TOPLUMSAL DEĞİŞME VE MODERNLEŞME KAVRAMLARI ÜZERİNDEN BİR İKİ MÜTALAA

Mayıs 2007 - Yıl 96 - Sayı 237

 

 

       ‘Değişen dünya’, ‘değişen Türkiye’, ‘yepyeni bir Türkiye’, ‘değişime ayak uydurmak’, ‘yeniden yapılanmak’: Bütün bu deyişlerde, değişim/değişmek/değişmesini bilmek bizatihi bir değer, ‘yeni’ de sırf yeni olmasından dolayı ‘iyi’ imiş gibi görülüp gösterilmekte. Burada, tabiî iki yüz yıllık bir evrim inancının izleri, daha doğrusu böyle bir inancın insanların zihninde bıraktığı izleri kullanma teşebbüsü var.

       Evrim dediniz miydi, ister istemez her değişme ileriye doğru bir adım olacaktır ki bu durumda da, değişme sonucunda ortaya çıkan her şey eskide/geride kalana göre daha bir gelişmiş, yani daha bir tekâmül ve tekemmül etmiş, mükemmele daha bir yaklaşmış, kısacası daha iyi, dolayısıyla 'eski' de bizatihi kötü addedilmiş olur.

        Toplumdaki değişmeyi,  kendisine doğrudan/açıktan olumlu bir değer atfetmeksizin bilimsel bir nesnellikle kavramlaştırırmış görünen bir kavram vardır ki o da ‘toplumsal değişme’ kavramıdır. Sadece sokaktaki adam değil, birçok hocamız da özellikle de bu kavramdan söz etmeye, bu kavramı bize anlatmaya/öğretmeye başlarken adeta bir vecize gibi şu lafı ederler: “Değişmeyen tek şey varsa, o da değişmenin kendisidir”. Ve işte tam tamına bu noktada da bilimsel görünümlü ‘toplumsal değişme’ kavramının ideolojik çarpıtma işlevi devreye girmiş olur. Zira burada değişme sanki kendiliğinden gerçekleşen nötr bir olgu gibi gösterilmiş olmaktadır. Değişmeye olumlu veya olumsuz herhangi bir değer atfetmemek aracılığıyla kazanılan bilimsel/nesnel görünüm ardında gözden kaçırılan/kaçırtılan, toplumsal, dolayısıyla da beşerî olan hiçbir şeyin kendiliğinden olamayacağı, daha doğrusu, toplumsalın-beşerînin bizatihi ‘kendiliğinden olmayan’ olduğudur: Beşerî, her şey kendi doğal halinde/akışına bırakılmış olsaydı, kendiliğinden varlık kazanacak olmayandır. Kendiliğinden olmuyorsa, yapılıyor/insan yapımı, dolayısıyla da mutlaka bir yapanı/öznesi/faili var demektir; oysa, toplumsal değişme kavramı aracılığıyla toplumun kendiliğinden değiştiği izlenim ve varsayımını güçlendirdiğimiz ölçüde, değişmenin aktörü ile ajanı, yani değiştiren ile değiştirilen/değişime maruz bırakılan arasındaki farklılık zihin düzeyinde yok mesabesine indirilirken,  bu ikisi  -değiştiren ile değiştirilen-  arasındaki egemenlik ilişkisi de problematik dışına atılmış olur ki bu da gerçekliğin egemen lehine çarpıtılmış bir yeniden çiziminden başka bir şey değildir.

 

       Aynı bir toplum içinde farklı toplumsal gruplar ve sınıflar, toplumlar arasında da devletler ve bloklar temelinde mutlak bir belirleme gücü eşitliği bulunmadığı bir veri iken (insanlık, güç açısından mutlak homojenliğe sahip bir bütün olmadığına göre) değiştiren ile değiştirilen arasındaki farklılığı,  -sadece kâle almak da yetmez-  problematiğinin ana ekseni haline getirmeyen her yaklaşım, mevcut durumu/müesses nizamı (kurulu düzeni) başka türlüsü zaten düşünülemez doğal bir düzenliliğin kaçınılmaz, dolayısıyla da insan karşısında aşkınlığa sahip tecellisi konumuna oturtmak suretiyle, ezen ve sömürenler lehine meşrûlaştırmaya hizmet etmiş olur. Bu meşrûlaştırma bilimsel nesnellik kisvesi altında yapıldığı ölçüde, aynı zamanda bir hegemonya da örülüyor, yani mevcut egemenlik ilişkileri çerçevesinde mağdur durumda bulunanın zihni, bu duruma rıza göstermekten başka çaresi bulunmadığı yönünde biçimlendiriliyor demektir.

 

       Toplumsal değişme kavramının değiştiren-değiştirilen ekseni temel alınmaksızın kullanılması halinde, yapılanın ne olduğunu somutlaştırmak açısından şöyle bir örnek de verebiliriz:   Bugün için mevcut at cinslerinin hemen hepsi atın at olarak kendi içinde taşıdığı doğal dinamiklerin kendiliğinden verdiği sonuçlar olarak değil, asırlar boyunca insanın bilinçli ve seçmeci çiftleştirmeler yoluyla gerçekleştirdiği ırk ıslahı çabalarının ürünü olarak ortaya çıkmış olduklarına göre, söz konusu değişik cinslerin at adını verdiğimiz hayvan türünün ilk/insan eli değmemiş/insan çabasının işin içine girmeden önceki hali karşısında gösterdikleri farklılıkları ‘atsal değişme’ olarak adlandırmak ve bir de üstüne üstlük, insan tarafından üzerinde oynana oynana bugünkü haline getirilmiş olan hayvancağızın kulağına eğilip “Bak sen kendiliğinden değişe değişe bugünlere geldin, daha da değişmeye devam edeceksin” diye fısıldayarak kendisini kandırmaya da çalışmak gibi bir şey.

 

         Her tarihsel gerçekliğin içeriği mutlaka ve mutlaka bir değişimdir; tarih tabiî ki bir değişmeler silsilesidir; ama her değişim/değişme mutlaka değişenin tarihidir demek değil. Örneğin sirklerin kurulup, diyelim fillere çeşitli numaralar öğretilmesi, fillerin sirklerde çeşitli gösteriler sunmaları gerek insanların, gerekse fillerin varlık kazandığı ilk günden beri var olmadığına göre, ister istemez tarihsel  -zaman içinde gerçeklik kazanmış-  bir olgudur. Ama bu olguya gerçeklik kazandırtan, yani bu olguyu belirleyen fillerin kendisi değil de insanlar olduğuna göre, söz konusu olgu fillerin değil insanın tarihinde yer alacaktır. Fillerin sirklerde oynamaya başlaması fillerde zaman içinde gelişen filsel bir insiyakla kendiliğinden gerçekleşmediğine göre,  böyle bir olgunun ‘filsel değişme’ olarak adlandırılması hem yanlış hem de yanıltıcı olacaktır. Bu olgunun mümkün ve meşrû tek bir tahlil biçimi vardır ki o da insanın fil üzerinde belirleyicilik kazanması/egemenlik kurmasıdır. Sirkteki oyuncu fil, belki de doğada olduğundan daha mutludur  –tabiî, fillerde mutluluk-mutsuzluk diye bir şey varsa-  Ancak her ne kadar kendi dışından değiştirildiğine ilişkin herhangi bir teorik tahlil yapamıyor olsa da kendi üzerinden, ama başkalarının belirleyiciliği altında ortaya çıkan değişmeyi bilimsel bir edayla ‘filsel değişme’ diye adlandırmıyor olması bakımından, öznesi/belirleyicisi kendisi olmadığına bakıp da gerçekten hiçbir öznesi/belirleyicisi yokmuş da zamanın akışı içinde kendiliğinden meydana geliyormuş sandığı, dolayısıyla birilerinin diğer birileri üzerindeki belirleyiciliğine/egemenliğine tekabül ettiğinin bilincine varamadığı değişmeleri ‘sosyal değişme’ adı altında failsiz-mefulsüz bir çerçeve içinde ele alan bağımlı/çevre ülke sosyologundan daha iyi bir durumdadır.

 

        Ancak, değişmenin, bir failin iradesi/eylemi doğrultusunda/ürünü olarak gerçekleştiğinin ayan beyan ortada olduğu, dolayısıyla ‘toplumsal değişme’ adı altında kendiliğinden gerçekleşen nötr bir olguymuş gibi görülüp gösterilemeyeceği durumlar da vardır; ki burada kendisine sığınılan kavram ‘modernleşme’ olur. Modernleşme, sosyal değişmenin sözde kendiliğindenliğinin yerine, değişme yönünde bir iradenin varlığını kabûl eder. Buradaki değişme ‘iyi’ye doğru atılması gereken adımlara tekabül eden, dolayısıyla geride bırakılacakların (açıkça ya da zımnen) kötü olduğu iddiası ve ‘kötü geri’-‘iyi ileri’ dikotomisi üzerinden meşrûlaştırılacak bir değişmedir. Modernleşmede, modernleşmeyi başlatan, onun önünü açan bir failin varlığı inkâr edilmez; ancak bu fail, toplumun bütün kesimlerine eşit derecede uzak bir noktadan hareket edip, toplumun bütünü için ‘iyi’ olanı tespit edip yürürlüğe koyacak bir ‘deus ex machina’, yani mekânizma dışı/üstü bir tanrıdır adeta; amiyane bir ifadeyle, ‘kendisi için bir şey istiyorsa namert’ bir fail olma iddiasındadır. Toplumun iyiliği için, kendi öznel tercihlerini değil, nesnel gerekleri ortaya koymaktadır. Bu durumda modernleşme, toplumsal değişmenin toplumu değiştirme şeklinde gerçekleşeceği sosyo-teknolojik bir operasyon niteliğine oturtulmuş olur. Bu suretle, modernleşmeyi dayatan operatörlerin, doğrudan doğruya o toplumun içinde yer alıp kendilerine özgü çıkar ve tercihleri bulunan toplum kesimlerine tekabül ettiği; onların öncüsü/uygulayıcısı olduğu operasyonların da, belirli toplumsal grup ve/veya sınıfların kendi egemenliklerini sürdürme ya da kurma kaygıları fonksiyonunda biçimlendiği, dolayısıyla da modernleşme adına gerçekleştirilen düzenlemelerin mutlaka ve mutlaka söz konusu unsurlar dışındaki toplumsal grup veya sınıfların aleyhine işleyen bir yeniden yapılandırma süreci olduğu gözlerden gizlenmiş olur. Şöyle de söyleyebiliriz: Birer terim olarak toplumsal değişme, faili koordinatlandırılmamış bir toplumsallığı, modernleşme de koordinatları toplumsal olmayan failleri temel alan kavramlaştırmalara tekabül ederler.

 

        Modernleşmenin, sayılmış/sayılabilecek bütün özelliklerinin en başında toplumsal yeniden üretimin rasyonelleştirilmesinin geldiğini, ancak evrensel bir rasyonelliğin bulunmayıp, her rasyonelliğin içinde bulunulan duruma göre belirlendiğini, örneğin insanların evlerinden kilometrelerce uzakta bir yerlerde çalıştıkları durumda toplu taşıma araç ve şebekelerini geliştirmenin tabiî ki rasyonel, ancak insanların evlerinden oldukça uzak yerlerde çalışmasını gerektiren bir toplumsal düzenin rasyonelliğinin oldukça tartışılır olduğunun altını çizelim ve bu arada şunları da hatırlatalım:

       a)’ileri-geri’ ile ‘iyi-kötü’  arasında mutlak ve peşinen garanti edilmiş bir örtüşme yoktur; örneğin atom bombası havan topuna göre tabiî ki çok daha ileri bir teknolojinin ürünüdür; ama bu, onu havan topundan daha iyi kılmaz;

       b) ileri olan geri olana göre mutlaka daha yenidir; ama ne her yeni eskiden daha ileri, ne de  -yukarıdaki örneğimizi dikkate alırsak-  daha iyi olacak diye bir şey vardır;

       c) yeni yenidir; ama kişinin bir şeyi henüz yeni görüyor olması ile görülen şeyin gerçekten de yeni olması arasında hiçbir zorunlu bağ yoktur.

 

       Bu notları düştükten sonra, modernleşme adıyla anılan süreçlerden bizi en doğrudan ilgilendireni olarak Osmanlı-Türk ‘modernleşme’si çerçevesinde (kesinlikle sistematik olduklarını iddia etmeksizin) şu düşüncelerimizi de serdedelim:

Osmanlı, fetihçi bir imparatorluk; talan ve ganimet, kendisinin devamı için zorunlu; tabiî bunun için de, askerî başarı. Böyle bir yapının, değil gerilemeye ve toprak kaybetmeye, duraklamaya bile tahammülü olamaz: Osmanlı modernleşmesinin ordudan başlaması bir tesadüf değil; hele askerlerin ‘ilerici’likleriyle açıklanabilecek en son şey. Askerin gözünde, daha doğrusu askerî bakış açısından, her şey gelip savaş teknolojisine dayanıyor. Batı’yla ilk ilişkilerin savaş tekniklerinin ve teknolojisinin buraya aktarımı temelinde kurulması da bir tesadüf değil; ama esas dikkat edilmesi gereken nokta, askerî görüşün neden sadece teknik ve teknolojiye odaklandığı: Osmanlı’nın askeri, belirli bir vatanı korumanın askeri değil. Tam tersine, sadece ve sadece devlete kul olmasını sağlamak üzere özel olarak vatansızlaştırılmış bir asker, devşirme; zira devlet metropolsüz, yani anavatansız. Bir karşılaştırma yapmak gerekirse, örneğin İngiliz İmparatorluğunun da Fransız İmparatorluğunun da birer anavatanları var: Büyük Britanya ve Fransa. Ama Osmanlı’nın özel bir ana vatanı/metropol ülkesi yok. Osmanlı’nın metropolü denilebilecek tek yer varsa, İstanbul; o da birilerinin vatanı olduğu için değil, tam tersine, esas olarak kendisinde meskûn hiç kimsenin gerçek vatanı olmadığı için: İstanbul’un sadece Türkü, Ermenisi, Yahudisi değil, Rumu dahi büyük ölçüde kendi dışından getirilip iskân edilmiş; Osmanlı tarafından. Osmanlı’nın kendi mantığı icabı, İstanbul uluslar-üstü/vatanlar-ötesi bir mekân olduğu/olması sağlanabildiği ölçüde devletin merkezi, yani payitaht.  Yoksa Türklüğün merkezi olduğu için/olmak üzere değil. Bu durumda Osmanlı’nın din veya etnisite esasında herhangi bir ana vatan  tanımlama/kurma, onun sınırlarını sağlama alma, bunun için de belirli bir toprak parçası üzerindeki nüfusu etnik ve/veya dinsel açıdan homojenleştirmek veya belirli bir homojenlik temelinde kendisini berkitmek gibi bir derdi, projesi ve gayreti yok. Örneğin, Osmanlı’nın kökeni her ne kadar Türk ise de kendisiyle bütünleşmeye, kendisine vatan parçası edip bağlı tutmaya ve başkalarının eline geçmesine karşı koruyup savunmaya en az özen gösterdiği yerlerin başında    -genellikle Tatar bilinir ama-  Türk Kırım gelir.  Sevgili Kırım’ın ne yağmalanacak bir yanı vardır, ne de ganimet teşkil edecek bir hali.

 

        18. Yüzyıl, Avrupa’da Fransız yüzyılı; dolayısıyla Fransa, kendini kurtarma peşindeki Osmanlı’nın yıldızı. Oysa işte o Fransa; ki bütün askerî-teknik üstünlüğüne rağmen Kanada’da İngilizlere yenilip oraları terk etmek zorunda kalmış: O toprakları vatan edinen Fransız sayısı sadece 70 bin. Oysa aynı yöredeki Büyük Britanya kökenliler neredeyse 2 milyon.  Şöyle de diyebiliriz: Nüfussuz toprak vatan, vatansız ordu da muzaffer olamıyor. Fransızlar gibi Osmanlı da  -o dönemde- bunu anlayamıyor.  Osmanlı kavimleri arasından belki de en Osmanlısı olan Ermeniler ise bunu ancak Osmanlı’dan da sonra anlıyorlar -ve belki de hâlâ anlamış değiller-  Doruğa ulaşacağı safha 24 Nisan 1915’le başlayan trajediyi hazırlayan sebeplerin başında da bu geliyor.

 

        Cumhuriyet’i kuranlar, Osmanlı bürokrasisi; tabiî, ağırlıklı olarak da askerî bürokrasi. Bürokrasi egemenlikten aldığı payın ağırlığı ölçüsünde, yönetimi sosyal olarak nötr, yani toplumdaki grupların hiç birine ne daha uzak, ne de daha yakın teknik bir fonksiyonmuş gibi gösterme eğilimindedir; yani kendi siyasasını siyasal değilmiş gibi görüp/göstermek, kendisinin temel siyaseti. Toplumun teknolojik biçimlendirilmeye gelir, dolayısıyla öznelik payı sıfır bir nesne imiş gibi ele alınması, bürokrasinin kendi egemenliğini aklayacak ideoloji açısından kaçınılmaz. Toplum ise, tarih üretirken/üreterek özneleşir; yani hazır bulduğu tekrarlanırlıkları tekrarlanmaz kılarak.  Öyleyse egemenliği ele geçirmiş/egemenlikten pay alabilmiş bürokrasi için mükemmeliyetçilik sübjektif bir tercih değil, sınıfsal bir zorunluluktur: Mükemmel, tamama ermiş, dolayısıyla da artık daha değiştirilecek/tamamlanacak hiçbir yanı kalmamış olan demek; yani, tarihin sonu.

 

       Değişmeye evrimci bir anlayışla ‘ileri’ye doğru gidiş anlamı da yüklenince, değişmeye karşı çıkan (statükocu), ister istemez gerici de olacaktır ki bürokrasi -sivil ve/veya askerî-, sınıfsal olarak gerici olmaması mümkün olmayan yegâne sınıftır.

 

       * "21.Yüzyılda Türkiye'de Sosyal Bilimler ve Toplum Sorunları Sempozyumu”ndaki bildirimizin nihaî metnidir.


Türk Yurdu Mayıs 2007
Türk Yurdu Mayıs 2007
Mayıs 2007 - Yıl 96 - Sayı 237

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele