EMİNE IŞINSU’NUN ROMANLARINDA (1969–1982) SİYASİ ve SOSYAL MESELELER

Mayıs 2007 - Yıl 96 - Sayı 237

 

Edebiyatı sosyal ve siyasi gelişmelerin dışında tutmak mümkün değildir. Edebiyatın anlatmaya dayalı türlerinde, toplumların tarihsel süreç içerisinde yaşadıkları her türlü gelişme, değişmeyi görebiliriz. Bu yüzden, toplumsal tarih araştırmacıları, tarihî belge ve bilgilerin yanında, o dönemde yazılan edebî eserler, bunlar arasında romanları da incelerler.

Roman bir edebî tür olarak, hayatı ve insanı merkeze alan ve hayat etrafında şekillenen olay veya durumları anlatan edebi türdür. Yaşanabilirlik ilkesinden yola çıkmakla birlikte, yazarın oluşturduğu gerçekle yeni bir dünya oluşturma yolunda olan roman, kimi zaman çağına da tanıklık eder. Onun içindir ki siyasal ve sosyal meseleleri ele alan romanların bazıları, kurmaca olmalarının ötesinde, belgesel niteliğe de sahiptirler.

Emine Işınsu, 1969–1982 yılları arasında kaleme aldığı romanlarında, dönemin siyasi ve sosyal olaylarını ele almış, toplumsal çalkantıların nedenlerini kendince dile getirerek yansıtmacı bir anlayışa sahip olmuştur. Bu dönemde kaleme aldığı romanlarında, zıtlıklardan yararlanma yoluna giden yazar, okuyucunun kendi doğrularını bulmasında, yönlendirici olmaktan çok, göstermeci bir anlayış içerisinde olmuştur. “Küçük Dünya” (1966) adlı ilk romanından başlamak üzere, bütün romanlarının merkezinde insan ve onun sosyal ve psikolojik çevresi olmuştur. Zaman içinde değişen ve farklılaşan konuları ele almış olsa bile, bu anlayışına hep sadık kaldı.

Kimi siyasi içerikli romanlarda yazarın kendisini, hatta fikirlerini görebiliriz. Özellikle siyasi Türk roman geleneğinde bu anlayış daha belirgin bir şekilde kendini gösterir. Şüphesiz romancının da kendine özgü fikirleri ve değerlendirmeleri olacaktır. Ancak başarılı bir roman yazarı, romanını kendi kişisel görüş ve dayatmalarının aracı olarak kullanmamalı. Bu, hem onun okuyucusuna olan saygısı, hem de kendi tutarlılığının bir gereğidir. Emine Işınsu’nun yazarlık serüveninde, özellikle romanlarında olabildiğince kendini vakanın dışında tutmaya çalışması bundandır.

Bir zamanlar yaşanan siyasal kamplaşmalar, çeşitli siyasi tercihlerin ortaya çıkmasına sebep oldu. Özellikle, millî ve manevi değerler etrafında birleşen ve bu değerleri kendileri için vazgeçilmez olarak kabul edenler; bu meseleleri, şiirlere, hikâyelere,  romanlara ve tiyatrolara konu ettiler.

1960’lı yıllar, birçok alanda olduğu gibi, “Türk romanında farklı ideolojik anlayışların daha belirgin olarak yer almaya başladığı”[1] yıllardır. Ülkenin birçok kurum ve kuruluşunun yanında, özellikle üniversitelerde başlayan kamplaşmalar, çatışmaları da beraberinde getirdi. “…bütün diğer sanat türleri gibi roman da bu gelişmelerin etkisinde”[2] kaldı.

“Emine Işınsu’nun romanlarında iki farklı boyut bulunmaktadır. Bunların başında insan ve insan psikolojisinin inceliklerine yönelen romanları gelir. İkinci grup içinde yer alan romanları ise ülkemizin geçirdiği sosyal ve siyasal değişme içinde mevcut ideolojik anlayışlarla, Türkiye’nin yakın tarihinden gelen gerçeklerin ülkemiz üzerinde etkilerinin dile getirildiği romanlarıdır.”[3]

1970'lerde Türk romanı tamamen toplumcu bir yapıya sahiptir. Romanlarda sloganlaşma artar, bunun yanında kalite de düşmeye başlar. Bu yıllarda, ele alınan roman konuları, ideolojik biçimlemeler ve sınırlılıkları aşmamaktaydı. Belli çevrede ve anlayışta ele alınan roman kahramanları, bu çevrelerin beklenti ve arzularını yansıtmaktaydı.

Işınsu,  romanlarında ülkemizin geçirdiği siyasi sosyal durumunu yansıtırken, kahramanlarının önemli bir kısmını, 1960’lı yıllardan sonra ortaya çıkan olaylar ve bu olayların içinde bulunmuş kimselerden seçer. Dış Türkler meselesini ele aldığı “Azap Toprakları” (1969) adlı romanında, Batı Trakya’da yaşayan ve her dakika kan kusan Türklerin hikâyesini, orada yaşamış birinin gözlemlerinden yola çıkarak aktarır. Romanın ilk cümlesi şöyle başlıyor: “O insanlar yerle gök arasında yalnızdır, kaderlerini yaşarlar...”

Yazarın başarısı, insanları ve olayları gözlemlerine dayalı anlatmasıyla artar. Özellikle, batılı romanların başarısının altında da bu gözlemci anlatımın büyük bir payı vardır. Işınsu, birçok romanında olduğu gibi, “Azap Toprakları’nda da gözlemci ve göstermeci bir anlayışı tercih eden eder. Batı Trakya’da yaşanan acıları, sıkıntıları, işkenceleri ustalıkla yansıtır. Olayları canlı tablolar halinde resmeder. Anlatılan olaylar, roman kahramanlarından Mehmet’in yaşadıkları ve gözlemleridir.

Yazar romanını kurgularken, merkeze aldığı karakterin etrafında halkalar oluşturur. Böylece romanın bütün kişilerini, merkezdeki kahraman aracılığı ile tanıma ve değerlendirmeye fırsat tanır. “Azap Toprakları”nın ana karakteri Bekir, diğer bütün kişilerle yakından, uzaktan ilişki içindedir. Her bir roman karakterinin mutlaka Bekir’le ilişkisi kurulur. Bekir aracılığı ile diğer karakterleri daha rahat analiz etme imkânına sahip olan okuyucu, ilgi kurma ve kurduğu ilgileri de birbiriyle ilişkilendirme imkânını elde eder.

Işınsu, kimi zaman romanlarında karakterleri zıddıyla birlikte ele alır. Örneğin “Azap Toprakları”nda Ak Hoca ile Kamil Hoca karşılaştırması böyle bir tavrın yansımasıdır. Ak Hoca, köyün eski imamıdır. Oldukça yaşlıdır. Kalp hastasıdır. Herkes onu çok sever. Bazı akşamlar köylü onun evinde toplanarak, sohbet eder. Kâzım Hoca ise, köyün yeni imamıdır. Güler yüzlü, sevimliliğinin yanında, biraz cahildir. Bu cahilliği, farkında olmadan Yunan emellerine hizmet etmesine neden olur. Onlara sesini çıkaramaz. Kendini ezdirir.

Romanda, imamlar dışında iki ayrı öğretmen tipinden de söz edilir. Biri idealist; diğeri umursamaz saf, ispiyoncudur. Aydın Bey, köyün eski öğretmenidir. Ufak tefek, sinirli, inatçı ve idealisttir. Şiir yazar. Öğrencilerine her zaman “Türk” olduklarını hatırlatması, bu yönde yaptığı çabalarla Yunanlılardan-Yunanlı idarecilerden tepki görür. Bu Yunanlıların işine gelmemektedir. Bu yüzden baskı görür, işkenceye uğrar. Bütün bunlar onun onurunu, mesleğe olan inancını zayıflatmıştır. Köyü terk eder, kayıplara karışır. Hasan ise,  Aydın Bey’den sonra onun yerine öğretmen olur. Karısı Halime’nin bir dediğini iki etmez. Yunan karakolu da Hasan’ın saflığından, aptallığından faydalanarak onu kullanır. Akıllı olmadığı için Yunan oyunlarına çabuk kanar, kendi halkını Yunan karakoluna ispiyonlar. İyi bir öğretmen değildir. Baştan savma bir tutumu vardır.

Romanda çevre, doğa tasvirinin yerine insan tasvirleri ile onun ruh haline bağlı olarak fiziksel özellikleri ayrıntılı olarak tasvir edilir. Birbiri içine geçmiş halkalar halinde gelişen olayları, geriye dönüşlerle anlatan yazar, akıcı bir dil kullanarak, sonucu tahmin edilecek bir anlatımdan kaçınır.

Üçüncü tekil anlatımı tercih eden Işınsu, gösterme ve anlatma unsurlarını dengeli olarak kullanır. Yazar, bölgenin ağız özelliklerini de büyük bir ustalıkla verir. Ele aldığı konu, olay ve karakterleriyle bir bütünlük oluşturur.

Tarih, bütün romancılar için ilgi çekici olmuştur. Kimileri yaşanmış tarihi kendince kurgularken, kimileri de tarihi gerçekliğe sadık kalarak, olayları roman üslubuyla aktarmayı tercih ederler. Işınsu, “Ak Topraklar” (1971) adlı romanında, Horasan bölgesinde yaşayan Selçukların gaza-cihat anlayışı ve doğudan gelen Türkmen baskısıyla Anadolu’yu yurt edinme çabalarını anlatılır. Romanda Anadolu, “Ak Topraklar” diye nitelendirilir.

“Vatan uğrunda her türlü fedakârlık yapılmalıdır” ana fikri etrafında ele alınan romanda, Orta Asya’dan başlayan büyük seferin, Anadolu’da tamamlanması, “Ak Topraklar”a ulaşması anlatılır.  Yazar bu romanında Türk milletinin kültürel mirasını, manevi değerlerini, bir tarih tablosu içinde okuyucuya sunar. Romanda ele alınan konu kısaca şöyledir:

Bir Türkmen beyi olan Bayındır Beg, Gazneliler’le yapılan bir savaşta babasını kaybeder. Bu savaş sonunda Bavert ve Nasa arasında bulunan çöle çekilmeye mecbur kalırlar. Bayındır Beg, Selcen ile evliliğinden Yamtar ve Ayaz adlı iki çocuğu olur. Çağrı ve Tuğrul Begler Merv’e ilerlemektedir. Bayındır, “Ak Topraklar” a ulaşmak için Çağrı Beg gibi bir Başbuğ gerektiğini düşünür. Bu fikrini Yamtar’a söyler, fakat Yamtar aynı fikirde değildir. Çağrı Beg’e, Arslan Yabgu’yu Kalıncar Kal’a’sından kurtarmadığı için kızgındır. Bu yüzden iki yoldaş ayrılırlar. Bayındır ve Selcen eşyalarını toplayıp Çağrı Beg’e katılmak için göç ederler. 1040 Dandanakan savaşıyla Allah Selçuklu Devleti’ni kutlar.

Amcası Sultan Tuğrul’un ölümünden sonra Alpaslan başa geçer. O da ilk iş olarak “Ak Topraklar” a gazaya devam eder. Bu Bizans’ın gözünde tehlikeli bir durumdur. İmparator Romen Diyojen, ordusuna düzen verir, kalabalıklaştırır. Diyojen Selçukluları kendi silahlarıyla vurmayı düşünür.

Yıl 1071’dir. Malazgirt Ovası’nda karşılaşan Bizans ile Selçuklu ordusu büyük bir muharebeye girerler. Savaş sırasında kendinden umut kesilen Bayındır Beg ile oğlu Yağmur karşılaşır. Bayındır Beg savaş başladıktan sonra, emrindeki Oğuzlarla Bizans tarafından Selçuklu tarafına geçer. Selçuklu ordusundan kat kat üstün olan Bizans, yenilgiye uğratılır. Bunda Bayındır Beg’in katkısı büyüktür. Artık “Ak Topraklar” Türklerindir. Tüm bu olaylara tanık olan Yağmur,  yazmaya koyulduğu “Oğuzlar”ı, Malazgirt Zaferi ile bitirir.

Işınsu, roman yazmak için yaratıldığına inanan bir yazardır. “Benim gerçek dünyam romanın dünyası, şu yaşadığım hayat ise, sanki suni olanıdır. Öfkem, mutluluğum, mutsuzluklarım hep yazmakta olduğum romanlardaki olaylar ve kişilerle ilgilidir.” diyen Işınsu, roman tekniği ve tipleştirme açısından günümüz romancıları arasında ilk sırada yer alır.  İnsanın çıkmazları ve iç çatışmaları; özellikle kadın karakterleri ve onların psikolojik çözümlemeleri, Işınsu’nun romanlarında başarıyla ele alınmıştır. Romanlarını kaleme alırken nasıl bir duygu içerisinde olduğunu şöyle ifade ediyor: “Yazarken yüreğimi koyuyorum ortaya; yüreğim, bütün yürekler gibi sıcak, samimi ve gerçekçidir. Ona ters gelen şeyler yazmak istemem, hiç yazmadığımı sanıyorum. Olduğumca samimiyim. Dil konusuna gelince, işte bana göre, hiç abartmasız ve içtenlikle yazmaya çalıştığım için, yaşayan Türkçe’yi kullanmaya, böylece rahat anlaşılmaya dikkat ediyorum.”

Hayatın içinde ve onunla iç içe olan yazar, realist bir roman anlayışını benimsemiştir. Sadece Türkiye Türkleri değil, dışarıdaki Türkler de onun roman dünyasının içindedir. Tanzimat’tan bu güne yetişen kadın romancılarımız içinde, kendi insanını tanıyarak, duyarak, yaşayarak ve en önemlisi de severek anlatan Işınsu, milletine ve değerlerine yabancılaşmamış bir yazarımızdır.

Konusunu yakın tarihimizden alan “Tutsak” (1975) romanında, Ceren’in kocasıyla, çevresiyle ve en önemlisi kendisiyle olan iç mücadelesinin arka planında, Türk Dünyası ve Türklerin dağılışı teması anlatılmaktadır.

Ceren, resimle uğraşın, iki çocuk annesi mutsuz bir kadındır. Kocası sürekli iş peşinde olduğu için, eviyle ve karısıyla ilgilenmemektedir. Ceren sürekli sakinleştirici ve uyutucu etkisi olan ilaçlar içmektedir. Hayattan kopmuş gibidir. Çocuklarıyla fazla ilgilenmez. Bunda kocasının payı olduğu gibi onun yeğeni Tarık’ın öldürülmesinin de etkisi vardır.

Tarık’ın babası ile Ceren’in kocası Orhan kardeştir. Orhan, Irak’tan kaçarak Türkiye’ye gelmiş, Tarık’ın babası ise orada kalmıştır. Tarık içinde yaşadığı coğrafyanın acılarını, dertlerini duyarak yetişen tam bir Türk milliyetçisidir. Kerkük ve Erbil’deki Türklerin geleceğini düşünen ve bu uğurda gözünü budaktan sakınmayan biridir. Tarık, Barzani’nin bölgedeki faaliyetleri ile yok edilmeye çalışılan Irak Türklerini harekete geçirmek ve Türkiye ile irtibat kurarak yardım sağlamaya çalışır. Yazar bu noktada Tarık’ın aracılığı ile Türk dünyası için çalışan insanları yüceltir.

Türkiye’de karışıklıklar yaşanmaktadır. Menderes’in idamı öncesindeki buhranlı dönem, halkın ve siyasilerin psikolojik durumu, İnönü’nün girişmiş olduğu faaliyetler Türkiye cephesinde ele alınır.

Tarık, Türkiye’ye geldiğinde Orhanlarda kalır. Bu sırada Ceren’le olan samimiyeti ilerlerler. Orhan dönemin siyasileriyle iç içedir. Menderes’in partisi olan Demokrat Partiye üyedir. Tarık ondan Irak konusunda yardım istediği halde o diğer siyasiler gibi çekingen davranarak yardım etmez.

Ceren, kocasının bu duyarsız tutumuna kızmaktadır. Kendisi iyi bir milliyetçidir. Tarık’ın eve gelmesiyle bu yönü daha da kuvvetlenmiştir. Ceren, Tarık’ın bir portresini yapmaya başlar. Portreyi tamamlamadan Tarık Türkiye’de Irak Türkleri için bir dernek kurarak geri döner. 14 Temmuz olaylarında Barzani’nin adamları tarafından linç edilerek öldürülür.

Tarık Ceren’in hatıralarına yapmış olduğu geri dönüşlerle romanın içinde kendini gösteriyor. Orhan’ın son dönemde eve resim öğrenmek için gelen Fatma adında bir kızla olan ilişkisi Ceren’in ondan tamamen soğumasına neden olur. Ceren romanın sonunda ondan boşanmak istediğini söyler. Tarık ölünce portre yarım kalmış, Ceren psikolojik bunalım yaşamaktadır. Portreyi tamamladığında ise hayatına Orhan olmadan mutlu bir şekilde devam etme kararı alır.

Bu romanda da zıtlıklara şahit oluruz. Bir tarafta ezilen soydaşları için canını vermeye hazır Tarık, diğer yanda aynı bölgede yaşamış, duyarsız ve vurdumduymaz amcaoğlu Orhan. Romanda bu iki zıt karakter etrafında gelişen olaylar göstermeci bir anlayışla okuyucuya sunulur. Yazar aynı zamanda, Türkiye’nin siyasal portresini de çizer.

Sancı”, (1975) 1970’li yılların başlarını anlatan bir romandır. Bu dönemde ülke kaos içindedir. Ülkede sağ – sol çatışmaları yaşanmaktadır. Özellikle üniversitelerde büyük olaylar ve çatışmalar alabildiğince artmıştır. Toplumda huzur ve güvenden bahsetmek mümkün değildir. Konusu Ankara'da geçen roman, olabildiğince gerçek kişiler ve olaylar etrafında kurgulanır. İdeolojik saplantıların insanları ne hallere düşürdüğü, inandığı değerleri canı pahasına korumaya ve kollamaya çalışan bir devrin gençlerini “Sancı”da buluyoruz. Romanda bir devrin fotoğrafı çekilirken, her bir unsur kendi özel yapısı içinde gösterilmektedir. Işınsu romanında olabildiğince dışarıda kalmaya, gelişmeleri göstererek anlatmaya çalışıyor. Bir gönderme ve yönlendirme kaygısı taşımayan yazara, seçtiği çevre ve şahıslar da olabildiğince yardım ediyor.

Yıl 1970 üniversitelerde ve daha birkaç yerde sağ-sol çatışması yaşanmaktadır.  Solcu gençler, yüksek öğretmen okulu’nda bir gurup ülkücüyü rehin alırlar. Arkadaşlarını kurtarmak isteyen ülkücülerle solcular arasında silahlı çatışma çıkar, Süleyman adında bir ülkücü genç öldürülür.

Prof. Dr. Sadettin Koç’un Leyla ve Ali adında iki çocuğu vardır. Leyla sol çevre ile, Ali de ülkücülerle birliktedir. Sol grup içerisinde bulunan gençlerden Turgut Leyla’yı âşıktır. Seyhan sol örgütün üst düzey yöneticisidir. Turgut’a bir görev vererek onu bir yere gönderir. Seyhan, Leyla’nın karşı çıkmasına rağmen ona sahip olur. Leyla bu olaydan dolayı psikolojik olarak yıpranmış ve hastalanmıştır. Kardeşi Ali, Leyla’yı bu duruma ülkücülerin getirdiğini düşünür. Doçent Dündar Bey bazı araştırmalar yaptırır. Leyla’yı korkutanları ülkücüler olmadığı ortaya çıkar. Ali sevinir.

Leyla örgütten gelen emirle örgüt üyesinden biri olan Adnan parmaksız ile tanışır. Adnan Leyla’dan ülkücü olan Ali’den ülkücülerle ilgili bilgi almasını ister. Leyla karşı çıkar. Leyla Adnan konusundan ülkücü Dursun’u kara listeye alındığını ve öldürüleceğini anlar. Leyla bu durumu kardeşi Ali’ye anlatır. Dursun’a dikkatli olmasını söylemesini ister.

Sadettin Bey, çocuklarını da alarak Amerika’ya gitmek ister. Bu duruma Leyla sevinir, Ali de üzülür. O Dursun’la birlikte kalmayı istemektedir. Seyhan Leyla’ya telefon ederek Gazi Terbiye’ye gelmesini ister. Leyla çok korkmaktadır. Dursun Hasan ve Selahattin’le okula giderken, 10 kişilik solcu bir gurup onları çevirir. Her birini ayrı bir yere götürürler. İki kişi Dursun’u tutup okulun içine götürerek öldürürler.

“Azap Toprakları”nda Batı Trakya Türklerinin çektiği çileleri ele alan yazar, “Çiçekler Büyür” (1979) adlı romanında Bulgaristan’da Komünizmin baskısı altında ezilen Türkleri ele alır. Olaylar İlay etrafında gelişir.

İlay 12 yaşında, annesi ve babası çiftçi olan, oldukça zeki bir kızdır.  Sınıfının en başarılı öğrencisidir. Babası Kemal Efendi kız olduğu için onu aşağılamaktadır. Annesi Zehra da kocası tarafından çok horlandığı için hayata küsmüştür. İlay tüm sevgiyi, eğitimi dedesi Hüseyin’den görür. Onun amacı okuyup doktor olmaktır. Okul arkadaşı Mehmet Ali ile arasında sevgi filizlenir.

Bulgaristan'da Türkler hep ikinci sınıf insan muamelesi görmektedir. Tarlalarda bedenleri çürür. Okullarda güya Osmanlı barbarlığı beyinlere işlenmeye çalışılır. Eğitim imkânı kısıtlıdır. Üniversiteye Türkler alınmamaktadır. Sünnet yasaktır. Çocuk sahibi olmaları engellenmeye çalışılmaktadır. Böyle bir ortamda Türk gençleri Bulgar hükümetine karşı örgütlenirler. Amaçları, Bulgaristan'dan ayrılarak ayrı bir muhtariyet kurmaktır. Gizlice Türkiye'de basılmış kitapları okurlar. Teşkilatın başı Arif'tir. Kitapları İlay, arkadaşı Fatma ve diğerlerine o getirir. Mehmet Ali ise onlardan bu yönde ayrılır. O, daha faydalı olduğu için Bulgar görünmeyi seçer. İlay ise, her türlü tehlikeye karşı başı dik duran Akçabardak çiçekleri gibi kimseye boyun eğmeden yaşamak ister.

Bir gün köyün minaresine bir Türk bayrağı asılır. Kimin astığını öğrenmek için halka işkence yapılır. İlay'ın babası suçlu görülür ve tutuklanır. İlay okuldan alınır ve tarlaya verilir, bayrağı asanın babası olduğunu çok sonra öğrenir ve babasını hiç tanıyamadığını anlar. Kemal Efendiye hapishanede iş verilmiştir ver teşkilat için içerdekilerle irtibatı sağlar. Mehmet Ali Bulgar olma yolunda ilerler. Teknik liseye gönderilir ve üç yıl İlay'dan ayrı kalacaktır.

Kemal Efendinin tutuklanmasından sonra İlay'ın dedesi hastalanır ve ölür. Bu İlay'ın hayattaki tek dayanağını yitirmesi demektir. M. Ali ile İlay mektuplaşırlar. Fakat bu Marksizm’in iyi bir hizmetkârı olan M. Ali'nin kafasını bulandırabileceği korkusuyla yasaklanır. Aradan üç yıl geçer M. Ali izinli olarak köye döner. O esir Türk olmaktansa özgür Bulgar olmayı tercih etmiştir ve İlay'la düşünce olarak aralarında uçurumlar oluşmuştur.

Bir gün köyde bir gürültü kopar. Sebebi teşkilatın ortaya çıkması ve Arif'in öldürülmesidir. İlay', gösterdiği tepki sonucu tutuklanır. Çok kötü işkencelere maruz kalır ve yarı deli bir hale gelir. Bulgarlara lazım olduğu için öldürülmez ve yol yapımına işçi olarak gönderilir. Oranın kadın işçilerin sorumlusu Anna, ona çok iyi bakar ve iyileştirir. İlay yol yapımında çalışmaya başlar.

M. Ali İlay'la evlenmek için emir alır. Çünkü köylerde müfettişlik yaparken yarı deli bir kızla evli oluşu köyü uyutmak için faydalı olacaktır. İlay durumu anlarsa M. Ali onu öldürecektir. İlay ve M. Ali evlenir ve köye yerleşir. İlay, olanları anlamaya çalışır. M. Ali artık gözden düştüğünü söyler fakat olanlar bunu yalanlamaktadır. M. Ali'nin başından geçen bir kaza sonucu eve gelen bir çanta ile İlay her şeyi anlar. M. Ali tarafından öldürüleceğini anlar. İlay’ın her şeyi öğrendiğini anlayan M. Ali onu öldürmeye karar verir, ama tabancası İlay'ın elindedir. İlay, hayatında sevdiği tek insanı öldürür.

 “Canbaz” (1982) yazarın gösterme tekniğini başarıyla kullandığı bir diğer romanıdır. Sevgi Selen Atasoy ve çevresindeki insanların ayakları üstüne basıp sorumluluklarını almaları ve yaşantılarının ele alındığı romanda, “yaşamak için kendi ayaklarımız üzerinde durmalı, kendi fikirlerimizi yaşamalıyız” ana fikri üzerinde durulur.

Işınsu’nun romanları arasında teknik yapı bakımından farklı bir özelliğe sahip olan Canbaz, 1960’lı yılların ortalarından itibaren,  gelişen öğrenci olayları içinde,  ülkücü gençlerin düşüncelerini, ruh dünyalarını ve gelişim süreçlerini anlatır.

Sevgi Selen Atasoy 1978 yılında Gazi Üniversitesi Eğitim Enstitüsü’nde okuduğu dönemde bir pansiyona yerleşir. Burada farklı çevrelerden farklı karakterde insanlarla tanışır. Pansiyon sahibesi Selen’e zor dönemde büyük destek olan bir bayandır. Selen’in sendikacı annesi okul yıllarında kızına işlerinin yoğunluğu ve kendi idealleri nedeniyle pek ilgi gösteremez. Gerek annesi ve işleri, gerek yaşadığı çevre ve insanlar, gerekse kendi duygu ve düşünceleri Selen’i büyük bocalama ve bunalıma iter. Bütün bunlar sonucu yeni hayatına ve mesleğine kendi ayaklarıyla adım attığında önemsediği bütün insanların adımlarını desteklediğini görür. Roman yaptığı psikolojik tahlillerle ve dönemin siyasal ve sosyal olaylarını yansıtmasıyla önemli bir kaynak özelliğine sahiptir. Yazarın üslubundaki akıcılık, fikirlerini vermede izlediği yol ve dilindeki sadelik romanın kolay okunup rahat kavranmasını sağlıyor.

Romancı, şiir, hikâye ve oyun yazarlığı ile da meşgul olmasına rağmen, romanlarıyla tanınmıştır. Daha ziyade dış Türkler, esir Türkler ve siyasi ve ideolojik temaları romanlarında işlemiştir. Son devir kadın romancılar içinde dikkat çeken yazar, 1960 sonrası Türk edebiyatında sözü edilecek anlatım ustalıkları, kurgu ve üslubu ile güçlü eserler verebilecek bir romancı kimliğinde görünmesine rağmen, tezli roman kıskacına fazla girmeden kalıcı eserler kaleme almıştır. Edebiyat hayatına şiirle başlamasının bir etkisi olsa gerek, romanlarında duygulu ve şiire yakın bir anlatımı vardır.

 

 


        
 

[1] Yalçın, Alemdar: (2003) Siyasal ve Sosyal Değişmeler Açısından Çağdaş Türk Romanı, Akçağ Yayınları, Ankara. s. 551

[2] A.g.e. s.551

[3] A.g.e. s.552


Türk Yurdu Mayıs 2007
Türk Yurdu Mayıs 2007
Mayıs 2007 - Yıl 96 - Sayı 237

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele