Yorumlayıcı Anlama İle Nedensel Açıklamanın Sınırlarında Ufkumuza Düşen Bir Aydınlık: SABRİ F. ÜLGENER

Haziran 2007 - Yıl 96 - Sayı 238

 

“Gerçek kendini zor teslim eder, çünkü canlıdır, değişkendir. Canlı ve değişken olduğu için de bir kere teslim alınınca sürgit elimizde kalmaz. Bu sebeple gerçekle girişilen savaşın sonu yoktur. Bu savaşın zaferi sürekliliğindedir.” (Kemal TAHİR’in bir konuşmasından)[1].

 Bu çalışmada sıra dışı bir bilim insanının, Sabri F. Ülgener’in biyografisi veya üzerinde durduğu konuların tamamı üzerinde olmasa bile, nerdeyse çalışmalarının tamamına rengini veren zihniyet meselesiyle, hem iktisat teorisine yöntem konusunda getirdiği katkı ve arayışlarının kısa bir analizi, hem de araştırmalarında izlediği genel çerçevenin karakteristikleri belirlenmeye çalışılacaktır. Aslında akademik kariyerinin başlangıcından hayata gözlerini yumduğu son ana kadar, aralıksız biçimde sürdürdüğü ilmî faaliyetlerinin çatısını oluşturan zihniyet problematiği, bir bakıma bütün çalışmaları ve hatta yöntemini özetleyecek nitelikteki bir kavram olarak değerlendirilmeyi hak edecek bir yoğunluğa sahiptir. Zaten Ülgener ve eserlerinin yekpare bir bütünlük içinde anlaşılabilmesinin yegâne şartı da, seçtiği konular kadar, bu konuları ortaya koyuş biçimi ve kullandığı metodolojik yaklaşımın temel enstrümanları arasında içkin olan tutarlılığın anlaşılmasına bağlıdır.

Ülgener’in zihniyet kavramı etrafında anlamaya çalıştığı –analiz etmeye değil- ve sağlıklı bir zemine oturtmaya çalıştığı esas mesele, sadece ‘homo economicus’un iktisadî maddeyle ilişkisini değil, aynı zamanda ve bilhassa iktisadî madde karşısında tarihî, sosyal, kültürel ve politik faktörlerle yoğrulan iktisadî-sosyolojik insanın fizyonomisini ortaya koymak biçiminde tanımlanabilir (Sayar, 1988: 265). Çözülme devri insanının zihniyet ve ahlâk dünyasıyla “zihniyet ve din” başlığı altında neredeyse bütün ömrünü vakfettiği çalışmalarının özü, esas itibarıyla, zaman ve mekândan bağımsız “nokta bir insanın” karakteristiğinden ziyade, yukarıda sınırları çizilen sosyolojik insanın karakteristiğini kristalize etme şeklinde biçimlenirken, kullanılan metodik araçlar da aynı istikamette şekillenmiş denebilir (Sayar, 1988). Bu bakımdan bu kısa tanıtım yazısında, Ülgener’in eserinin de önüne geçen yöntembilime dair arayışlarıyla, bunların çalışmaları üzerindeki etkisine vurgu yapılmaya çalışılacaktır.

Kullanılan Yöntemin Sınırları ve Zihniyet Sorunsalı

Ülgener’in çok erken denilebilecek bir çağda, daha henüz 25-26 yaşlarında ‘objektif bilginin açıklanabilirliği’ ile ‘sübjektif bilginin anlaşılabilirliği’ ayrımına ulaşması, kendisini benzerlerinden ayıran en önemli özelliklerinden biri olarak nitelendirilebilir. Bu ayrımın kendisini somut olarak getirdiği nokta, her halk ve kültürel çevrenin belirli bir zaman ve zemin kesitine tahsis edilerek özgün biçimde incelenebileceği gerçeğini fark etmesiydi (Sayar, 1988: 63). Öznellik sahasına giren meselelerin nesnel biçimde nasıl incelenebileceğine dair soruların cevabını Weber sosyolojisinde bulan Ülgener, eski kültürümüze ait zengin birikiminin de yardımıyla, Türk iktisadî zihniyet dünyasının, özellikle de çözülme devri insanına ait olan kısmının kökleriyle, günümüz insanının içinde canlı bir organizma gibi kıpırdayan, adeta nefes alıp veren belirtilerini araştırmaya koyuldu. Gerçeklik denilen ve bir de geniş bir zaman ve mekân dilimine yayılan sosyolojik bir gerçekliğin, teorik bir çerçeve ve nesnel bir biçimde ortaya konulması, basit bir biçimde genel-geçer kavram ve prensiplere irca edilemeyecek kadar karmaşık olduğundan, izlenecek yol ve kullanılacak metodik araçların niteliği de kolay olmayacaktı. Bundan daha da zor olanı, bu gerçekliği tetikleyen ve farklı biçimlere girse dahi, karakteristiklerinden hiçbir şey kaybetmeyen asli sebeplerin, teorik bir çerçeve ve belli bir düzen dâhilinde ortaya konulabilmesiydi. Basit bir benzetme yapmak gerekirse; yapılmak istenip de belli ölçüde başarılan şey, bir bakıma denizcilerin dünya üzerine itibari biçimde çizilen enlem ve boylamlarla kurduğu ilişkiye benzetilebilir. Bunlar, gerçekte olmayan itibari, varsayılan hatlardır. Bu hatlar sayesinde denizciler, dünyanın her yerinde, yerlerini nokta olarak tayin edebilir, gidecekleri yerlere milimetrik kesinlikte sapmalar yapmaksızın ulaşabilirler. Bu durum deniz yüzeyinin öngörülebilmesi, bir bakıma haritasının çıkarılması anlamını taşır. Bundan daha da önemlisi, dip akıntılara ait haritaların çıkarılmasıdır. Böylece deniz yüzeyi ve hatta dip akıntılarındaki belirsizlik ve sürprizler, yerlerini rasyonel ve öngörülebilir hesaplanabilirliklere terk eder. Ülgener’in de sosyal bilimlerde yapmaya çalıştığı şey, bir ölçüde buna benzetilebilir. Hayatın rasyonalize edilerek, elyordamıyla kavranma ve açıklanma alanından çıkartılması ve teorik bir çerçevede ilmî, objektif bir temele oturtulması gayreti de denebilir buna. Tabiat bilimlerinde ulaşılan kesinliğe kısmî de olsa sosyal bilimlerde de ulaşabilme ve bunları belli prensipler halinde kuşatma isteği, daha da açık olarak söylemek gerekirse, şuraya buraya serpilmiş haldeki bir yığın olgu ve sebepler denizinin dalgalı yüzeyindeki kıpırdanma, kabarma ve nihayet sönme hareketlerini mistik ve metafizik izahların ötesinde, insan aklının anlayabileceği bir rasyonellik kalıbına dökme isteği olarak tanımlamak da mümkündür bunu.

Epistemolojiye dair arayışlarda tabiat bilimlerine ait yöntemleri sosyal bilimlere uygulama isteği, yeni olmadığı gibi belli sorunları da beraberinde getiren çok çetrefilli bir meseledir. Bu sebeple, yanlış anlaşılmanın önüne geçmek için bir meselenin açıklığa kavuşturulması gerekir. Ülgener yaklaşımı, tabiat bilimlerinin her tür amaç’tan soyutlanmış doğal bir olayı “dışarıdan” bir bakışla en ince ayrıntısına kadar bileşenlerine ayırma ve bunlar arasında sahih ve kesintisiz düzenlilikler bulma ve analiz etmek yoluyla genel yasalara ulaşmak şeklindeki yönteminden tamamen farklıdır[2]. Tabiat bilimlerinin aksine, “içeriden” bir bakışla anlaşılması gereken ferdî ve sosyal olgulardan soyutlama yoluyla ideal tipler inşa etme, buna ulaştıktan sonra da, münferit ve somut olgu/olayları ideal olanla test ederek, bu olgular arasında ‘kusurlu sayılabilecek düzenlilikleri’ karşılıklı etkileşmeye dayalı a causal bir çerçevede açıklama gayretiydi yapılmak istenen (Ülgener, 1981: 106; 1983: 22). Burada, altı özellikle çizilmesi gereken husus, determinizmin şu veya bu şeklini öne çıkaran tümdengelimci bir yaklaşımdan ziyade, insan öznenin özgürlüğünü bir lahza hatırdan çıkarmadan, karakteristik halinde çerçevesi çizilen ideal tiplerden hareketle, belli bir dönemin, olayın ya da olgunun verili şartlar altındaki özgün ve öznel durumunu nesnel bir biçimde analiz etmektir. İdeal tiplere ulaştıktan sonra bile, neyin, neyin sonucu olduğu veya neyi, neyin belirlediği sorunsalında bile nihai bir hükme varılamaz. Bu anlamda Marks’ın maddi altyapıyı yegâne belirleyici etken olarak hayatın merkezine koymasına karşılık, bu yaklaşımı tepetaklak ederek her şeyin temeline manevi amilleri koyma gibi bir aşırılığın konulması da asla söz konusu değildir. Yorumlayıcı anlamaya dayalı nedensel bir analizde illiyet bağı, yerine göre maddi olanı, yerine göre de maddi olmayanı önceleyen bir anlayışı benimser. Bu tarz bir metodik yaklaşım,  y a n y a n a l ı k  ya da  i k t i r a n  prensibi olarak da nitelendirilebilir. Wilhelm Dilthey, Werner Sombart ve nihayet Max Weber metodolojisini sisteminin merkezine koyan Ülgener[3], tabiat bilimcilerinin yaptığına benzer biçimde, genel-geçer doğal düzenliliklere tâbi nokta bir iktisadî insan ve bunun bağlı bulunduğu doğal yasaların keşfini öne çıkartmaktan ziyade, “ideal” iktisadî insanın zaman ve mekânın ‘belli birtakım tanımlı şartları altında nasıl eyleyeceğini’ (Ringer, 2003) öngörmeye çalışan sosyolojik yaklaşımını benimsemiştir. Özellikle geçmişe ait bir zaman dilimindeki insanların iktisadî madde karşısındaki tutum ve davranışlarını incelerken, bu davranışların arkasında bulunan iktisat dışı etki ve yönlendirmelerle, bunların farklı tezahürler halinde günümüze kadar intikal eden şekillerinin, pür iktisat terminolojisiyle açıklanamayacak kadar çeşitli metodik araçlara ihtiyaç duyduğunun pekala farkındaydı. Fakat bu tür bir yaklaşımı, asla iktisat kuramının bütünüyle reddi anlamındaki bir aşırılığa düşme şeklinde anlamamak gerekir. Daha ziyade, kültürel, politik, tarihi, sosyal ve hatta jeopolitik ve jeo-ekonomik[4] faktörleri de iktisat teorisinin içine yedirmek suretiyle, daha gerçekçi bir sonuca ulaşma arayışı da denebilir buna. Ülgener’in yöntemine dair sorunsala bu biçimde temas ettikten sonra, şimdi de bunun somut alandaki uygulanış şekilleri, özellikle de zihniyet sahası ile iktisat ve sosyoloji arasındaki ilişkilerinin kısaca çerçevesi belirlenmeye çalışılacaktır[5].   

Çözülme devri insanının ahlâk ve zihniyet dünyasına dair yaptığı soyut tiplemeleri, hem geçmişin geniş zaman ve mekân kesiti, hem de günümüzün yaşayan canlı örnekleriyle test etmek suretiyle, olandan olması gerekene doğru geniş bir projeksiyon çizen Ülgener, bir bakıma kronik hale gelen geri kalmışlığımız veya cereyan eden gelişmelere ayak uyduramayışımızın genel koordinatlarını çizmek ister gibidir (Ülgener, 1983: 49-59). Ülgener, özellikle zihniyet ve ahlâka dair yaptığı ayrımda, içinde taşıdığı kazanma hırsını olağan biçimde bir türlü doğal mecrasına aktaramayan şark insanının çelişkili portresini itinayla resmetmeye çalışır. Bunu yapmakla sadece iktisadî madde karşısında devreye giren gayri-iktisadî –gösteriş, debdebe, saltanat, efendilik ve ağalık tutkusu, bir kelimeyle feodal hislerin tamamı- faktörlerin baskın rolünü tam bir ehliyetle ortaya koymaz, aynı zamanda davranış formuyla ahlakî normlar arasındaki muhtemel ve vaki çatışma alanları arasındaki ilişkileri de gayet akıcı bir üslupla açıklığa kavuşturur. İdeal tip halinde karakteristiğini çizdiği iktisadî çözülme devri iktisat ahlâkı ile zihniyeti arasındaki ayrım, iktisadî maddeye ilgi tarafı ile bakışta, kapitalizm öncesi dönemlerin kapitalist dönemden hiç de farklı olmadığı biçimindedir. İki dünyanın farkı, ulaşılmaya çalışılan metaya olan ilgi veya hırs’ın şiddetinde değil, kullanılan yöntemlerin farklılığındadır. Birincisinde olağan olmayan gayri iktisadi yöntemler kullanılırken, ikincisinde iktisadî olağan yöntemler kullanılır. Birincisi ilgi yanıyla “içeriden” dünyaya ne kadar yakınsa, kullanılan vasıtalar açısından “dışarıdan” o kadar uzaktır. İkincisinde ise her şey birincisinin tersine bir ilişki halindedir. Modern insan, geleneksel insanın tersine, maddi eşyaya içeriden doğru mesafe alışta soğuk ve ilgisiz bir tavır takınırken, onun rakam haline dönmüş emtia değerine karşı son derece gelişmiş sözleşme ve muhasebe kayıtlarıyla en ince ayrıntılarına kadar nüfuz etmiş bir mesafe tavrı içindedir (Ülgener, 1981: 31).

Ülgener’in kuramı bu haliyle sadece çözülme devri insanının fizyonomisini ortaya çıkarmakla kalmaz, Batı’daki benzerlerinden yapılan onca ‘iktibasa’ rağmen, insanımızın bir türlü Batı standartlarında bir iş ahlâkına ulaşamayışının sebeplerini de irdeler. Bu durum, paradoksal biçimde kendi iç çelişkilerini de beraberinde getirmiştir aslında. Kişisel yaşantısında susan taşa ruhunu hakkeden, her bir nakış ve harfi adeta konuşturan, “duygusuz maddeyi güneşin adına söylenmiş bir kasideye çeviren”, “takvimlere bile semavi bir ruh veren”, her bir çiniye “narçiçeklerinin, karanfillerin, badem, erik çiçeklerinin bir daha solmayacak baharları; tevhidin inancı ve fetih ayetlerinin müjdesini” [6] nakşeden binlerce yıllık bir geleneğin içten ve gönüllü takipçisi olarak muhafazakârlığı temsil eden Ülgener; yapısı icabı bu efsunu bozma istidadındaki yabancı bir medeniyetin her şeyi cansız birer meta haline getiren soğuk ve mekanik dünyasının, neden bizim dünyamızda da hükmünü icra edemediğine hayıflanır ve bu sorunsalın cevabını bulmaya çalışır. Ülgener’in en büyük dilemması da burada saklıdır aslında[7]. Bir tarafta insanın kendisi de dâhil bütün bir varlığı sadece muhasebe defterindeki hesabi bir kayıt değeri haline getiren soğuk ve soyut ilişkiler yumağı, diğer tarafta ise “doğanın büyüsünü bozmadan” her şeye mana ile bakanların nicellikten ziyade nitelik ve özü öne çıkaran sıcak ve somut ilişkiler yumağı. İçinde yaşattığı değerler dünyası ve kullandığı metodik araçlarla yakınmalarına bakılırsa, birbiriyle uyuşmaz görünen iki dünya arasında bir denge kurma arayışını, ömrünün sonuna kadar sürdürdüğü söylenebilir[8].  

İktisadî Analizin İnsan Özneyle İlişkisini Yorumlamak

İzole halde ve idealize edilmiş şekliyle tek bir iktisat ünitesi için geçerli olan davranış yasasını, –buna soyutlama yoluyla elde edilen ‘ideal tip’ de denebilir- değişik kuvvet ve iktidar biçimleriyle donanmış yoğun bir ilişki ve etkileşim ağının dinamik süreci içinde analiz etmek yerine, ‘tek bir kareyi kalın çizgileriyle ekrana yansıtarak’ (Ülgener, 2006: 649) diğer bütün unsurları göz ardı eden pür iktisat teorisinin kuram ve analizleriyle Ülgener’in başı hoş değildir. Hatta bir araştırma yöntemi olarak benimsediği ‘iç çelişkileri olmayan kapalı mantıkî bütünler’e (Ülgener, 1981: 124), kısaca, ‘ideal tip’lere ulaşma ve o model üzerinden analiz yapılırken bile ihtiyatın elden bırakılması halinde, bir takım sorunlarla karşılaşılmasının kuvvetle muhtemel olduğunu belirtir (Ülgener, 1983: 127-128). Hal böyle olunca, bırakın verili şartlar altında ulaşılan kısmî düzenlilikleri tabiat yasaları kesinliğindeki daimi düzenlilikler şeklinde bütün bir sisteme uygulamak, bizatihi elde edilen soyut modellerin kendileri bile gerçekliğin ta kendisi değil, tartışmalı birer zihni kurgu olarak her zaman yanlışlanabilir olmaya açıktır. Ülgener’in temas ettiği bu nokta, teorik çıkarsamalar olarak kullanılan ideal tipleme yönteminin, dikkatli kullanılmadığı zaman, reel dünyada karşılığı olmayan zihnî bir kurgudan öteye gidemeyeceği şeklinde anlaşılmalıdır (Ülgener, 1981: 123-124). Bu açıdan bakıldığında Ülgener’in iktisat biliminde yapmaya çalıştığı şey, her kapıyı açan sihirli bir anahtar bulmak yerine, iktisadî faaliyeti ihtiyaç tatmini için sadece insan-madde ilişkisi olmaktan çıkarıp, insan ve ona ait zihniyet dünyasıyla, bu dünyanın arkasında ve bu dünyayı yoğuran motiflerin tamamını; kısaca, cansız eşya yerine bizim gibi his, ihtiras ve heyecan sahibi varlıklar arası ilişki zemininde anlayıp analiz etmek şeklinde tanımlanabilir (Ülgener, 2006: 644).

Ülgener’in neredeyse bütün çalışmalarında iktisadi insanla ilgili olarak meselenin ortaya konulma ve analiz biçimi, hem Klasik ve Marksist, hem de Neo-klasik iktisat teorisinden bazı yönleriyle ayrılır. Klasikler ve Marks, objektif bir unsur olarak mübadele değerini üretim maliyeti, daha da açığı, o işe ayrılan basit işgücünün (emek-değer teorisi) belirleyeceğini varsaymışlardır. Marjinalistler olarak da bilinen neo-klasik okulun temsilcileri ise, metanın değerini işgücünün değil, marjinal fayda tarafından belirlenen talep miktarının tayin edeceğine dair teorik yaklaşımı geliştirmişlerdir. Bu yaklaşıma göre emtianın değeri bir kere bu şekilde belirlendikten sonra, adım adım geriye doğru projekte edilerek, üretim faktörlerinin –maliyet unsurlarının- tamamının değeri de belirlenmiş ve dolayısıyla bölüşüm meselesine de piyasa mekanizması içinde rasyonel bir çözüm bulunmuş oluyordu (Ülgener, 1983: 109-110). Neo-klasik teorinin geliştirdiği model, her ne kadar kendi mantığı içinde tutarlı ve gerçekliği açıklamada bir dereceye kadar geçerli olsa bile, Ülgener’e göre (1983 : 111) iktisadi gelişmenin sosyal içeriği ve tarihi hüviyetini askıya alan yaklaşımı nedeniyle, tarihi, kültürel, sosyal ve politik insan davranışını sadece a sosyal ve a historik “nokta bir insan” kavramına irca etmek suretiyle gerçekliğin önemli bir boyutunu ihmal etmiş oluyordu. Bu tarz bir soyutlamanın en temel yanılgısı, ‘insan gerçeği ve kişiliğinin daracık bir kesitini’, sadece hedonistik tarafını dikkate almasından kaynaklanmaktaydı. Oysa tarihi ve sosyal ilişkiler ağındaki insanın iktisadi davranışlarını yönlendiren dünya, sadece bu kalıba sığdırılamayacak kadar zengin ve karmaşıktır. Ülgener’in itirazına neden olan temel saik, metodoloji konusundaki farklı yaklaşımından kaynaklanmaktadır. İnsan bilimlerinin belli bir sahaya kadar yorumcu anlamayla ancak çözümlenebileceği bilgisi, onu, her şeyi açıklamaya dayandıran analitik yöntemlerle çözümleme ısrarında bulunan pür iktisatçılardan ayıran temel noktaydı. Neoklasiklerin getirdiği şey esas olarak insanla, insanın kullandığı tatmin aracı ve onun arka arkaya birikimlerinin muhassalası olan marjinal faydayı karşı karşıya getirmekten başka bir şey değildi. Neticede marjinalist yaklaşım, insanla insan ilişkisi ve dolayısıyla sosyal faktörü, kişinin pre-sosyal ruhiyatı içinde eriterek meselenin sosyolojik boyutunu ihmal etmiş oluyordu. Bu yaklaşım özetle, çeşitli kullanım alanlarında marjinal faydaların eşitlenmesi ile kurulacak bir denge çizgisinde meseleyi belli oranda çözmüş oluyordu. Burada asıl problematik, marjinal fayda kavramına zaman, mekân ve değerle yüklü her tür sosyolojik niteliğinden bağımsız soyut bir anlam yüklenmesinden kaynaklanmaktadır. Oysa, monoton tepki ve davranış kanunlarının yeknesaklığı içinde farklılık ve özelliğini kaybetmiş yalınkat bir marjinal fayda kavramı, ancak anlamaya dayalı yöntemle kavranabilecek zaman içindeki dünya görüşü, moda, değer yargıları vs. gibi değişikliklerin sınırları içinde bir yere oturtulduktan sonra bir mana kazanabilirdi. Neticede “neoklasik okulun yaptığı şey “tip” olarak kapitalist müteşebbisi evrenselleştirmekten” öteye gitmeyen a sosyal ve a historik bir düzlemde, insan gerçeğinin sosyal ve kültürel yanlarını ihmal eden bir anlayışı ikame etmesi olmuştur. Bunun zorunlu sonucu mikro analizin monotonluğu içinde makro bütünlerle gelişme ve büyüme hareketlerinin tamamına kapıları kapatmak anlamına geliyordu(Ülgener, 1983: 112-114).

Kişilerin tercihleri pekala telkin, tembih, ilham, sosyal onay, gösteriş, beklentiler, zor, değer yargısı ve hatta ağızdan çıkan tek bir söz ve sair faktörler tarafından şekillenebilir bir mahiyeti haizdir. İşte tam da bu bağlamda Ülgener, sınırları bize göre çok daha geniş alanlara yaygınlaştırılabilecek bir kavramın, ‘kuvvet faktörü’nün iktisat teorisine dâhil edilmesiyle, teorinin ihmal edilen sosyolojik boyutuna yeni bir açılım getirmek ister. Burada kullanılan ‘kuvvet ve iktidar’ faktörü sadece politik gücü değil, aynı zamanda piyasada kilit bir mevki tutan tekel ve oligopolleri de içeren bir zenginliğe sahiptir (Ülgener, 2006: 643-644). Aslında bu kavramın işçi ve işveren sendikalarından tutun bilgiye ulaşma, onu yeniden üretme, moda yaratma, reklâm vasıtasıyla geniş kitlelere sunma, spekülasyon ve manipülasyonla hem bilgiyi hem de piyasanın diğer enstrümanlarını aktif biçimde işe müdahil etmeye kadar çok yaygın bir kullanım alanına sahip olduğu söylenebilir. Bu açıdan bakılınca mücadele sadece arz ve talep cephesini oluşturan faktörlerin içinde değil, kuvvet ve iktidarın aldığı pozisyonda, daha da açığı insan öznenin mahiyetinde aranmalıdır. Bu öylesine temel bir kategoridir ki, insan yaratılışımıza kadar kök salmıştır. Ülgener’in ifadeleriyle;

“Kuvvet ve iktidar mücadelesi dışımıza çatmadan önce iç dünyamızda, çelişik gaye ve maksatlar arasında başlıyor. Kıt kaynaklar karşısında biri öbürünü iterek yol bulmaya çalışan bir yığın amaçtan hangilerinin ön sırayı tutacağı aralarında –ihtiyaç şiddetimizi etkileme bakımından- yürüttükleri mücadele ile belli oluyor.” (Ülgener, 2006: 646).

Ülgener’in iktisat teorisine yaklaşımı öyle anlaşılıyor ki, aynen zihniyet araştırmalarında uyulmasını istediği yöntemin bir devamı biçimindedir. Genel hatlarıyla karakterize edilen İnsan tabiatını, ayrıntıları ve yüz hatlarındaki ifade biçimleriyle değil, sadece ana portresiyle resmeden ve ondan hareketle genel yasalara ulaşmayı hedefleyen bir iktisat teorisi, mevcut haliyle insan-insan ilişkisine değil, her biri cansız birer meta biçimini almış nesne-nesne ilişkisine indirgenmiştir. Toynbee’nin apetetik yanılgı olarak da nitelendirdiği (Toynbee, 1978: 34), canlı varlıklara cansız varlıklarmış gibi davranma alışkanlığının aynısı, burada daha da katlanarak irade sahibi sosyal varlıklara, her şeyden soyutlanmış birer meta gibi davranılmasına yol açmıştır. Burada düşülen temel yanılgı, tabiat bilimlerinde geçerli olabilecek analitik yöntemin, kapsamı dışına taşırılması ve her sahaya uyarlanabilir yegane yöntem olarak kabul edilmesinden kaynaklanmaktadır. Hem üretim hem de tüketim aşamasında, verili ve özgün şartlar altındaki arz ve talebi baskı altına alan kuvvetlerin amaç ve mahiyetini dikkate almayan bir analiz, meseleyi sadece fayda ve kârın maksimize edilmesiyle açıklamaya çalışmaktadır. Ülgener, yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, insan davranışının sadece pre-sosyal çizgilerinin esas alınıp bunun üzerinden analizlere girişilmesi yaklaşımı yerine, belli bir sınıra kadar anlamaya dayalı yorumcu yaklaşımın devreye sokulması, ondan sonra da iktisat teorisine ait analistik yöntemin devreye sokulmasıyla daha sağlıklı sonuçlara varılabileceği kanaatindedir. Aksi halde “iktisatçı hep bulutlar üstünde dolaşıp ayakları yere değmiyor” diye şu veya bu şekildeki eleştirilerden kurtulamayacaktır.

KAYNAKÇA:

Alpay, Şahin, ( 2003), Türkiye’nin Tanıkları İçeriden Bakanlar, Timaş Yayınları, İstanbul.

Aron, Raymond, (2006), Sosyolojik Düşüncenin Evreleri, (çev.) Korkmaz Alemdar, Kırmızı Yayınları, İstanbul.

Azman, Ayşe-Yetim Nalan, (2006), “Bir Entelektüelin Yüz Çizgileri”, Doğu Batı S. 36, Nisan, Ankara.  

Bolay, Süleyman Hayri, (2004), Felsefe Doktrinleri ve Terimleri Sözlüğü, Akçağ Yayınları, 9. Baskı, Ankara.

Meriç, Cemil, (1979), Bu Ülke, Ötüken Yayınları, İstanbul.

Özkiraz, Ahmet, (2000), sabri f. Ülgener’de zihniyet analizi, a yayınevi, Ankara.

Ringer, Fritz, (2003), Weber’in Metodolojisi: Kültür ve Toplum Bilimlerinin Birleşimi, (çev.), Mehmet Küçük, Doğu Batı Yayınları, Ankara.

Sayar, Ahmet Güner, (1998), Bir İktisatçının Entelektüel Portresi Sabri F. Ülgener, Eren Yayıncılık, İstanbul.

Sayar, Ahmet Güner, (2005), İktisat Metodolojisi ve Düşünce Tarihi Yazıları, Ötüken Neşriyat, İstanbul.

Sayar, Ahmet Güner, (2006), Ülgener Yazıları, Der’in Yayınları, İstanbul.

Tanpınar, A. Hamdi, (1995) Beş Şehir, Dergâh Yayınları, İstanbul.

Toynbee, Arnold (1978) Tarih Bilinci I, (çev) Murat Belge, Bateş Yayınları, İstanbul

Ülgener, Sabri F., (1981), Zihniyet ve Din, Der Yayınları, İstanbul.

Ülgener, Sabri F., (1983), Zihniyet Aydınlar ve İzm’ler, Mayaş Yayınları, İstanbul.

Ülgener, Sabri F., (1984), Darlık Buhranları ve İslâm İktisat Siyaseti, Mayaş Yayınları, İstanbul.

Ülgener, Sabri F., (1986), Millî Gelir, İstihdam ve İktisadî Büyüme, Filiz Kitabevi, İstanbul.

Ülgener, Sabri F., (1991), İktisadi Çözülmenin Ahlak ve Zihniyet Dünyası, Der Yayınları, İstanbul.

Ülgener, Sabri F., (2006), Makaleler, (der.) Sayar, Ahmet Güner, İstanbul.

Weber, Max, (1997), Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu, (çev.)Zeynep Gürata, Ayraç Yayınları, Ankara.

Weber, Max, (1993), Sosyoloji Yazıları, (çev.) Parla, Taha, Hürriyet Vakfı Yayınları, İstanbul.

 


         

[1] Bkz. Meriç, (1979: 194).

[2] Ülgener, anlamaya dayalı yorumlama metodu ile analistik açıklama metodu arasında farkı bir benzetmeyle açıklar.“ Bir küme gezegenin belli bir yörüngede dönüp dolaştığını dış verileri ile görüp ‘kayıt’ ediyor ve açıklayabiliyoruz. Fakat ne maksatla ve ne gibi bir motifle kümelendiklerini sormak hatırımızdan geçmiyor. Çünkü geçtiği anda ayağımızı metafizik alanına basmış olacağımızı biliyoruz. Buna karşılık bir miting alanına toplanmış, ya da mescit saflarına dizilmiş kalabalığın dış görünüşünü ‘kayıt ve tescil’ edebildiğimiz kadar hangi maksat ve motifle oraya toplandıklarını da biliyor ve ‘anlayabiliyoruz’.” Bkz. Ülgener, (1983: 28).

[3] Konuyla ilgili olarak “İktisadî Hayatta Zihniyetin Rolü ve Tezahürleri” ve “ ‘İktisat Felsefesi Tarihinde Werner Sombart’ın Yeri ve Şahsiyeti” başlıklı çalışmalarına bakılabilir. Bkz. Ülgener, (2006: 19-53, 66-67 vd.). Ayrıca Bkz. Ülgener, (1983: 11).

[4] Çözülme devri insanına ait analizlerinde, dünya ticaret yollarındaki değişmeye bağlı olarak devletin coğrafi ve politik durumunu analizinin neredeyse merkezine oturtma gayreti pekala bu bağlamda değerlendirilebilir. Bkz. Ülgener, (1991: 22 vd.).

[5] Henüz yayın aşamasında olan bir başka çalışmamızda, zihniyet bahsi oldukça detaylı sayılabilecek bir genişlikte ele alındığından, o mesele üzerinde şimdilik sadece birkaç çizgiye temas edilmekle iktifa edilecektir.

[6] Tanpınar’a göre her bir cüzü birbirini tamamlayan bu bütünlüğün arkasında bir fon müziği gibi yaşayan ruh, sadece Batı’dan gelen tesirlere değil, Doğu’dan gelen tesirlere de kapılarını tamamıyla kapatmıştı. Dini tesirlerine rağmen, sadece Arap zevki değil, edebiyatımıza üç asır örnek olan İran bile, bizden ayrı ve uzak telakki edilmeye başlamış, imparatorluğa girememişti. Bkz. Tanpınar, (1995: 34-37).

[7] Sayar’ın benzetmesiyle bir hayat envanteri olan “Zihniyet ve Din” kitabının sonuç bölümü, bir ömre sığdırıp da sonuca bağlayamadığı çözümlemelerin kritiği gibidir. Bkz. Ülgener, (1981: 108 vd.). Hem Batı’da hem de bizim dünyamızda yaşanan, “kendi öz varlığına yabancılaşmış” bir insanlık dramıdır. Gittikçe manasından soyulan, içeriği boşaltılarak boşlukta yüzen, cansız birer şema ve kalıp haline istihale eden rasyonalizasyon sürecinin sonuçları, Ülgener’in Şahin Alpay’a verdiği mülakatta da en belirgin noktalardan biri olarak göze çarpıyor. Bkz. Alpay, (2003: 21).  

[8]Bu konuda Ülgener’in de gelip dayandığı nokta “Bir kuru sûret oldu eksêr nâs!” şeklindeki yakınmadan daha ötede bir yer değildir. O da, aynen takipçisi olduğu Weber gibi, “demir bir kafese” sıkışıp kalan “ruhsuz uzmanlar ve yüreksiz hedonistlerin” oluşturduğu “taşlaşmış mekanik” dünyadan mustariptir. Bkz. Ülgener, (1981: 114); Weber, (1997: 158-159). 


Türk Yurdu Haziran 2007
Türk Yurdu Haziran 2007
Haziran 2007 - Yıl 96 - Sayı 238

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele