Orta Doğu: Toplumsalın Küresel Boyutta Karmaşıklığını Anlamak

Ekim 2014 - Yıl 103 - Sayı 326

        Sosyolojinin doğrudan konusu toplumsal gerçekliğin bütün boyutlarıdır. Sosyoloji bağımsız bir bilim hâline gelirken dönemin doğa bilimlerinden fazlasıyla etkilenmiştir. Bu yüzden ilk dönemlerde toplumsalın zorunlu (determinist) yasaları olduğu varsayılarak tek yönlü ve tek sebepli açıklamalar çok kullanılmıştır. Zamanla bunun doğru sonuçlar vermediği anlaşıldığı için çok yönlü ve çok sebepli açıklamalara temayül artmıştır. Bu süreçte toplumsalın değişimi hız kazanmış ve yeni evrelere geçildiği varsayılmıştır. Sanayi toplumundan, bilgi çağına ve sonrasında küreselleşme çağına doğru aşamalar zinciri üzerine tarih ve toplum felsefeleri kurulmuştur. Bu felsefeler topluma ve toplumsal değişme süreçlerine bakarak, inceleyerek, bilimsel tespitler yaparak inşa edilmiştir. Bu çabaların hepsi içinde yaşadığımız toplumsalı doğru anlayabilmek ve meydana gelen olayları doğru analiz edebilmek içindir. Bu konuda çok sayıda bilim ve fikir adamı zihin yormakta ve ciltlerce kitap yazmaktadır. Bu çaba saygıya değer ve ciddiye alınması gereken zihinsel bir mücadeledir. Bu mücadele ürünleri olmadan yaşanan gerçekleri anlayabilmek ve yorumlayabilmek mümkün değildir.

         

        Toplumsal dediğimiz gerçek karşımıza devletler, milletler, cemaatler, aşiretler, aileler, gelenekler, kültürler, modern ilişkiler vb. şekillerde çıkmaktadır. Son olarak gündemimizi işgal eden olaylar bölgemizde düğümlenmiş görünmektedir ve bütün projeksiyonlar buraya çevrilmiş durumdadır. Herkes bu coğrafyada neler olup bittiğini anlamaya çalışmakta, çıkar hesabı olanlar olayları nasıl yönlendirebilirimin derdine düşmektedir. Artık toplumsalın ilişkileri küresel boyutta olduğu herkes tarafından kabul görmekte ve kimse sınırları içine saklanarak olan bitenden uzak duramamaktadır. Siz durmak isteseniz bile tarih buna müsaade etmemekte ve size bazı gerçekleri gözünüze sokarcasına hatırlatmaktadır. Tarihte hiçbir şeyin unutulmadığı ortadadır. Çok eski dönemlerden dahi, arkeolojik kazılarda elde edilen bulgular bize haber getirmekte ve günümüzü etkilemektedir. Orta Asya steplerinde bulunan bir halı parçası veya altın işlemeli bir elbise,Türklerin toplumsal gerçekliğine önemli bilgiler katmaktadır. Aynı şekilde iç savaş başlayan Suriye’den göçmek zorunda kalan yüz binlerce insanın içinden Türkçeyi bile unutmuş soydaşlarınızın varlığı sizi durup düşünmeye sevk etmektedir. İsrail’in işgal ettiği Suriye topraklarında Golan Tepeleri’nde Türk köylerinin varlığı bilgisi, eski öğrendiklerinizi gözden geçirme mecburiyeti getirmektedir. Yine ezberlenmiş bir bilgi olarak tekrar edilen, Türkmenlerin Osmanlı emaneti olduğu ifadesinin yetersiz kaldığını ve bölgedeki yerleşimin Anadolu’nun fethinden önce gerçekleştiğini hatırlıyorsunuz veya tarih size hatırlatıyor. Buradaki toplumsalın karmaşıklığının ipuçlarını buluyorsunuz. 

         

        Son zamanlarda gündemimizi işgal eden konu Batılıların isimlendirdiği coğrafya olarak Orta Doğu ve buradaki toplumsal olaylar. Hatta ülke olarak yıllardır uğraşmak zorunda kaldığımız PKK ve Kürt ayaklanmasının bu bölgeyle ne kadar iç içe olduğunu daha yakından görmeye ve hatta bizi çok şaşırtan olayları gözlemeye başladık. Yeterince doğru bilgiye sahip olmazsak buradaki toplumsal gerçekliği anlayabilmemizin zorluğunu gördük. Özellikle medya çağının imkânlarıyla ve manipülasyon amacıyla bize sunulan görüntülerin ne kadar aldatıcı olduğunu fark ettik. Bu bölgedeki insanların ve olayların kendi hâline bırakılmadığını ve dünyada güç dengesinde var olmak isteyen bütün merkezlerin bölgeye kolunu soktuğunu öğrendik. “Çin’in veya Almanya’nın Suriye ile ne alakası olabilir?” sorusunun anlamsızlığını anladık. Bu arada İngiliz’in, Amerikalının, Fransız’ın, Rus’un bölgede cirit atmasının kanıksanmasına ise şaşırmadık. Sömürgecilik döneminin kalıntıları ve yeni sömürgeciliğin temsilcileri global oyunun baş aktörleri olarak yerlerini aldılar. Küreselleşme var mı, yok mu, tartışmalarına nispet kürenin bütün güç adayları Orta Doğu’da söz sahibi olmaya özel çaba gösterdiklerine şahit olduk ve olmaya devam ediyoruz.

         

        Toplumsalın küresel ile ilişkisinin karmaşıklığını zaten biliyoruz ve bu konuda çok açık verilerimiz var. Asıl bizim ilgimizi çeken Orta Doğu coğrafyası üzerinde yaşayan insanların oluşturduğu toplumsalın karmaşıklığı. Bu karmaşıklığı çözebilmenin ve anlayabilmenin yollarını aramamız lazım. Bu arayışta bize yardımcı olacak çok sayıda bilim alanına ihtiyacımız olduğu ortada. Birincisi, tarih olmadan asla olmaz. Bölgenin tarihi, İslam tarihi, Türk tarihi, dinler tarihi gibi özel alanlara mutlaka başvurmak zorundayız. İkincisi, bilim alanı sosyoloji olmalı. Sosyoloji toplumsalın gerçekliğini bilgi hâline getiriyor ve insanların kullanımına sunuyor. “Buradaki insanlar kimdir? Nasıl bir sosyal yapıya sahiptir? Bu insanların ilişkilerini yöneten kurallar ve kültürel unsurlar nelerdir? Bölgede hâkim olan değerler manzumesi var mıdır? Çatışma veya çözülme hangi noktalarda düğümlenmektedir? İnsanları radikalleşmeye iten ve boğaz kesmeye varacak vahşileşmeye götüren etmenler ve süreçler nelerdir? Kim kiminle niçin yakın veya niçin düşmandır?” gibi birçok sorunun cevabı, ancak sağlam bilimsel araştırmalarla bulunabilir. Bölgenin yapısını ve bölgedeki olayları doğru anlayabilmek için bu konuda yapılan çalışmaları takip etmek ve hükümleri sağlam bilgiler üzerine vermek gerekir. Oturduğumuz yerden bize medya aracılığı ile sunulanbilgiler ışığında veya önceden ideolojik tavırlarımız doğrultusunda karar vermemiz, büyük yanlışlara yol açar.

         

        Yanlış değerlendirmeler ve hükümler beraberinde yeni ve daha büyük hatalar getirir. Bölge üzerinde tasarrufta bulunmak isteyen bütün taraflar buna riayet etmek durumundadır. Biz örneği, kendi ülkemizden yola çıkarak verelim. Orta Doğu bölgesi bizim her yönden yakın olduğumuz bir bölgedir ve burada meydana gelen bütün gelişmeler bizi etkiler. Birincisi bölge Osmanlı Devleti zamanında doğrudan bizim egemenliğimizde olan ve çekilmemiz üzerinden bir asır ancak geçmiş bir coğrafyadır. Savaş hatıraları bile tazeliğini korumaktadır. İkincisi bölgeye bizim gelişimiz Osmanlı’dan çok eskilere dayanır ve Orta Asya’dan gelerek ilk yerleştiğimiz vatan topraklarıdır. Bu ifadeyi özellikle kullanıyoruz ki, burada yaşayan Türkmenleri bizim milletimizin parçası olarak görüyorsak zaten bunu kabul etmek durumundayız. Bunu özellikle milliyetçiliği bir dünya görüşü olarak benimsemiş insanlar için belirtmeliyiz. Millet eğer sadece bir devlet sınırları ile tarif edilemezse doğal uzantıları böyle ortaya çıkar. Bu durum tarihi ve sosyolojik bir gerçekliktir ve insanlar bu bilgilere şuur halinde sahip olurlar. Kerkük’ün, Halep’in başka bir devletin sınırları içinde olsa da birer Türk şehri olduğunu bilirler. Buralarda yaşayan Türkmenlerin de kendi kardeşleri olduğunu kabul ederler. Bu kabul ediş gerçekliğin idrakidir. Çünkü batıya göç eden Oğuz Türkleri boy esasına göre teşkilatlanıp coğrafyaya yayılmışlardır. Aynı boydan bazı köyler Suriye topraklarında, bazı köyler Anadolu topraklarında ve bazıları da Rumeli topraklarında karşımıza çıkar. Bu da son yüzyılda sınırlar yeniden çizildiğinde Türk milletinin doğal unsurlarının başka devletler içinde mahzun kaldığını gösterir. Bu gerçeği idrak etmeden yapılan değerlendirmeler ve verilen kararlar telafisi zor hatalara yol açar.

         

        Milliyetçiliğin dışında başka dünya görüşüne sahip çevrelerin yanıldığı yer, toplumsal gerçekliği doğru okuyamamalarındadır. Hümanist ve kozmopolit fikirlere sahip kesimler sözde bütün insanları eşit görürken asıl gerçekliği ihmal etmektedir. İnsanların toplumsal hayatlarında köklü farklıklar vardır ve bazı olaylar bunun sonucu ortaya çıkar. Mesela Suriye’de Esat rejiminin dayandığı sosyolojik taban Nusayri adı verilen Şii Araplardır. Suriye devletinin içinde yer alan Sünni Araplar, Türkmenler ve Kürtler bunlar karşısında bütün gibi düşünülse de aralarında önemli farklılıklar vardır. Bu farklılıklardan ve başka sebeplerden dolayı muhalefet hareketi başarılı olamamıştır. Bölgeyle ilgilenen Batılı güçler, bu bilginin farkındadırlar ve politikalarını bunun üzerine inşa etmektedirler. Bizde ise medyanın ve hükümetin yaklaşımı bu ayırımı ihmal eder boyuttadır. Özellikle hükümetin dış politikada benimsediği “gizli İslamcılık” anlayışı tarihi ve sosyolojik gerçeklerle çelişmekte ve geriye tepmektedir. İslam kardeşliği üzerinden bir müddet Esat ile yakınlaşan Türkiye hükümeti, birden bire kardeş olmadığımızı anladı ve farklılığı mezhep üzerinden açıkladı. Bu durumda mezhepler üstü evrensel İslamcılık yerini mezhep kardeşliği anlayışına bıraktı. Fakat hepsi Sünni görünmesine rağmen birçok farklı gücün niyetleri ve politikaları çözümlenemedi. Yıllarca rejimin baskısından ezilmiş Suriye İslamcıları diyebileceğimiz Suriye Müslüman Kardeşler Örgütü ile Kürtlerin veya Türkmenlerin ortak davaları olmadığı ortaya çıktı. Bunu baştan görebilmek gerekirdi. Batılı güçlerin Esat’ın yıkılmasını istememesinin ötesinde muhalefeti oluşturan kesimlerin bu farklı amaçları bazı tavırları belirleyici oldu. Batılı güçler bir taraftan Kürtlerin bölgede devlet kurmalarını teşvik ederken, bir taraftan da Türkmen varlığının Türkiye için ciddi bir potansiyel taşıdığını gördüler. Hem Suriye’de hem de Irak’ta var olan Türkmen nüfus, Türkiye için büyük bir imkân olarak yorumlandı. Muhalif Arapların etrafında toplanan insanların ise Batı’ya ne kadar kızgın oldukları zamanla anlaşıldı ve sonuçta IŞİD adı verilen bir örgüt ortaya çıktı. Bu sosyolojik bir sonuçtu ve bunu algılamakta epey zorlandılar.

         

        IŞİD örgütünü yargılamadan önce anlamak gerekir. Anlamanın birinci şartı bize gösterilenin ardında nelerin olduğunu görmeye çalışmaktır. Orta Doğu’da olaylar 2001 yılındaki 11 Eylül saldırıları sonrası hızlanmıştır. Sonucu anlayabilmek için bu süreci iyi takip etmek gerekir. 11 Eylül bazı olayları hızlandırmıştır ama başlatmış değildir. Dünyada 1989 yılında Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla iki kutuplu soğuk savaş sona ermiş ve küreselleşme adı verilen bir yeni düzen ortaya çıkmaya başlamıştır. ABD liderliğindeki liberal kapitalist sistemin karşısında artık bir güç ve muhalefet kalmamıştır. Asırlarca devam eden Hristiyan Batı ile Müslüman Türkler arasındaki Haçlı seferleri zaten bizim aleyhimize küllenmiş durumdadır. Müslümanları dikkate alacak bir güç dengesi hayal edilemeyecek durumda olmasına rağmen Huntington “Medeniyetler Çatışması” tezi ile Batı’ya yeni düşman hatırlatmasında bulunmuştu. Bu hatırlatma tabii ki tarihi gerçeklere dayalıdır. Fakat İslam dünyasının bu mücadeleyi yenileyecek ve sürdürecek bir gücü olmadığı açıktır. Buna rağmen Batı dünyası yeni düşman tanımlamasına çabuk alıştı ve gün geçtikçe İslam ve Müslüman karşıtlığı körüklendi. Bu körüklenmenin zirvesi tabii ki 11 Eylül saldırıları oldu. Bu saldırılar yeni bir savaşın ilanı gibiydi. Saldırıyı düzenleyen sözde Müslüman teröristlerin ikinci atımlık barutları ve sahip çıkacak bir devletleri yoktu. Dolayısıyla dünyanın en güçlü ordusuna sahip ABD hemen savaşa girişti. Hedef belliydi ve ABD için stratejik öneme sahip merkezler ne pahasına olursa olsun ele geçirilmeliydi. Taliban ve El Kaide bahane edilerek Afganistan’a girildi. Saddam bahane edilerek Irak işgal edildi. Yüz binlerce insan öldü, yüz binlercesi yerlerinden yurtlarından sürüldü ve tecavüz edildi. Herhangi bir Müslüman, Batı ülkelerine girerken terörist muamelesi gördü. Batı ülkelerinde yaşamakta olan Müslümanlar da bu muameleden nasiplerini aldılar. İslamofobi bu dönemde zirve yaptı ve demokrasi dışı baskılar için bahane oldu. Bu muamelenin insanlarda derin travmalar yaratması kaçınılmazdı.

         

        Suriye, IŞİD’e giden yolun son durağı oldu. Arap baharı adı verilen devrimlerin de son durağı olan Suriye, bir turnusol işlevi gördü. Batı’nın samimiyetsizliği, Orta Doğu’daki grupların asıl amaçları, İslam ülkelerinin gizli hesapları, dünya gücü olmak isteyen merkezlerin fırsatçılığı ortaya çıktı. Hiç kimse süreçten memnun kalmadı ve tatmin olmadı. Sonuçta yılların biriktirdiği travmalar, öfkeler, hırslar, kızgınlıklar IŞİD adı altında toplandı. Böylece normal olmayan bir doğum sonucunda ortaya çirkin, vahşi, saldırgan bir ucube çıktı. Kurgusal sinema filmlerini aratmayan bir yaratık gibi ortada dolaşan bir örgüt var artık dünyamızda. İçinde öfkesi birikmiş her kesimden ve milliyetten insanın yer aldığı, tarihi ve kültürel gerçeklerle ilgisi olmayan küresel bir örgüt var karşımızda. Kimisi örgütün Sünnilere dayandığını, kimisi selefi olduğunu, kimisi Siyonist oyunu olduğunu söylese de bu örgüt için söylenebilecek en doğru ifade “sosyal patolojik bir vakıa” olduğudur. İçinde bulunan insanların kökenlerine ve tavırlarına baktığımız zaman bunu net bir şekilde anlayabiliriz. Genetiği bozulmuş bir ürünün kanser yapması gibi, kültürel genetiği bozulan toplumsalın yansıması da arızalı olmaktadır. Sosyolojik açıdan ortada sorunlu bir durum vardır ve her yönüyle değerlendirilmelidir.

         

        Orta Doğu’nun kendi hâline bırakılmayacağı açıktır. Bu bölge tarihin bilinen dönemlerinden beri sorunlu bir alandır. Bu alanda zaman zaman sosyal patolojik vakıalar yaşanmıştır. Adaletli ve güçlü yönetimler altında insanlık mirasına önemli kültür ve bilgi katkısı yapmış bir medeniyet merkezi olarak da karşımıza çıkmaktadır. Hazreti İbrahim’den beri, İlahi dinlerin ilk yayılma alanı olarak da bilinen bölge, üzerinde yaşayan insanları her yönden etkilemektedir. Bugün yaşananlar dünden ve dünyanın diğer bölgelerinden bağımsız değildir. Haçlı seferlerinde ve sömürgecilik döneminde olduğu gibi yabancı güçlerin ayaklarının bölgeden çekilmediği görülmektedir. Küreselleşme döneminde de Batılı güçlerin ayakları buradadır. Dolayısıyla bölgede yaşananlar her yönüyle küreyi doğrudan ilgilendirmekte ve meydana gelen olaylar küresel olarak algılanmaktadır. Bu özellik,buradaki toplumsal gerçekliğin karmaşıklığını ve çok boyutluluğunu artırmaktadır.  Bize düşen bu çok boyutlu karmaşık yapıyı doğru tahlil etmektir. Bunu yaparken birinci derecede yardımcımız, bilimsel çalışmalar ve bilgilerdir. Konu sadece bölgesel boyutta değil, tarihin derinliklerinden bugüne uzanan zaman diliminde ve küresel düzlemde ele alınmalıdır. Buradaki toplumsal gerçeklik belki de dünyanın küresel boyuttaki en karmaşık örneklerinden birini oluşturur. Benzeri örnekler olarak yakın çevremizde yer alan ve bizi doğrudan etkileyen Balkanlar ve Kafkaslar düşünülmelidir. Bu üç örnek ise doğrudan bizim toplumsal varlığımızla ilişkilidir. 


Türk Yurdu Ekim 2014
Türk Yurdu Ekim 2014
Ekim 2014 - Yıl 103 - Sayı 326

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele