KENDİSİ İÇİN YAŞAMAYAN GALİP ERDEM AĞABEY’İM

Mart 2007 - Yıl 96 - Sayı 235

                                                                                                                                                                                    Cüssesiyle mütenasip olmayan bir insandı o…“Görünüşe aldanmayın” lâfı, sanki O’nun için söylenmişti.

 

Seni ne çok arıyorum; bilemezsin. Oturup konuşmak, dertleşmek istiyorum seninle. Herkesin paylaşılamayan Galip abisiydin; ama önce benim ağabeyimdin; ben de senin Aysel ablan... Evlenmeden önce tanımıştım seni… Sonra, nikâh şahidimiz olmuştun… Ve bizim, ilk yatılı misafirimizdin. Seninle beraber olmaktan çok mutluyduk. Sabahlara kadar okur; kalkmaya gelince az problem çıkarmazdın. Uyandırmakta bizi çok uğraştırırdın. Kucağına atar, giderdik ilk çocuğumuz Çolpan’ı daha 3 aylık bebekken; görevini bizden iyi başarırdın. Keşke sağ olsaydın da yine böyle olsaydı.

Sık sık “Çaysadım” der; çay getirdiğimde ayağa kalkıp  “Çaya hürmetim sonsuzdur” derdin. Bizi de kendin gibi: “Çaykolik” yaptın.

Mümkün olsaydı da, sendeki deryadan nasibimizi tam alabilseydik… Gerçekten bir derya idin sen… Sağlam bir nesil yetiştirdin. Seni dinlemeyi, senden çok şeyler kapmayı keşke tam becerebilseydik. Ektiğin tohumlar bir bir yeşerdi ve yeşermeye devam ediyor…  Yokluğunu içimizden atamadık.

Değerini tam bilebildik mi? Ulu Tanrı, milletimize bağışlasaydı da çok sevdiğin ülkenin şu durumunda faydalı olabilseydin. Düşüncelerine, keskin zekâna ve cesaretine ne çok ihtiyacımız var. Şu senin yazmış olduğun “Türk Milliyetçiliği’ne Yapılan Suçlamalar”ın 2.Kitabı olan “Irkçılık Suçlaması”nı bile okumamış “Türkiyeli” yöneticilerimiz, milliyetçileri yine “Irkçılık”la suçluyorlar. Sen olsaydın 12 Eylül yöneticilerine yazdığın mektupta olduğu gibi “Ben de onlardanım; hatta fikir babalarıyım; beni de alın içeri ” derdin.

Galip ağabeyciğim, gittiğinden beri çok şey farklılaştı... İnsanlar mı değişti, zaman mı öyle gerektirdi bilemiyorum. O eski dostluklar kalmadı. Birbirimize daha çok kenetlenmemiz gerekirken tamamen uzaklaştık. Eski dostları ya düğün yahut ölümlerde görebiliyoruz. Eski günlerdeki dostluğumuz ne kadar güzelmiş meğer...

Dolu dolu yaşadığımız o günlere, keşke dönebilseydik. O günleri yâd ediyor; seni unutamıyoruz. Hatıraların daima bizimle…

 

        AĞABEYİMİZLE PAYLAŞTIĞIMIZ YUVA

Temmuz 1964’de evlendikten sonra Ankara Yenimahalle’de kayınvalidemlerle birlikte oturduğumuz evden; Çolpan’ın doğumuna üç ay kala, ayrılmak zorunda kaldık. Dışkapı Uzunyol’da; Ada Ekmek Fırını yanındaki eşimin tuz fabrikasının bitişiğindeki eve taşındık. Bu küçük daire, at arabası ahırının üst katında toplam: 25 m2’lik büyüklükteydi. Girişte bir sofa, karyola sığabilecek bir oda ve merdiven altı boşluğundan yararlanılarak yapılan 3 m2’lik mutfak ile hızla kalktığınızda başınızı çarpabileceğiniz tuvaletten ibaretti. Gençlik işte, bir de insan sevince... Demek ki “Samanlık seyran olurmuş” sözü ne kadar doğru bir sözmüş. İnanın ben bunu yaşadım. Rahmetli anacığımın gayretleriyle o ev bana, saray gibi gelmişti. Koca koca lağım fareleriyle birlikte, bir süre yaşadık o evde....

Galip Ağabey o yıllarda Samanpazarı’ndaki Sema Oteli’nde kalıyordu. Eşim bir gün otelden o’nu aradığında otel görevlisi oda telefonunun cevap vermediğini belirtmesine rağmen ısrarla çaldırılması üzerine, derinden gelen bir ses ile aralarında şu konuşma geçmiş:

        —Nasılsın Ağabey? —Hastayım…

        —Neyin var?- Bilmiyorum…

        —Akşam yemek yedin mi? -Hayır…

        —Dün Öğleyin?  —Hayır…

Geriye doğru öğünleri sorgulayıp, hepsine menfi cevap alması üzerine: “Giyin geliyorum”; diyerek o’nu, yemesini çok sevdiği Uludağ Kebapçısının Denizciler Caddesi’ndeki yerine götürmüş. Birkaç porsiyonu yedikten sonra bizim hastanın gözü, fal taşı gibi açılmış. Neşesi yerine gelmiş. Bu durum üzerine: Galip Ağabey’in itirazına aldırmadan, otelin hesabını kapatıp; valizi ile bizim eve geldiler. Evin giriş holüne, gündüzleri üzerine oturulan divan, geceleri yatak olan tek kişilik bir karyola koyduk. Yemeğine aldırmayan Galip Ağabey en azından gözümüzün önünde idi ve hep beraberdik. Zamanında yemek yiyip; normal bir ev hayatına uymaya çalışınca sağlığı biraz düzeldi... İnanın, her şeye rağmen o evde, çok güzel günler yaşadık.

1965’de, 3 Mayıs Türkçüler Günü’nü Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi salonunda kutladığımızın gece sabaha karşı doğuma giderken o kadar uykuyu seven ve deliksiz uyuyan Galip Ağabey uyandı. Beni, “Allah yardımcın olsun Aysel Abla” diyerek uğurladı. Çok hassas bir insandı. Sezgi kabiliyeti çok yüksek olduğundan; bazı şeyleri sezerdi.

Doğumdan sonra 3 Odalı, tek katlı bir eve taşındık. O yıllarda Kıbrıs’ da Rumlar yine Türklere baskı yapıyordu. Bu sebeple de Kız Teknik Öğretmen Okulu’nda yatılı okuyan ancak yaz tatilinde Kıbrıs’a gidemeyen Suna Ali ve Yücel isimli Üniversiteliler Kültür Kulübü üyesi olan kız arkadaşlarımızı da yatılı misafirler arasına almak durumunda kaldık. Arkadaşlarımız içerisinde bizden başka evli olan yoktu. Yeni Ankara evimizde odalardan birisi bize, birisi kızlara, diğeri de Galip Ağabey’e aitti. Kızlar yere serilen çift kişilik yatakta yatarlardı. Bana yardımcı olmaya çalışırlardı. Onlar da aileden birileri oldu; kardeş gibiydik. Ağabeyimin de Efsane adını koyduğu (ki nüfus kaydında da vardır.) küçücük Çolpan, el bebek gül bebek, ellerde dolaşıyordu. Ne güzel günlermiş meğer o günler. Eşyalarımız derme çatma idi. “Hayırlı olsun” a gelen arkadaşlardan, mevcut olan tek koltuğa oturan, içerisine gömülürdü.

Bir gün eşim: “Yemeğe misafirlerimiz var”; dedi. “Gelsinler,” dedim, ama telaşlandım. Doğru dürüst bir yemek takımımız bile yoktu. Açılır kapanır küçük bir masa vardı. Eldeki imkânlarla hazırlığımı yaptım. Hiç unutamam; biftek yapmıştım ama çatalın yanında verecek bıçağım yoktu. Sıra ete gelince Erdoğan Cemil Okçu, bıçak istedi. Ne yapacağımı şaşırdım. İbrahim’i mutfağa çağırdım. Ekmek bıçağı yok mu dedi. Götürüp, özür dileyerek verdim. Galip Ağabey benim çok sıkıldığımı anlayıp, “Hiç üzülme Aysel abla. Biz tenceresinde pişirir; kapağında yeriz” demişti. Ertesi günü, misafirlerimizden Halil Özyıldız herhalde halimize acıdı ki bize yemek, çatal, bıçak takımı alıp; hediye getirdi. Gerçekten o günler çabucak geçiverdi. Sağlıklı olduktan sonra her şey yavaş yavaş yerine oturuyordu. (Bunları belki de tüketim toplumu histerisine kapıldığı için evlenemeyip, evde kalanlar için söylüyorum)

Yazılarından dolayı sık sık işinden kovulan Galip Ağabey o tarihlerde: Ankara’da günlük olarak yayınlanan Zafer Gazetesi’nde başyazar olarak çalışıyordu. Her zaman olduğu gibi ilk yazısında “Belki inandıklarımın hepsini yazamayacağım ama, inanmadığım hiçbir şeyi de yazmayacağım” diyordu. Dışkapı’dan (Yıldırım Beyazıt Meydanı) işine yürüyerek, rahatça gidip gelebiliyordu.

Yediği yemekler belliydi. Sebze yemekleriyle arası fazla iyi değildi. Erzurum mutfağının et ağırlıklı besin sistemine alışık olduğundan, sebzeli yemeklere iltifat etmezdi. Erzurum’da ancak fakirlerin zeytinyağı kullandığını söyler; onlara iltifat etmezdi. “Ağabey, şu kabak yemeğinden biraz tat”; dediğimizde: “Yemem”, cevabını alır; ardından da: “Ama bak, kabağa ‘Cennet taamı’ denmiş”; diye karşı hücuma geçtiğimizde de:Siz yanlış yorumluyorsunuz. Bu sözü, kabak ancak, cennette tahammül edilebilir bir yiyecek demektir; diye yorumlamak gerekir.Cevabını yapıştırırdı. Balığı çok severdi. Bir defasında benim çok sevdiğim lüfer balığının bir numara olduğunu tasdik ettirmeye kalkınca: “Hayır, balıklar içerisinde kalkan birinci, deniz levreği ikinci, barbun üçüncü sırada gelir. Lüfer ancak, dördüncü olabilir”; demişti. Bütün kebap çeşitlerini ve kuru fasulyeyi sever; bunları bulamazsa, tereyağlı yumurtaya razı olurdu. İçkisi kola idi. Adeta onsuz yapamazdı. Sevmediği meyve, sebze ve yemeklere, kendine göre bir ad koyardı. Meselâ elmanın adı: O tarihlerde Rus Devlet Başkanı olan “Podgorni” idi. Herhangi bir eve aniden gittiğinde, telaşlanan ev sahibine: “Bana ton balığı konservesi getirin”, der; onu bayıla bayıla yerdi. O’nu memnun etmek o kadar kolaydı ki…

Eşimle birlikte otomobille Almanya’ya gitmişlerdi. Yurt dışına çıkanlara az bir miktarda döviz verildiğinden, yanlarına bol miktarda pişmiş konserve, Galip Ağabey sevdiği için de Ton balığından daha çok almışlardı... İçi dışı ton balığı olduğundan; döndükten sonra bir daha ağzına koymamıştı.

Sonraki yıllarda evlenen arkadaşlarımız çoğalınca, bizim pabucumuz dama atılmaya başladı. Ağabeyimiz, âdeta paylaşılamıyordu. Baktı olacak gibi değil, haftanın belirli günlerini sevdiklerine ayırmaya başladı. O’nu görebilmek için neredeyse biz de oralara gider olduk. Cuma günleri, Türkan Hacaloğlu’nun yaptığı nefis hamsili pilavı yemeğe giderdi. Tabii bundan, biz de nasibimizi alırdık. O gündür, bu gündür Türkan elimizden kurtulamadı. O’nu yâd ederek fırsat buldukça hamsili pilavını afiyetle yiyoruz.

Çevresinin bu candan yakınlığına rağmen, yine de yalnızdı. Evlenmesi için yakın arkadaş çevresi baskı yapıyordu. 1965–66 Yıllarında biz de eşimin yedek subaylığı münasebetiyle İstanbul’daydık. İkinci kızım Elif’e hamileydim. Doğum için Ankara’ya, annemin yanına geldim. İbrahim de fırsat buldukça geliyordu.

Bir defasında Galip Ağabey’le Ulus Şehir çarşısında sabahın erken saatinde Akman Pastanesi’nde buluşmuşlar. Yine evlilik konusu açılmış. Galip Ağabey, İstanbul’daki eski dostu bir ailenin yazdığı mektup eşliğinde, komşuları bir öğretmen hanımın resmini gönderdiğini; kendisinin de “Allah öğretmen hanıma hayırlı kısmetler versin” cevabını verdiğini, söylemiş. İbrahim resme bakınca: “Güzel kız, hem öğretmen de, sen bu işi yeniden düşün”; diyerek ısrar etmiş. Biz İstanbul’a dönünce bu meselenin üzerinde ciddi ciddi durmaya başladık. Israrlarımıza dayanamayan Galip Ağabey, nihayet İstanbul’a geldi. Beraberce kızı görmeye gittik. Oturup konuşsunlar, anlaşsınlar diye aracı olan dostlarıyla birlikte İncirlideki Ömür lokantasına gittik. Onlar, ayrı bir masaya oturup konuştular. Biraz gecikmişiz. Arabamız yoktu. K. Çekmece ile Kanarya arasındaki treni de kaçırmışız; bir sonrakini bekledik. Kızın babası bu tanışma yemeğine, biraz istemeden müsaade etmişti. Tren’den inince istasyonda O’nun gözleri dışarı fırlamış bir haldeyken, kızgın hareketleriyle karşılaştık. İbrahim’in kolundan sertçe tutarak, âdeta raylar üzerine iteklercesine, nerede kaldığımızın hesabını sordu. Şoke olduk. Komşuları olan Galip Ağabey’in dostları ve bizler, çok şaşırdık. İbrahim, kızın babasını yatıştırmakta epeyce güçlük çekti. 

Yatıştırma sırası, “Bu iş burada biter” deyip de başka bir şey demeyen Galip Ağabey’e gelmişti. Eve dönünceye kadar İbrahim ne diller döktü. Bütün gece o’na ne nutuklar atmış. Kızın herhangi bir kabahatinin olmadığını, babasının yapmış olduğu münasebetsizlikten kızı sorumlu tutamayacağımızı, söyleyip daha da ileri giderek, hiçbir günahı olmayan rahmetli babacığımın kendisine neler neler yaptığını yine de benimle evlendiği, yalanlarını söylemiş. Karı koca arasına, kimsenin giremediğini anlatmış. Velhasıl sabaha kadar elinden geldiğince O’nu ikna etmeye çalışmış.

Bütün bu ısrarlar müspet sonuç vermiş ve yüzüklerini tarihi Türk Ocağı binasının ikinci katında, Ferruh Bozbeyli ile rahmetli, Halide Nusret Zorlutuna takmıştı. Bu merasimde garip bir durum da olmuştu. Ağabeyimiz bayramlarda ilk önce elini öpene yirmi beş kuruş verirdi. Bu merasimde, ilk el öpene, 50 kuruş vereceğini söyleyince, bu uğurlu parayı kapabilmek için, yüzüklerin takılmasının ardından, bütün gençler masaya hücum etti. Çok kibar olan ve konudan da haberi olmayan Bozbeyli, üzerine doğru yürüyen bu kalabalıktan şaşkına dönmüştü.

Evlenmesine çok sevinmiştik. G. Osman Paşa, Hafta Sokağı’nda bahçe katında şirin bir evleri olmuştu. Biz de İstanbul’dan Ankara’ya dönmüştük. Kavaklıdere’de Dündar Taşer’lerin bulunduğu sokakta oturuyorduk. Evlerimiz yakındı birbirine. Sık sık görüşüyorduk. Eşi Meral’in hamile olduğu haberi, hepimizi çok mutlu etmişti. Galip Ağabey’imizin bir çocuğu olacaktı. Bütün camia, sevinç içindeydi. Nihayet beklediğimiz an geldi ve bir kızı dünyaya geldi. Ona, çok sevdiği ve sonraları da isim babalığını yaptığı birçok arkadaşının kızına koyduğu “Bilge” adını verdi. Yeni bir hayat başlamıştı onlar için. Keşke hep böyle devam edebilseydi.

Bir süre sonra Galip Ağabey’in hayatında fazla bir değişikliğin olmadığı görüldü. Akşamları eve geç saatlerde gitmeye başladı. Sevdiği yemekleri pişiren arkadaşlarının evinde yemek yedikten sonra “Vatan kurtarma” sohbetlerine daldı. Eşi de bu yaşamı, fazla devam ettiremedi.  Galip Ağabey de kolay bir insan değildi. Onun şahsî hayatı yoktu. O kendisini, milletine ve onun davasına adamıştı. Hayatı kendisi için değildi. Keşke, eşinin fikrî yönü olabilseydi ve bizlerin anlayabildiği kadar onu anlayabilseydi de bu evlilik, devam edebilseydi. (Osman Oktay’ın, onun hayatını çok iyi romanlaştıran kitabına verdiği: “Kendini Unutan Adam” ismi, gerçekten çok güzel bir buluş.)

Eşi, onun muhalefetine rağmen, ailesinin ısrarıyla tekrar mesleğine döndü. Çubuk İlçesi’nin bir köyünde öğretmenliğe başladı. Bu husus da gevşeyen bağları, epeyce sarstı. Galip Ağabey yine yalnız kalmıştı. Hafta sonları beraberce köye gidiyorduk. Bu biraz devam etti. Kopukluklar ardı ardına geldi; sonunda, maalesef bitti bu evlilik. Evlenmesi için uğraşanlar; barıştırabilme mücadelesi verdiler. Eşim, Emine Işınsu ve ben, Meral’in ailesi ile yaşadığı; İstanbul, Kanarya’daki evlerine gittik. Ablası tarafından kovulduğumuz halde, Meral’le konuşmadan gitmemekte ısrar ettik. Tekrar birleşmeleri için ikna çabalarımız boşa gitti. Onu, eve maaş takviyesi getiren birisi olarak değerlendirdiklerini tahmin ettiğim ailesinin, etkisinden kurtulamadı. Tekrar beraberliklerini sağlayamadık.

Galip Ağabey eşime “Bu işin müsebbibi sensin” diyerek tarizde bulunurdu. O da “Her şeye rağmen çok sevdiğin ve seni hayata bağlayan Bilge var; yaptığıma pişman değilim” derdi. Gerçekten de 12 Eylül 1980 öncesinde sukutuhayale sevk eden davranışlar mücadeleden asla vazgeçmeyen mizacını yıpratmış; onu yılgınlığa düşürmüş ve âdeta hayata küstürmüştü. 12 Eylül ile birlikte mağdur olan ülkücü gençlere ve onların eş ve çocuklarına “Mektup” taşımanın heyecanı ile canlanıp tekrar hayata bağlanmıştı. Mamak macerasının sona ermesi ve tamamına yakınının hürriyetlerine kavuşmasına çok sevinmiş ancak kısa bir dönem sonra kadirbilmezlikler onu tekrar bedbinliğe itmişti. Özellikle son dönemlerinde onu hayata bağlayan en önemli bağ, Bilge olmuştu.

Bilge büyüyünce tatillerde babasını ziyarete gelip, yanında kalırdı. Şimdi düşünüyorum iyi ki evlenmiş;  hiç değilse ondan yadigâr biri kaldı bize... Şimdi Ankara’da; evlendi, bir çocuğu var. İnşallah onu da dedesini aratmayacak şekilde yetiştirirler. Her ne kadar görüşemesek de haberlerini alıyoruz.

Yerin doldurulamaz Galip Ağabey! Bizim neslimizdeki emeğini unutamam. Geride bıraktıkların senin yolunda öldüğün bayrağı göndere çekebilirler inşallah! Tanrı’nın rahmeti üzerine olsun! Yerinde rahat uyu! Bize olan haklarını helal et! Varsa haklarımız da sana helal olsun!

         


Türk Yurdu Mart 2007
Türk Yurdu Mart 2007
Mart 2007 - Yıl 96 - Sayı 235

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele