Evrenselcilik ve Ulusalcılık Arasında Mecrasını Arayan Bir Kavram: MİLLİYETÇİLİK

Mayıs 2007 - Yıl 96 - Sayı 237

 

Her dem yeniden doğarız/Bizden kim usanası Yunus Emre

İçinde bulunduğumuz modern çağların en temel özelliklerinden biri evrensellik, tarihicilik, ilerlemecilik, kesin ve açık-seçik ölçülebilir ve öngörülebilirliğe dayalı nicellik, mekanizm, sekülerlik, nesnellik ve nihayet hepsini birden kapsayan kapitalizmin her şeyi meta derekesine düşürdüğü ekonomik ve siyasi bölümlenmelerin meşrulaştırılmaya çalışıldığı ideolojik bir çağ olmasıdır. Hâkim piyasa güç ve yapılarıyla bunlarla bütünleşmiş, siyasi yapıların varlık ve bekasını korumaya göre endekslenmiş, çok denklemli bir dünya sisteminde, bireylerin tarihi ve kültürel ortaklığının mayasını oluşturan iktisat dışı toplumsal ilişki ve değer kümelerinin bütünü şeklinde karşımıza çıkan millî kültürlerin varlıklarını koruma isteği, bir bakıma merkez ve çevre ülkeler arasındaki çelişkinin de temelini oluşturuyor. Aslında içinde bulunduğumuz çağın temel açmazı, kültürel bütün varlıkları yok etme potansiyeli taşıyan ve her şeyi metalaştırma eğiliminde olan batı orijinli küresel kapitalizmin gayri insani yayılmacılığına karşı, adını tam olarak koyamasalar bile, yerel kültür birimlerinin çelişkili tepkilerinden oluşan mütereddit davranışlarının karmaşasından başka bir şey değildir.

 Batı orijinli küresel kapitalizme dayalı gayri insani yapılar O. Spengler’in ifadeleriyle;

Anavatana karşılık kozmopolitlik ve megalopolis; yürek dilinin yerine bilimsel dinsizlik ya da soyut ölü metafizik; saygı, gelenek, ve yaşlılara karşı düşünceli davranmaya karşılık soğuk olgusallık; benim ülkem ve devlet (ulus) yerine uluslar arası toplum; verimli toprak ve gerçek (canlı) değerler yerine para ve soyut değer; halk (folk) yerine kitle vs.” (Srokin, 1972; 78).  

türünden Faustçu bir kültürün rengiyle boyanmıştır. Spengler’e göre(Srokin, 1972; 100), batı insanı bugün büyük bir kültür trajedisinin son perdesini hem seyretmekte hem de oynamaktadır. Bütün organik şeyler, makinenin kölesi olunan bir dünyada can vermekte, birer birer yok olmakta, sahici olanların yerini sentetik ve yapay olanlar işgal etmektedir. Devasa gazete ve dergi ağlarıyla kitabın kenara itilerek “kütle kültürü” ve “kütle eğitiminin” yaygın ve yegâne gerçeklik haline getirildiği bu dünyada, demokrasi ve halkoyu, sergilenen oyunu meşrulaştıran birer maskeye dönüştürülmüştür. Herhangi bir gerçek sessiz sedasız geçiştirilerek pekala yokluğa mahkum edilebilir. Doğruluk dünyasında her şeyi belirleyen yegâne kanıt başarı, başarının yegâne kanıtı ise daha fazla para ve güç olduğu için, hakiki aydının yerini, beynini sermaye ve iktidarın emrine vermiş hokkabazların alması olağan sayılmalıdır. Spengler’den mülhem olarak muhakeme yürütmeye devam edersek, başat güçlerin kontrolündeki bir tek-tipleştirmenin, insan şahsiyeti ve millî kültürleri yok etme yolunda hızla ilerledikleri bu dünyada, mevcuda yapılacak her türden itiraz; ya rölativizmin mezbeleliğine bırakılmış küçük bir ayrıntı, ya derin bir boşluğa atılmış sessiz bir yankı, ya da sistem dışı arkaik ve irrasyonel bir tepkisellik olarak damgalanmaya mahkûm edilmektedir.

İçinde yaşadığımız dünyayı tarihin sonu imiş gibi dayatan Anglo-Sakson kültürü, daha doğrusu milliyetçiliğinin gölgesiyle, modernleşme sürecimizin belli bir safhasını millî enerjimizin nihai açılımı olarak savunan statükocu dar bir elitizmin kıskacına sıkışan zihinler, kendilerine yol bulmaya çalışırken, bu iki güç arasındaki mücadele de milliyetçilik üzerinden yürütülmeye çalışılıyor. Aslında, bu mücadelenin bütün şiddetiyle yürütüldüğü sahnenin arkası aralanır veya kuliste konuşulanlara kulak kabartılırsa, anlaşılır ki; iki farklı istikamette ilerliyor görüntüsünü veren her iki akımın da batıcılık şemsiyesinin kültürel ikliminden beslendikleri kolaylıkla fark edilebilir. Oysa milliyetçilik dediğimiz hadise, tanımı gereği yerli ve aşkın olanı, dahası kendi özünde orijinal bir yeniden yaratma iddiasını barındıran doğal ve özgün bir hareket olduğundan, yapay ve taklide dayalı bu türden sentetik yapıları reddeder. Bu bakımdan sivil ve demokratik karakterli milliyetçi hareketlerle, jakoben ve küçük bir azınlığın zihninde kurguladığı ve hiçbir gerçeklik ve sahiciliğe dayanmayan antidemokratik ve nevzuhur ulusalcılık hareketleri, asla aynı kategoride değerlendirilemezler.

Balkan harbi sonrasında milliyetçiliği mecburi bir istikamet olarak benimsemeyen entelijansiyamızın ayrıştığı nokta, milliyetçilik kavramından ziyade bu kavramın içeriğini oluşturan muhteva üzerinde yaşanmıştır. Falih Rıfkı’yla Hamdullah Suphi’yi birbirlerinden ayıran temel nokta, Türkçülükleri değil, medeniyetçilik konusunda farklı tavırlara sahip olmalarıydı. Bugün de sivil karakterli demokratik milliyetçilikleri, liberal aydınlarla ulusalcı seçkinlerden ayıran temel nokta, medeniyetçilik konusundaki yaklaşım farklılıklarından kaynaklanmaktadır. Liberal aydınlar yegâne halas çaremizi, ülkemizi, uluslar arası siyasi ve ekonomik sisteme tabi kılmanın ateşli savunuculuğunda ararken, ulusalcılık iddiasındaki aydınlar ise, uluslar arası gayri tabii işbölümü ve sömürü düzenine isyanlarının bir ifadesi ve içerideki ayrıcalıklı konumlarını muhafaza amacıyla, ama sadece bu iki endişeden dolayı ülkemizin sürüklendiği sürece direnme yolunu tercih ediyorlar. İyi tetkik edilirse, ne birincilerinin ne de ikincilerinin özgün, yerli, aşkın ve millî olandan değil, gayrı millî, yapay, sentetik ve ithal modellerle taklitçi ve halka yabancı kaynaklardan beslendikleri rahatlıkla anlaşılabilir. Batıcı karakterleri her ikisinin de mümeyyiz vasfı olduğundan, son tahlilde halkla karşı karşıya gelmeleri kaçınılmazdır. İlerlemecilik mitosuna her iki akımın da iman noktasında zerre miktar şüphe duymadıklarına kesinlikle hükmedilebilir. İnsana, çevreye, tarihe ve kültüre bakışta da aynı yolun yolcusu olan bu çevrelerin karşıtlığını oluşturan asıl eksen, ekonomik ve siyasi temelli bir karşıtlıktan kaynaklanıyor. Yerli kültürel değerlerin savunusu her iki çevre nazarında, ömrünü tamamlamış arkaik kaynaklara dönme anlamında irticai ve çağdışı azgelişmişlik örneklerinden başka bir şey değildir. En nihayet her iki akım da millî kültürün kendine özgü bir medeniyet yaratma enerjisini tamamıyla tükettiğine hükmettiğinden, çareyi, kaynağı yabancı olan ithal modellerde arama eğilimindedirler.

İlerlemecilik, demokrasi, insan hakları, çoğulculuk vs. türünden aklı başında çoğu kimsenin ilk başta karşı çıkması imkânsız görülen kavramlarını bayrak yapan liberal görünümlü aydınların allame tavırlarla şurada burada ahkâm keserek tekrarlayıp durdukları retorikler, yakın tarihimizden beri mebzul miktarda tüketilen kavramlar olduğundan çok da yabancımız sayılmıyor. Bahsi geçen kavramlar ilk defa duyulan muamma türünden şeyler olmamakla birlikte, her nedense geniş halk irfanı ve bazı çevreler tarafından şüpheyle karşılanmaktadır. Bu türden bir karşı çıkmayı sadece cehalet ve bağnazlık ya da sadece şu veya bu çevrelere yaranma duygusuyla açıklamak ve bir çırpıda geçiştirmek çok kolay olsa bile, asıl sebebi açıklama konusunda yeterli olduğu söylenemez. Burada itina ve özenle belirtilmesi gereken bir husus dikkate alınmadan, bu türden dirençlerin kaynağı asla anlaşılamaz. Bir kere Batı Türklüğü dediğimiz büyük kütlenin tarihi, neredeyse tamamen, birleşik haçlı saldırganlığına karşı topyekûn bir var-olma yok-olma mücadelesiyle geçmiştir. Arkasından, devletimize evrensel değerler adıyla ıslahat ve reform biçiminde dayatılan bir sürü düzenlemede asıl hedefin, kitlenin yerli çoğunluğunun haklarından ziyade, henüz rüştünü ispat edememiş azınlık guruplara kimlik kazandırma operasyonu şeklinde bir keyfiyet haline getirildiği ve en nihayet saptırılan mecranın her seferinde aleyhimize bir seyir izlediği sır değildir. Görülen şey hayali bir serap değil, koskoca büyük bir organizmanın uluslar arası güçler tarafından yapay ve sentetik parçalara bölünerek ebedi kin ve nifak tohumlarının ekilmesiyle kuşaklar boyu kapanmayan yaraların açılmasına sebep olmuştur[1]. Bugün de en hafif tabiriyle benzer süreçleri hatırlatan bir dizi olaylar serisi gözlerimiz önünde cereyan ediyor. Bugün de o son derece ağırbaşlı sükûneti içinde yüzyıllardan beri devam ettirdiği vakarını bozmayan büyük kütle ve o kütleye ait öncelikler, hiçbir şekilde dikkate alınmadan, küçük bir azınlığın çığırtkanlıkları afakı dolduruyor. Bugün de Türk lafzını kullanmak en şiddetli tepkilerle ırkçılık, bağnazlık, faşistlik, aşırılık ve uzlaşmazlık suçlamalarıyla baskı altına alınırken, olmadık şeylere hayali elbiseler giydirerek etnik ve dini farklılıkları besleyip derinleştirmeye çalışmak, demokrasi ve çoğulculuk maskesiyle gizlenmeye, dahası özendirilmeye çalışılıyor.

Hiçbir sorumluluk hissi duymadan, çok uzak bir coğrafya veya tarihe ait bir zaman ve mekân kesitinden bahseder gibi, gayet rahatlıkla ülkemiz üzerine fikir yürüten batıcı entelijansiya, kullandıkları terimlerin siyasi ve kültürel sonuçlarını hiçbir şekilde hesaba katmadıklarından, kan kusup kızılcık şerbeti içen sorumluluk sahibi aydınları, muhtemelen yeterli donanıma sahip olmayan taşralılar olarak görme zehabına kapılıyor olmalıdırlar. Muhafazakâr nitelikli milliyetçi aydınları özgürlük, çoğulculuk, demokrasi, piyasa ekonomisi, AB kriterleri vs. türünden şeyleri anlama kapasitesine sahip olamayan bir yığın hareketi ve bunlardan beslenen dar bir menfaat gurubunun temsilcileri olarak algılayan liberal aydınlar, yerli çevre ve münevverleri hiçbir şekilde ciddiye alınmayacak türden arkaik kalıntılar olarak görme eğilimindedirler. Çıkardıkları gürültü bir yana bırakılırsa, aslında bu çevrelerin hiçbir sosyolojik derinliği olmayan iğreti ve tufeyli bir zümre oldukları kolayca anlaşılabilir. Bununla birlikte kendilerine meşruiyet verdikleri Türk sağının bazı kesimlerini, özellikle İslamcı gelenekten gelen çevrelerin sıkıştırıldıkları namüsait pozisyonu ustalıkla değerlendirmeyi başaran bu çevreler, bireysel özgürlükleri öne çıkaran tavırlarıyla, söz konusu kitlenin uluslar arası sisteme entegre olma yolundaki dirençlerini kırmada önemli ölçüde mesafe almışlardır. Ehlileştirmeye gittikleri yerli kabileleri dönüştürmek için daha incelikli ve hümanist yolları tercih eden beyaz adam rolündeki bu tipteki aydınlar, ana kütle tarafından, yerel değerler ve özellikle dini duygularını hırpalayan jakoben aydınlara karşı bir tür sığınak gibi algılanmaktadır. Fakat bu birliktelik ve yakınlaşma, söz konusu aydınların bireysel yaşantı ve tercihleriyle millî meselelerdeki laubali davranış ve tutumları yüzünden, geniş halk kitleleri üzerindeki hoşnutsuzluğu artırmaktadır. Haddizatında bu tipteki aydınların hem geçmiş hem de günümüzdeki karakteristikleri dikkatle gözden geçirilirse, büyük ekseriyetinin uluslar arası kozmopolit çevrelerle içli-dışlı oluşlarından dolayı daima şüpheyle karşılandıklarını belirtmek gerekir.

  Müdafaî Hukuk, Kuvayımilliye, antiemperyalizm, AB ve Amerikan karşıtlığı vs. şeklindeki söylemlerle karşımıza çıkan ve kendilerini ulusalcı olarak nitelendiren çevreler ise, vatanı kurtarma iddiası yanında içe kapanma ve demokratikleşme karşıtı görünümleriyle, tek parti devri despotizmini çağrıştırdıklarından hem liberal çevreler, hem de Türk sağının ana kütlesiyle kavgalı bir profil çizmektedirler. Türk modernleşme safhasının en ateşli batılılaşma teşebbüslerinin yürütüldüğü bir dönemi ana referans noktası alarak batı aleyhtarlığı yapan bu gurupların, her nedense ekseriyeti itibarıyla eski tüfek solculardan oluşuyor olması özellikle dikkat çekmektedir. Bu çevrelerin aynı zamanda millî ve milliyetçi kavramlar yerine, ekonomik ve sınıf temelli yaklaşımlarını seküler içerikli bir kavram olan ulus zarfı içinde kullanıma sokması ise, dikkati çeken ikinci noktadır. Üçüncü dünyacı sol bir söylemin bu asyagil versiyonunda kullanılan temel vurgu, her ne kadar faşizm ve emperyalizm karşıtlığı şeklinde kendini gösterse bile, içeriği biraz eşelendiğinde cuntacı, totaliter, jakoben ve dışa kapalı yanlarıyla hakiki anlamda halka ve onun yaşattığı değerlere yabancı, reaksiyonist ve elitist, antidemokratik özelliğinin daha belirgin olduğu rahatlıkla anlaşılabilir. Aynı çevrelerin son zamanlarda devreye soktuğu misyonerlikle mücadele görüntüsü veren çıkışları ise, tutarsızlıklarını zirveye çıkardıkları bir diğer davranış olarak, aklı başında herkesi hayrete düşürecek nitelikte bir paradoks olarak görülebilir. Yıllarca halkın kutsallarıyla savaş halindeki bir gurubun davranışlarındaki bu ani değişme, sıradan insanları bile şaşkına çevirmiş görünmektedir.  

Farklı şekillerde tezahür eden ulusalcı tavrın sözde bazı milliyetçi çevrelerle taktik anlamda kol kola gözüküyor olmasının altında yatan sebepler ise, sanıldığının aksine o kadar temelli gerekçelere dayanmamaktadır. Liberal çevrelerin millî bağımsızlık yerine bireysel özgürlükleri öne çıkaran tavrının aksine, ulusalcı çevrelerin ayrıcalıklı konumlarını muhafaza amacıyla millî istiklalimizi koruma refleksini öne çıkarmaları ve antiemperyalist söylemleri, geniş halk kitlelerini tam anlamıyla “kırk katır mı kırk satır mı” şeklindeki bir ikileme sokmuş bulunuyor. Tarihi tecrübenin âmir hükümleri, reform ve ıslahat türündeki düzenlemelerin telafi edilemeyen sonuçlarını maşeri vicdanda sürekli yankılandırırken, toplum mühendisliğinin antidemokratik cephesini oluşturan ulusalcı söylem sahiplerinin tavırları ise, maksadı perdeleyen hamasi nutuklar olarak algılanmaya devam ediyor. Netice itibarıyla hem liberal, hem de ulusal nitelikli her iki hareket de, her ne kadar farklı biçimleriyle çatışıyor görünümü verseler bile, uygarlık algısında yerli ve özgün çözümleri değil, taklide dayalı ithal modelleri veri aldıklarından millî olanın kendini yeniden üretebileceği ön-kabulünü zımnen reddetmektedirler. Bu açıdan her ikisi de batı medeniyeti karşısındaki savunma pozisyonuna sahip tavırlarıyla olağan yolları değil, olağandışı yöntemleri benimsemektedirler.

Savunma pozisyonundaki bir milliyetçilik iç enerjisini tükettiği için yeni meydan okumalara cevap veremeyen alıngan, kaprisli, geçimsiz ve işkilli bir tavrı içerirken; yükselme hâlindeki bir milliyetçilik yeni meydan okumalara başarıyla cevap veren özgüvenli, anlayışlı, kapsayıcı ve toleranslı bir tavrın yansımasıdır. Birincisi kendini yeniden üretemediği için statükocu ve tarihsel mitleri kutsayan donmuş bir yapıyı sürekli tekrarlayıp dururken, ikincisi hem kendi içindeki yapıları hem dışarıdaki akraba yapıları dönüştürme potansiyeliyle ne yaptığının farkında olarak mesafe almayı önceleyen pozitif bir tavra sahiptir. Hayatı ve kültürel yapıları yeniden anlamlandırma ve yeni şekillerine kavuşturma istikametindeki pozitif milliyetçilik, yenilenmeye açık tavrıyla geçmişin pozitif taraflarından beslenirken asla onların kalıplarına sığınmayı düşünmez. Bizim tarihimiz bu açıdan gerçekten de ilginç örneklerle doludur. Meydan okumalara yeterli cevabı verebilme potansiyelini kaybetmiş yapıları savunmanın hiçbir mantığı olamaz. Bunu yapmak, bir anlamda kendi öz varlığımıza karşı yapılan bir suikast olarak bile nitelendirilebilir. Aynen imparatorluk Türkiye’sinin sonlarına doğru, mevcut yapıyı savunma garabetine düşüp de yenilenmeyi akıl edemeyen devlet ricali gibi, bugün de 1923 şartları ve imkânlarına sahipmişiz gibi o günün retoriklerini kullanarak oradan buraya sonuçlar çıkarmak, bizatihi atıfta bulunulan dönemin ruhu ve manasıyla çelişmek demektir.  Hiçbir yapı hayatın dinamik tezahürlerine karşı sürgit cevap verme yeteneğine sahip değildir. Yapılması gereken radikal devrim ve dönüşümlerle katı bir statükoculuk ikilemine sıkışıp kalmak yerine, devam ederek yenilenmeyi sağlayabilmektir.

Yaratıcı güçlerini yitiren bütün uygarlık ve kültürel bütünlükler, bunun telafisi için olağandışı yollara başvurarak varlıklarının temadisine çalışırlar(Srokin, 1972; 71). Oysa bu tür bir davranış verili reel dünyadan hareketle olağan ve doğal olanı yeniden şekillendirmek yerine, yapay ve sentetik olanı zorla dayatmak yolunu tercih ettiğinden, tanımı gereği çatışma ve uyumsuzluğu da beraberinde getirir. Hamle gücünü yitiren her uygarlık ve kültürel çevrede görülen dramatik durum burada da kendini gösterir. Yapılan gayretlerin tamamı, ya kendi geçmişinden ya da hâlihazırdaki uygarlık ve kültür çevrelerinden yardımcı unsurlarla kendini devam ettirme biçimindeki klişe ve taklitlerle çare aramaya koyulur. Etnoğrafik bir malzemeye dönüşmüş ölmüş doku ve hücrelerin canlı bir organizmaya ithali nasıl mümkün değilse, uyumsuz dokuların bünyeye eklemlenerek çare aranması da aynı şekilde çözüm olmadığından, yapılan gayretlerin tamamı neticesiz kalır.

Her kültür ve uygarlık birimi “biricik”tir. Bizim kültürel birikimimizin eşsizliği ise, sadece diğer kültür birimlerinden farklı oluşuyla ilgili bir benzeşmezlikten değil, ürettiği yapılar arasında ‘anlamlı’ ve ‘fonksiyonel’ bir bağ kurabilme kudretini gösterebilmiş nadir bir sentez yaratabilme yeteneğine sahip olmasından kaynaklanıyor. Bu mesele başlı başına bir çalışma konusu olduğu için, şimdilik sadece işaret edilmekle geçilecektir. Milliyetçilik gibi hem romantik, hem de işlevsel fonksiyonlara sahip bir kavramı, sadece kuru şemalarla izah ve inşaya kalkışmanın yalınkatlığıyla bir yere varamayacağımız gibi, sadece his ve heyecanlarla bir yere varılamayacağı da aşikârdır. İçeriden ve dışarıdan gelen meydan okumalara başarıyla cevap verip veremeyeceğimiz, kendimizi yeniden üretip üretmeyeceğimiz meselesine bağlı görünmektedir. Bunun yolu ise kendini daima yenileyen hayatın dinamik yapıları karşısında, geçmişin statik modellerine sığınmak yerine, “keçiboynuzu yemeye” talip olmakla ancak başarılabilecek büyük bir ruh hamlesiyle mümkün olabilir.

         


         

 

[1] Burada İvo Andriç’in yirmi dile çevrilerek dünya çapında ün kazanmasını sağlayan Nobel Edebiyat Ödüllü (1961) Drina Köprüsü (Na Drina Cuprija) isimli romanını zikretmek gerekir. Osmanlı Barışının dinamitlenmesi sonucu bozulan doğal yapılar yerine, sentetik ve zoraki yapıların günümüze kadar süregelen iç çatışmaları, daha derinden tetkik edilirse, asıl çatışmanın geleneğe ait yapılarla batı orijinli modern yapılar arasındaki uyuşmazlıktan kaynaklandığı rahatlıkla anlaşılabilir. Bu bahis, daha sonra tekrar üzerinde durulacak müstakil bir başlık olduğundan, şimdilik sadece bu kadarlık bir temasla iktifa edilecektir.


Türk Yurdu Mayıs 2007
Türk Yurdu Mayıs 2007
Mayıs 2007 - Yıl 96 - Sayı 237

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele