19. YÜZYILDA BEKTAŞÎLİK

Mart 2007 - Yıl 96 - Sayı 235

         

         

        Alevî-Bektaşî geleneği, ülkemizde-özellikle de son yıllarda- pek çok araştırmaya konu olmuştur. Bu çalışmalar, “Alevî-Bektaşî geleneği”ni hangi isim altında ve hangi çerçeve dahilinde incelerse incelesin, yolları dâima Hacı Bektaş Velî ve Bektaşî geleneğine çıkmaktadır. Ülkemizde, kendisini Alevî olarak adlandıran, Tahtacı, Ocakzâde (Dede Garkın Ocağı, Abdal Musa Ocağı, Pir Sultan Ocağı, Sarı Saltık Ocağı vs.) ve Çepnilerin kurdukları derneklerin çoğunun tabelasında Hacı Bektaş Velî veya Bektaşî geleneğinden bir “ulu”nun adı geçmektedir. Cumhuriyet Dönemi Alevîliğini Hacı Bektaş Velî merkezli olarak nitelendirmek mümkündür, hatta bir zorunluluktur.

        Alevî-Bektaşî geleneği, bu isimle tarihimizin Türkiye Cumhuriyeti bölümünde ortaya çıkmış bir kavramdır. Hatta, Alevî-Bektaşî geleneğini bir oluşum olarak nitelendirmek de pekalâ mümkündür. Osmanlı Devleti sürecinde Alevî kavramı, günümüz anlamından daha farklı bir anlamla karşımıza çıkmaktadır. Özellikle kitabımıza konu olan 19. yüzyıl çerçevesinde bu kavram bir taraftan Hz. Ali’nin soyundan gelen kişileri yani “seyyid” ve “şerîf”leri kapsamakta, diğer taraftan silsileleri Hz. Ali ve imamlar kanalıyla Hz. Muhammed’e çıkan tarikatları ifade etmektedir. Bu bağlamda Bektaşîliğin yanı sıra, Celvetîlik, Cerrahîlik, Halvetîlik, Uşşâkîlik, Rifâîlik ve Kâdirîlik de Alevîdir. Cumhuriyet döneminde Bektaşîlik kendisini, bir zamanlar aynı kulvarda bulunduğu bu Alevî tarikatlerden farklı biçimde ifade etmeye başlamıştır. Bunda, Tahtacılar, Ocakzâdeler (Dede Garkın Ocağı, Abdal Musa Ocağı, Pir Sultan Ocağı, Sarı Saltık Ocağı vs.) gibi gurupların kendilerini Bektaşî olarak nitelendirmelerinin, dolayısıyla ortak bir zemin oluşturmaya çalışmalarının yanı sıra, Alevî tarikatlerin, Osmanlı Devleti tarafından korkunç ithamlarla 1826’da kapatılan Bektaşîlik’ten uzaklaşmalarının da rolü bulunmaktadır.

        Alevî-Bektaşî geleneğini anlayabilmek için öncelikle, 19. yüzyılda Hz. Ali merkezli Alevî tarikatler çerçevesinde yer alan Bektaşîliğin incelenmesi şarttır. Bu inceleme tabiî ki Hacı Bektaş Velî’nin takipçilerinin incelenmesiyle mümkündür. Bu çalışma, Hacı Bektaş Velî’nin takipçilerini yanî Bektaşîleri “bir yüzyıl”la sınırlı olarak incelemektedir. Bu yüzyıl, tarikatin II. Mahmud tarafından kapatıldığı 19. yüzyıldır. Ancak çalışma 19. yüzyıla zemin teşkil eden 18. yüzyılın son çeyreğiyle, 20. yüzyılın ilk çeyreğine kadar da uzanmaktadır. Fakat asıl incelenecek alan 1826 yılında Bektaşîliğin kapatılışındaki durumudur.

        Kitap boyunca 19. yüzyıldaki Bektaşî topluluğunun çeşitli açılardan fotoğrafı çekilmekte ve bu fotoğraf üzerinde bir anlama faaliyeti yürütülmektedir. Din Sosyolojisi, toplulukların dinî-kültürel dinamiklerini incelerken “dolaysız gözlem” ve “dolaylı gözlem” olarak nitelendirilen iki yöntem kullanmaktadır. Dolaysız gözlem, araştırmacının yaşamakta olduğu zaman dilimindeki grupları inceleyebileceği bir usuldür. Çünkü araştırmacı, “anket”, “mülakat” gibi tekniklerle saha çalışması çerçevesinde konusu olan topluluğu inceler. Bu çalışmada yapılan ise bir “dolaylı gözlem” çalışmasıdır. Araştırmanın alanı, bugün artık hayatta olmayan Bektaşîlerle, pek çoğu mevcudiyetini sürdürmeyen mekânlardan oluşmaktadır. Dolayısıyla da araştırmacının inceleme alanı metrûk/ terk edilmiş ve harap Bektaşî tekkeleri, mezarlıklar ile Osmanlı Arşivi ve kütüphanelerdeki el yazması eserler olmuştur.

        Araştırmacı bu çalışmaya, Osmanlı Arşivi’ndeki bu dönemle ilişkili belgeleri incelemekle başlamıştır. Her ne kadar bir kısmı tasnif edilmişse de Osmanlı Arşivi’nde bir konuyu araştırmak samanlıkta iğne aramaktan farksızdır. “Hatt-ı Hümayunlar” ve “Evkaf Defterleri” genellikle bir araya getirilmiş durumdadır. Çalışma da bunlarla başlamıştır.

        Araştırmanın ikinci ayağını çeşitli kütüphanelerdeki el yazmaları oluşturmaktadır. Bu iş, tıpkı Osmanlı Arşivi benzeri, çileli bir çalışma dönemi olmuştur.

        Bir takım tesadüfler sonucunda bulunan Bektaşî erkân, gülbenk, tercüman ve dualarını aktaran 19. yüzyıla ait defterler, çalışmanın seyrine büyük katkı sağlamıştır.

        Bu çalışma sürecinde büyük ölçüde 18. ve 19. yüzyıl belgelerine, yani orijinal belgelere dayanılmıştır. Diğer kaynaklar, özellikle de konuyla ilgili olarak yapılmış çalışmalar çoğunlukla dipnot ve açıklamalarda kullanılmıştır. Araştırmacının Bektaşîliği anlamak ve açıklamak için kullandığı her belge ve kitap 19. yüzyılda yaşamış Bektaşîlere ve onlarla ilişki içinde olanlara aittir.

        Bu çalışmada anlama faaliyeti bir dinî grubun, dolayısıyla da -bir yönüyle- sosyal grubu etkileyen dinin/inancın anlaşılması olarak ortaya çıkmaktadır. Din, kutsal, bütüncül veya aşkın kabul edilebilecek bir realite (evren/varlık) anlayışı inşa ederek nihâî anlamda gâye ve anlam sunan kültürel sistem olarak anlaşılmaktadır. Dinin işlevsel niteliği, ortaya konulan ruh halinden ziyade, her şeyi kuşatan realite oluşudur. İnsanlar içinde yaşadıkları realiteleri semboller kullanarak inşa etmektedirler. Semboller ise eşyalar, davranışlar, sözler ve anlam ifade eden olaylardan oluşur. Semboller yaratılır, nesneleştirilir ve sosyal ilişkiler vasıtasıyla içselleştirilir. Bundan dolayı din, bir sembol sistemi olarak, kaçınılmaz biçimde sosyal süreçlerden temel alır. Bu din görüşünün dayandığı diğer önerme de insanların anlamlı (yani düzenli, anlaşılabilir) bir realiteye (evrene) ihtiyaçları olduğudur.

        Çalışma, anlama metodolojisi çerçevesinde dört bölümde ele alınmaktadır. Birinci bölümde Bektaşîlikte sosyal yapı ve bu yapının durumunu ortaya koyan olaylar ele alınmaktadır. İkinci ve üçüncü bölüm birbiriyle bağlantılıdır. İkinci bölümde dinî-kültürel yapının hazırlanış dönemine temas edilmekte, üçüncü bölümde ise inanç eğitimi, âyin ve ritüeller bakımından ele alınmaktadır. Dinî-kültürel yapının hazırlanış döneminden 18. yüzyıl kastedilmektedir. Çünkü, bu yüzyılda 19. yüzyıl Bektaşîliğinin temel karakteristiği olan Muhyiddin İbn Arabî çizgisinde bir vahdet-i vücud anlayışı geliştirilmiştir. Dördüncü bölüm ise sonuç kısmına bir giriş mahiyetindedir. Burada Bektaşîliğin öz eleştirisi denebilecek bir değerlendirme ele alınmakta ve bu da adeta sonuca zemin hazırlamaktadır.

        Bir başka ifâdeyle birinci bölümde Bektaşîlik, 19. yüzyıl içerisinde tarihî sürecinde bir anlama faaliyetine tâbi tutulmaktadır. İkinci bölümde bizzat kendi mürşid ve müntesiplerinin/bağlılarının eserlerinden yola çıkılarak bir anlama faaliyetine tâbi tutulmaktadır. Üçüncü bölümde de 19. yüzyıldaki âyinleri, ritüelleri ve inanç eğitimi bakımından bir anlama faaliyetine tâbi tutulmaktadır. Ek olarak adlandırılan, kitabın dışında olmakla birlikte içinde de sayılabilecek olan bölümde ise Bektaşîliği yorumlayan bir Bektaşî’nin görüşleri eleştirel yaklaşımla anlama faaliyetine tâbi tutulmaktadır.

         


Türk Yurdu Mart 2007
Türk Yurdu Mart 2007
Mart 2007 - Yıl 96 - Sayı 235

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele