben bir bildiri sunmuş ve tartışmalara katılmıştım. O da iki ayrı programda icralar yapmıştı. Yaklaşık bir hafta boyunca Kırgızistan’da her gün birlikte çalışmamız, bana onu ve onun şahsında da âşıklarımızı yakından tanıma fırsatı verdiği için kendimi çok şanslı hissediyorum. (Ö.Ç.)

        Kaynakça

        Çobanoğlu, Özkul (1998),.”Sözlü Kompozisyon Teorisi ve Günümüz Halkbilimi Çalışmalarındaki Yeri”, Folkloristik: Prof. Dr. Dursun Yıldırım Armağanı, (Ed. M. Özarslan ve Ö. Çobanoğlu), Ankara: TDV Matbaası, s.138-170.

        Çobanoğlu, Özkul (2000), Âşık Tarzı Kültür Geleneği ve Destan Türü, Ankara: Akçağ Yay.

        Kartarı, Hasan (1977), Doğu Anadolu’da Âşık Edebiyatının Esasları, Kars: Demet Matbaacılık.

        Lord, Albert (1960), Singer of Tales, Cambridge: Harvard UniversityPress.

        Taşlıova, Mete (2012), Âşık Şeref Taşlıova: Hayatı ve Şiirleri, Ankara: Türkiye Diyanet Vakfı.

         


Türk Yurdu Ekim 2014
Türk Yurdu Ekim 2014
Ekim 2014 - Yıl 103 - Sayı 326

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele