Zaman Yolcuları Damgalar, Bengü Bitigler, Bengü Yazıtları

Ekim 2014 - Yıl 103 - Sayı 326

         

         

        Zaman Yolcuları Kitaplar, İnsanlar ve Toplumlar

         

        İnsanlar on bin milyon yıl geçip gittiler, gelenler ve gidecekler aynı yolu sürdürmekte. Arkada kalan ve konuşulanlar ve zamanda yürüyüşlerine devam edenler, gelecektekilere miras bırakılan güzel eserlerdir. İnsanın yeryüzünde bilinirliğini ebedî kılan eserler, aidiyetini taşıdığı topluma ve insanlığa ışık tutan, yol gösteren, hayata muhtevaları ile zenginlik katan abidevi kitaplardır,bitiglerdir,yazıtlardır.Tanrı Buyruğu, insanı karanlıktan aydınlığa çıkaran olağanüstü bilgi ambarı.Yalavaçların hikâyeleri,Yalavaçların sözleri, ilk buluşlar ve adlamalar bilgisi,açıklamalar,olağanüstü anlatılar ve öğüt vericilerimiz.Ulu atalarımızın bize miras bıraktığı ölümsüz geçmiş anlatıcısı ve gelecek yol göstericisi damgalar,bengü yazıtlar,bitiğler,kitaplar. Her birinin işlevi ayrı ayrıdır. Ama hepsi, ait oldukları toplumun geçmişinden geleceğe hazineler taşır; kimi az, kimi çok, fakat aynı denize akan çaylar,dereler, ırmaklar gibidirler. İyiliklerinden başka kimseye kötülükleri yoktur.

         

        Hiçbir eserde sözü edenin hiç birinde beşerî zaaflar yoktur; haram yemezler, çalmazlar, halkı soymazlar, yetim hakkı yemezler, gaddarlık,tiranlık etmeyi düşünmezler. Toprak doyurasıca çalıp çırpma, yetim hakkı yiyip Karun gibi zengin olma ihtirasları yoktur; omuzlarında yükseldikleri toplumları tarumar etmek için haince tezgâhlar kurup vatanlarını paramparça ettirmeyi düşünmezler. Sahipleri onları, toplumlarının hayrına ya indirtmiş ya söyletmiş ya da uluları kaleme alıp yazmıştır; onlar da bu işlevi, zamanda yürüyerek yerine getirirler.Onları yazanlar, yazıp arkaya miras bırakanlar,Yaratıcı’nın buyruğuna sadıktırlar;camide başka, kilisede başka, havrada başka söz etmezler; kapının önünde başka, arkasında başka söz edip fırıldak çevirmezler. Yaratıcı’ya bağlıdırlar ve karşılıksız toplumlarına hizmeti sürdürürler, toplumun sırtından vurgun vurup yaban ele taşıyıp saklamazlar. Başlangıçtan bu yana kitaplar böyledir, sahipleri de.

         

        Toplumu, yürütme deneyimli bir zatın ifade ettiği gibi, önce en tepedekiler soymaya başlarmış,oradan yanındakilere ve altındakilere sirayet edermiş ve oradan da topluma yayılırmış; oğullar hırsızlığı babadan öğrenirmiş; böyleleri,çoluğuna çocuğuna helal lokma yedirtmezmiş.Bu işler toplum hayatına organize biçimde yerleşti mi, orada ne devlet aygıtı ne vatan kalır. İnananlar, genel olarak, Tanrı Buyruğu Kur’an’a iman edip yaşadığını ileri sürse de bugün bütün İslam dünyasında bu düzen her yerde böyle sürüp devam ediyor.El-hak, deneyimli yürütücülerimiz, yaşadığımız zamaneyi görüp doğru tasvir etmişler. İman ile talanı ve yalanı bir araya getirip kitleleri din diye yönetme sanatına çağımızda ‘piar’ diye ad koymuşlardır.

         

        Müslüman toplumlar, uzun yüzyıllardır yalavaçın sözünü unutmuş, aklı,ilmi ve idraki bir yana bırakmış, bırakınca her yerde her birikoyun gibi güdülür olmuştur. Ama dedim ya, kitaplar böyle yapmazlar; kitapların sözlerine inananlar da böyle yapmazlar; bunlar, kitapsızların işi olmalıdır. Tanrı buyruğu ise, cümlesini yasaklar, aklı, idraki, adaleti, ilmi ve erdemi insanın önüne kor. Bunlar, Müslüman toplumlarda, emirü’l-ümeraların işine gelince, meydan toplumlarını şürekâları ile birlikte sömürerek semirme ve yönetimlerini sürdürme kurnazlığına dayanmış. Müslüman toplumlar madem koyun sürüsüne dönüşünce onları yönetecek tiranlar da her yerde her kisve içinde zuhur etmeye başlamış.Elin oğlu da bu manzarayı görünce, sömürme sistemine cahil ve tamahkâr, muhteris sürülerinin cümlesini dâhil etmiş ve oralarda yer altı/yerüstü zenginliği diye ne varsa hepsine elkoymuş, her bir toplumun başına da istediği vazifeleri yerine getirecek yerli tiranlar yerleştirmiş. Müslüman dünyanın yeryüzünde zavallılığı bu sömürü sistemi devam ettikçe sürecektir. Çünkü Tanrı’yı da buyruğunu da yalavaçın yaşayışını dasözlerini de unutmuşlar, ulu atalarının sözlerini bir yana itmişler. Sömürü düzenine uygun fetvacılar da bulunca, tiranlar sorgulanamaz konuma gelmişler. Efendileri tiranları, tiranlar kendi halkını sömürür olunca, cehalet düzenin yegâne koruyucusuna dönüşmüş biçimde Müslüman toplumlarda geriliğin kaynağı olmaya devam ediyor. Müslümanlığın yerini her yerde ‘yalancı’ Müslümanlık almış, din bir tür putperestliğe dönüşmüş. Ne bengübitiğler ne Tanrı buyruğu ne Peygamber sözü muteber. Her köşede bir ‘şeyh’ zuhur etmiş, müşteri devşirir gibi ‘mürit’ adıyla kendine yeni köleler devşiriyor ve ‘doğru din burada’ diye din pazarlıyor. Müslüman toplumlarda din bu kertede yaşanıyor ve ulu kitap unutulmuş, sadece koyunlara dönüşmüş kitlelere güzel seslilere anlamını bilmese de okutturulup dinletiliyor ve böylece din yaşanmış oluyor! Allah, ne yapsın bağışladığı asıl ‘ayet’leri idraki, aklı, ilmî unutmuş bir zevzeğin peşine takılmışlara. Sen bunları bir zevzeğe teslim et, peşinden yürü diye buyurmamış kuluna, aksine ona ‘ikra’ diye buyurmuş, ama kul aldırmıyor. Allah’ın buyruğunu unutup nice pazarlamacı zevzeğin peşine takılanlar, dinlerini yaşadığını sanıyor amma, heyhat, ondan bunun da hesabı sorulur ise, diye hiç düşünmüyor. Öyle bir zamanı idrak etmenin şuurunda olmak, insana sadece acı veriyor.

         

        Geçmişi geleceğe taşıyan eserleri,kitapları ben riyasız, dosdoğru, değiştirilemez olduğu için çok severim. Çünkü onlar, karşılıksız sevgi ile Türk milletinin medeniyetini, geçmişini, ecdat macerasını geleceğe taşırlar; sahipleri yaşasalardı, dünyanın incisi medeniyetimizin beşiği İstanbul’u vandalların tahribatına asla maruz bırakmazlar, tıpkı eski ve yeni Paris gibi muhafaza ederlerdi. Çünkü kitaplar ve kitap ehli, geçmişe hep sadık kalmıştır. Eminim, ecdat kitaplarını yarın okuyup idrak edecek nesil, miras bıraktıkları eserleri görüp eyvah bunları hangi zalim tahrip etmiş vahşice deyip lanet okuyacaktır. Kitaplar, vesikalar yalan söylemez. Ve inanıyor isen, ilim Çin’de olsa öğrenmek gerekir. İlim, doğruları anlamak, doğru anlatmak için, doğru işler yapmak içindir. Kitaplar da bilgi ile deneyim ile ilim ile karanlığı aydınlığa çıkarmak için bu çerçevede kaleme alınmıştır.

         

        Fatih gibi çok yönlü bir dehâ olmasaydı, arkada bıraktığı mirasa bir taş eklenmemiş olmasına rağmen, imparatorluk mirasyedileri üzerinde tam 500 yıl yaşayamazlardı. Kitap ve ilim ehli devlet adamları ile dünyayı algılayamayıp cehaletine aldırmadan oturduğu makamdan âleme tepeden bakmayı hüner zanneden hem kel hem fodullar arasında tek fark vardır: İlki yapar,inşa eder; öbürü gelir,tahrip eder,kör ihtiraslarını doyurmaya çalışırken ülkeyi yabana peşkeş çeker ve bunu hempalarıyla âleme ‘kahramanlık’ diye pazarlar.Kitaplar böyle işleri bilmezler, iyiyi,doğruyu, adaleti,bilgiyi ve ilmi önerirler. Bu yüzden onlar zaman içinde yürüyüşlerine devam ederken, bir zaman sonra öbürleri cezalarını bulur ve unutulup giderler.

         

        Mirasyediler o güzelim İstanbul’u utanmazcasına işgal kuvvetlerinin ayağı altına serince, M. Kemal Atatürk, Sarayburnu önünde demirleyip toplarını Topkapı Sarayı’na çevirmiş gemileri görünce, öfkelendi ve o gün, “Geldikleri gibi gideceklerdir.” dedi ve Fatih gibi, dediğini yaptı ve devleti yeni baştan inşa etmeyi arkadaşları ile başardı.Fatih gibi, Atatürk’ün ardından gelenler de kendilerini takip etseydi, bugün yeni kitapların,pırıl pırıl, aydınlık bir Türkiye’nin, çağın en eşit ülkelerinden biri olmanın güveni içinde geleceğe bakardık; ancak, para tanrısının günümüzde her şeyi kendine bağlayıp dini bile putperestliğe çevirdiği bir zamanda, Müslümanın Müslümanı boğazlarken ‘Allahuekber’ demesine tanık olduğumuz, kardeşlerimiz sınırımızda kesilip doğranırken kimileri susup dinsiz şeytan kesilirken, oraya burayakurusıkı mahalle kabadayısı naraları salınan bir süreçte, buyrukları değilde sadece adı dillerde kuru kuruya gezen ‘Allah’,‘yeni’denen ülke kitabının neresinde yer alıyor anlamak müşküldür.Kitaplar,sonsuza yürüyen ecdat kitapları bize böyle bir hayat anlatmıyor.Bunlar kimin kitapları acaba?

         

        Bu yüzden ben ecdadın bize miras bıraktığı kitapları daha çok seviyorum. Tanrı buyruğu kitap gibi, onların da doğrularına inanıyorum. Muaviye ve Yezid’in çıkardığı fitneler ile Hz.Osman’ı, ardından Hz. Ali ve çocuklarını boğazladığı zamanlar içindeyiz ve Kitap sahifeleri mızrakların ucuna takılmış gibi. Hem bir yandan peygamber Hz.Muhammed’i sevdiğini söyleyeceksin hem de iktidar uğruna halifelerini, torunlarını katledeceksin ve de ardından Müslüman’ım diyeceksin.Muaviye-Yezid zulmü, Peygambere ve soyuna düşmanlığı temsil eden ve İslami, bir Arap aşiretinin iktidar aracına dönüştürdüğü çağları anlatır. Günümüzde, İslam toplumlarının her birinde bu zulüm yeniden zalimane biçimde kendini gösteriyor ve Müslümanlar birbirini boğazlar duruma getiriliyor,âlem gülüyor.

         

        Allah, insanı şaşırttı mı, demek yolunu da böyle şaşırtırmış.Bütün mezhepler, hizipler, tarikatlar,cemaatler sadece ve sadece iktidar olmak içindir ve hepsi birer ‘fitne’ ve ‘bidat’ten ibarettir. Tanrı buyruğu Kur’an içinde hiç birinin yeri yoktur,hepsiakait sahipleri, kendi görüşlerini,yorumlarını söylemişlerdir ve hiç biri dini ifade etmez, her biri bir kişinin şahsi yorumundan, birer açıklamasından ibarettir. Tanrı buyruğunu tebliğ edene karşın Müslümanlık taslamak sadece putperestlik seviyesinde bir tutum olur. Ruhban sınıfı, şeyh eteğinden tutmak âdeti İslam’da yoktur, hepsi küfürdür. Tabii, bu durum Kur’an’a iman edenler içindir; şarlatanlar yine de Müslüman olduğuna inananlar arasından kandıracak cahil sürüsü bulmakta güçlük çekmiyorlar.Bu yüzden ‘Jet Fadıl’ lakaplı zatın hünerine hayranlık duymadığımı söyleyemem. Bursa faciası ise, zamanımızda Müslümanlığın hangi çağda yaşandığına 21.yüzyılda verilmiş en güzel kanıttır.

         

        

         

        Ben, Tanrı’ya bütün kalbimle inanıyorum; neden: Çünkü ilk ayet ne diyor: ‘ikra’oku, anla,açıkla ve anlat.Kur’an ne anlama gelir: Okuma Kitabı. Bunun için gerekli bağışlar insana verilmiş: akıl,idrak,muhakeme,mukayese, tahlil,terkip,hafıza ve ifade.İnsan bunlar ile yaratılıp beş duyu sahibi boşuna kılınmamış. Okumadığın, anlamadığın, öğrenmediğin, bilmediğin ve idrak etmekten bile mahrum olduğun bir din olabilir mi? Ecdat, İslam dinine girdiği zaman, bütün bu yeteneklerini harekete geçirdi. Arap dilinde inmiş Kur’an’ı kendi diline çevirip okudu,anladı,idrak etti ve iman etti. Sen ne yapıyorsun şimdi, aval aval üç soytarının söylediklerine bakıp dinini yaşadığını sanıyorsun. Hangi yüzyılda yaşıyorsun? Senin inandığını söylediğin Kitap, sana,beni her yüzyılda bir kere daha oku,derken Tanrı, bana acaba ne buyuruyor,diye hiç düşündün mü? Gerçekten bu Kitap’a inanıyor musun, yoksa âlemi kandırmakla mı,meşgulsün? Âlemi kandırsan ne yazar,Kitap’ın sahibi, fırıldağını görmüyor mu? İnanın ben bu Kitap’ı çok seviyor ve verdiği her mesaja bütün aklım ve kalbimle inanıyorum. Benim sevdiğim Tanrı buyruğu bu Kitap, akıl dini, ilim dinidir.Aksi düşünülemez;çünküo, bütün zamanların ve evrenin bilgisini içinde barındırıyor.Her geçen zaman içinde bilgi alanı, tekâmülün seyrine göre genişliyor ve derinleşiyor. Aklın ve bilginin sınırları onun içindedir ve sahip olduğunuz sınırlar, ilminizin derecesi kadardır.

         

        Tanrı bağışı her şeyin bu evrende ve yeryüzünde bir ayet olduğundan haberi olmayan var mı?Her gün istersen oku,kazanırsın; ancak, her yüzyılın bilgi birikimi ve ilmi çerçevesinde okuyup anlar isen, ufkun genişler, dünyaya, Türk milleti için M.Kemal Atatürk’ün baktığı pencereden bakma fırsatı yakalayabilirsin.Taklid-i iman ile tahkik-i iman arasındaki farkı idrak eder, bir daha yanlış işlere bulaşmaz, toplum zararına işlere girişmezsin. Kitaplar yalan, riya, rüşvet,irtikap bilmezler ve önermezler. Bu işleri meşrulaştırma yolunda ne kanun çıkarırlar ne de yalancı fetvalara ihtiyaç duyarlar. Bu yüzden iman ettiğim Kitap’a, ecdadımın maceralarını anlatan kitaplara sevgim her gün artarak büyür. Onlar, hayatımıza girdikleri yerden yollarına devam ettikleri gibi ebediyen de devam edecektir. Kitapların bu ebedi yürüyüşlerini yeryüzünde durdurmayı düşünecek denli aklını yitirmiş bir kimse görülmemiştir. Türklerin ecdatları, Kur’an’ı hemen Türk diline tercüme etmişlerdir. Ama ben yine de, Elmalılı Hamdi’nin tercümesini sever,okur;Yaşar Öztürk hocanın açıklamalarını dinlerim. Kur’an’ı doğru anlama ve açıklama açısından zamanda yürüyorlar ve ne hazindir ki, toplum onlara erişecek düzeyde henüz aydınlanmış

         

        Bana epey bir zaman önce arkadaşlarımca nakledilmiş iki anekdotu paylaşmak istiyorum. Çok üzücü ama dünya Müslümanlığı ne yazık ki, bu seviyede 21.yüzyılda bulunuyor. Bu durum sadece insanı üzüyor, acıtıyor, ama tiranlar başlarında tokmak gibi dönüyor, sesleri çıkmıyor ve cehaletleri diz boyu sürüyor. Bu durumdan sadece tiranlar memnundur. Bu sizce hangi Kitap’a ve dine ait bir kabul edilir manzaradır? İnsan, inandığı dinin Kitap’ını okumaz mı, tiranların yaptığı ile mukayese edilmez mi? Allah, sana, ne diye o aklı,zihnî,muhakeme ve idraki bağışladı,hiç düşündün mü?Bu hikâyelerin kahramanı sen isen, Allahu’l-âlem, yazık hem bu dünyan harap olmuş hem öbür dünyan,derim. Anekdotlar:

         

        1)Bir gün, adamın biri bir köyden geçiyormuş. Bakmış bir adam, radyoyu kulağına dayamış ağlıyor.Yaklaşmış adama yolcu, niye ağlıyorsun beyim, diye sormuş. Baksana demiş,adam ne güzel Kur’an okuyor,sesi de pek yanık,demiş. Yolcu kulak vermiş sese, bakmış Arap’ın biri radyoda şarkı söylüyor. Yolcu üzülmüş adama, oturmuş istasyona bakmış. Bir Arap radyo istasyonu, şarkıcının biri Arapça şarkı söylüyor, Kur’an okumuyor. Yolcu, adama: Kardeşim, bu Kur’an değil, adamın biri Arapça şarkı söylüyor, demiş. Ağlayan adam, Yaa, demiş, ama Kur’an gibi okuyor, deyip ağlamaya devam etmiş.

         

        2)Bir arkadaşım Hacca gidip döndü, karşılaştık, sohbet ettik. Nasıl bizimkiler oralarda dedim; dedi, tam buradaki gibi. Nasıl yani? Adamın biri orada bana dediki, bu Araplar pek tuhaf. Neden,dedim.Dediki, ezanı Türkçe okuyorlar, duaları da öyle, ama konuşmaya gelince tek kelime Türkçe bilmiyorlar. Yaa,öyle mi,deyip geçtim, bilmem başka söze gerek var mı, dedi.

         

        Ne hazindir ki, İslam bu seviyede, bu yüzden her hizip ben daha iyi iman sahibiyim deyip öbür hizipteki Müslümanları boğazlıyor. Hepsinin elinde sanki yeni bir kitap var, amma hiç biri Kur’an değil. Dehşet bir zamandayız. Kısasu’l-Enbiyâ kitaplarında böyle zamanlarda insanları terbiye etmek için Tanrı’nın böyle toplumlara afetler, susuzluklar gönderdiği ve başlarınazalimler diktiği hikâye edilip anlatılır. İslam dünyasının her köşesine bakınca,yaşadığımız zamana göre, yukarıdan beri işaret edilenesfelesâfir tasvirleri bire bir doğru, o yüzden bu hikâyelerianlatan kitapları da seviyorum.

         

         

        

         

         

        Damgalar ve Servet Somuncuoğlu

         

        Kaya resimleri ve damgalar, bengü taş yazıtları, Oğuz Türklerinin kadim tarihlerinin bize kalan anlatı kalıntıları Oğuz Kağan Destanı, Kitâb-ı Dedem Korkut,Hakanlı Türklerin ulu beylerinden Kaşgarlı Mahmud’un yazdığı abidevi eseri olan DivanuLugati’t- Türk, EbulgaziBahadur Han’ın yazdığı Şecere-i Terâkime ve Şecere-i Türkî, Yazıcıoğlu’nun Selçuknâme’si, Babur Şah’ın kendinden önce ve sonra eşi olmayan ve model olan eseri,Hâtırât’ı, Evliyâ Çelebi’nin Seyahatnâmesi ve M. Kemal Atatürk’ün Nutuk’u gibi şaheserler ve burada adı zikredilmeyen pek çok değerliabideler, bizi geleceğe taşıyacak ve medeniyetimizi anlatacak ölümsüz zaman yolcularıdır.Bunlar, bu abidevi eserler, Türk milletinin birliği, dirliği, şuuru ve medeniyeti konusunda birer yol gösterici, karanlıkları aydınlatıcı ışıklardır. Her milletin geçmişi bu kilometre taşları ile geleceğe yürür. Onlarsız gelecek, köksüz ağaç büyür, masalına benzer.Her kul, bu yeryüzünde soyu ile övünmüştür ve buna peygamberimiz de dâhildir. Köksüzler, kökleri olan ağaçların ve eserlerin düşmanıdır, onları tahrip etmek, kendilerine benzetmek isterler ve bazen bunu, din adına hayâsızca yaparlar, ama yaptıklarının dine de insanlığa da mugayir olduğunun farkında olarak bu ihanette bulunurlar. Toplum içinde yiğit yok ise, toplum uyuyor ise, sonunda ne il kalır, ne töre. İslam dünyası böyle bir manzaraya mahkûm edilmiş, program sahipleri her ülkede mükemmel değnekçiler seçip çıkarmışlar, karşı koyma ihtimali olanları ortadan kaldırıp devletleri,kurumları sessizce kendi uzmanları ile işgal edip ve onlara yasal meşruiyet kazandırtıp bunlar eliyle ve bir mayestro ile toplum sahnesine kuklaları sürüp yeni sermaye/medya desteğinde İslam dünyasının her yerinde yeni sürüler için yeni kitaplar üretmekle meşguller.

         

        Ve bu manzara-i umumiye karşısında yaşım icabı Allah’a bir kapı açması niyazında bulunurken, aynı zamanda sözünü yukarıda ettiğim zaman yolcusu abidelerimizin bir kaçından burada söz etmek istiyorum. Bunlardan ilki, tarihe ilk izlerimiz olan ‘Tamga/Damga’ adı verilen imler, iyelik izleri, alfabemizin ilk ses işaretleri ve kadim tarihimizin coğrafyasını, yayılım ve dağılım alanını gösterir sınır taşları. Bu konuda yerli ve yabancı bilim adamlarının muhtelif amaçlı, muhtelif bilimsel akımlara bağlı biçimde yazılıp yayımlanmış makaleleri ve muhtelif eserlerde bahis şeklinde işlenmişleri, birbirine zıt fikirlerle mürekkep görüşlerle dolu bu yayınlar bir araya künye itibariyle getirilse bir kitap tutar. Burada bunlar üzerinde duracak değilim. Konunun gerçek uzmanları, bütün bunların ne anlama geldiğini, neye dönük olduğunu, bunlar ile ne yapılmak istendiğini bilmektedir. Tekrarı, akıl ve bilim sahibi kimselere, olayların derinliği ve genişliği içinde dünya üzerindeki resme yerleştirenlere saygısızlık olur.

         

        Türk damgaları, yazılı tarihimizin ilk metinleri, ilk anlatıcılarıdır. Toplumsal duyarlılık açısından, yönetim aygıtı da bilinç yoksunları elinde ise köklerin sürgün veremediği süreç başlamıştır, denebilir.Kimi zaman toplum kahramanları bu boşluğu bireysel olarak doldurmaya çabalar.İmkânların ve şartların kısıtlanmasına karşın, fedakârlıkları ile karanlığa ışık olurlar. Ben bu tür insanlardan bir ikisini tanıdım. Bunlardan ilki, benim için “Taştaki İzler” ile inanılmazı başarıp ortaya çıkaran ve bu fedakârlığını genç yaşta damgalar için tüketip giden, dönülmez şehrine at süren Servet Somuncuoğlu olmuştur. O, benim açımdan bakıldığında,Türk damgalarını ortaya çıkarmak için laboratuvarda çektiği filmleri banyo yapmaya çalışırken şehit düşmüş, bir Türk bilim insanıdır.

         

        Servet Somuncuoğlu, yaptığı alan çalışmaları ile Türk coğrafyasında damgaları ve kayaresimlerini Türkiye’de muhtelif büyük kapsamlı eserler hâlinde, çektiği resimleri muhtelif sergi ve konferanslar ile televizyon programları, belgesel dizileriyle, yılmadan,bıkmadan gündeme taşımış ve zihinlere yerleştirmeyi başarmıştır. O, bildiğim kadarı ile geniş anlamda, Türkoloji sahasında kaya yüzeyi arkeoloji disiplininin öncüsüdür. Eski dünya coğrafyası üzerinde Türklerin kadimden geçip gittiği göç yollarını,konduğu yerleri, duraklayıp törenler düzenlediği kurgan kaya alanlarını, onlar üzerinde yer alan resimleri ve damgaları ortaya çıkarıp tespit ediyor, görüntülüyor, anlatıyor ve gündeme taşıyordu. Bu konuda çok başarılı bir yol izliyor ve Batı filolojisi ile sınırlı Türkoloji birikimi, onun sorularına cevap vermeye yetersiz kalıyordu.

         

        Bir zaman,kendileri Altay’da vardılar vehmine kapılan Avrupalılar önce bu damgalara ve ondan çıkan yazıya ‘Altaic’ adını verirken, sonra sahibi Türk çıkınca, Orta Doğu ve Akdeniz kültürlerine mal etmeyi tercih ettiler. Avrupa ve Orta Avrupa üzerinde kayalar üzerine bırakılan izler, damgalar, varlık ve aidiyet itibarıyla ya yok sayıldı ya da akıl almaz kimliklere mal edilmeye çalışıldı. Türklerin Anadolu’ya ve Balkanlara kadim zamanlarda olamayacağı bir “nas” gibi zihinlere akıttılar. Bu varsayımdan zihinler kurtulmadıkça, bu ilmî tutsaklık zinciri kırılmadıkça, geçmişi doğru öğrenmek mümkün değildir.

         

        Zincirleri kırmak için, donanım, birikim gerekir, ama kimin umurunda bu zamanda? Para tanrısı zihinleri tutsak almış ise,aygıtın aklı kalmaz,sadece para yığmayı ve zengin olmayı düşünür. Din de dil de Türkoloji de para tanrısına tutsak yaşıyoruz. Böyle bir ortamda Servet Somuncuoğlu rahmetli, bu zinciri kırmak için çırpındı, çalıştı, az kaldıydı zincirleri kırmaya ama ömrü yetmedi;bu yolda uğraş verirken,çalışırken şehit düştü. Neye ihtiyacı var toplumun biliyor musunuz? Hiç değilse, bu amaç için inşa edilip programlanmış Dil-Tarih ve Coğrafya Fakültesi’nin gerçek anlamda hedefine dönük, bilgi ve donanım sahibi uzmanlar yetiştirip köklere ciddi ve ilmi biçimde yönelmesi, başlangıçtaki hedefine geri döndürülmesidir. Bu bilince sahip bir aygıt var mı, olacak mı, ne dersiniz?

         

        Servet Somuncuoğlu,milyonlarca görüntüyü, ilmik ilmik çektiği resim hazinesini, filmleri ve dizileri,para verilmediği için çekimleri yarım kalan projeleri, yayımlanmış onca eseri arkada miras bırakarak bu dünyadan bir anda çekip gitti. Oğlu Burak, asistanı Selda, eşi Nevin Hanım ve Servet’in arkadaşları çırpınıyor, ama para çarçur eden aygıt var, şuuru olan aygıt yok. Para muslukları da zamanın seyrine göre akıyor ya da akmıyor. Kendisinin kurdurduğu yere dönüp bakmayan aygıt, anlaki, ne hafızası ne aklı var ya da aklı oyunda oynaşta, gözü parayı çuvallarla götürecek yolda. İşte bu gerçeği görmüş olsa gerek ki, Servet Somuncuoğlu, ülke aygıtının vurdumduymazlığına dayanamadı, öfke ile çalışıp bir gece yarısı dünyamızdan çekip gitti. Fakat, yine de bir ışık yakıp gitti. Dikkatleri kaya yüzeyi resim ve damgaları üzerine topladı. Başka alanlarda çalışanlara konuya yeni kapılar araladı.

         

         

        

         

         

        Ve Türk Damgaları TutkunuBir Başka Genç Adam: Mustafa Aksoy

         

        Servet rahmetlinin çırpınışlarına benzer bir tutkuyu da ben, Mustafa Aksoy adlı genç bir sosyologda gördüm. Kaç yılıydı hatırlamıyorum. Kayseri’de bizim İsmail Görkem, birgöçerevliler medeniyetisempozyumu düzenlemişti. Bu genci de orada tanıdım.O sıralar, yol,yordam derdiyle konuşacak, didişecek birini arıyordu. Gözüne beni kestirse gerek, o günden itibaren yakamı bırakmadı. Hoşuma gitti, düşünce tarzı, sorgulayıcı, öğrenmeye açık zihni. Zaman zaman ileti üzerinden yazıştık. Bir süre böyle devam etti. Kimi zaman yazdıklarımı didik didik edip beni yeniden o konularda yazmaya zorlayan yazılarını, eleştirilerini aldım. Bu tür gençleri severim. Müşterek arkadaşlardan duydum, evi barkı bir yana koymuş, rahmetli Mehmet Eröz ağabey gibi Türkoloji alanında sosyolojik açıdan doğan boşluğu giderme sevdasında. Mümtaz Turhan rahmetli ilk kez teori ile alan çalışmasını ülkemize getirmişti. Çok değerli bilim adamı Erol Güngör rahmetli de kitabi tahliller ile tefekkür dünyasına yeni bir terkibî pencere açmaya çalışırdı. Rahmetli Eröz ise, hocası Fındıkoğlu’nun yolunu takip ederek alan çalışmaları ile kültür dokusu üzerinde sosyolojik açıdan ışık tutmaya çalışırdı. Şimdi bu genç adamı yollara düşmüş, aynı iş ile bir başka açıdan meşgul görüyorum. Kadim Türk coğrafyası üzerinde damgaların peşine koşup duruyor, onları sosyolojik açıdan inceleyip bağlamlarını,anlamlarını ve işlevlerini, dağılım ve yayılımlarını tespit edip ilişkilerini, atkı ve çözgülerini yerli yerine oturtmaya çaba gösteriyor.Çileye girmiş, cezbeye kapılmış bir genç adam,Tanrı ömrünü uzun etsin,dilerim.

         

        Aksoy, bir bakıma, halı, kilim,cicim ve türlü eşya üzerine vurulmuş,işlenmiş Türk damgalarını dağılım ve yayılım coğrafyası üzerinden sosyolojik tarih bağlamı içinde tanımlamaya ve açıklamaya ve fikirlerini, görüşlerini iki dil-Türk dili ve İngiliz dili- üzerinden dünyaya duyurmaya çalışıyor. Böylece muhataplarına, “işte hendek, işte deve/ ya alırsın, ya verirsin” diyor. Karşı sözün var ise, dilinde söyle, ben sözümü dilinde de söyledim. Kanıtlarım bunlar, ya hakkımı teslim eder ya tahripkârlıktan vazgeçersin,diyor. Bunu nereden mi, çıkarıyorum? Yazdığı ve yayımladığı bu konudaki eserinden, anlıyorum. Eser, o denli kanıtlar ile bezenmiş ki, koca kitap iki başlık ve iki dil ile yazılmış.

         

        Mustafa Aksoy, Tarihin Sessiz Dili Damgalar/TheSilent Language of HistoryDamgas. Yeni Ufuklar Derneği yayınları. İstanbul,2014. Söz konusu eserin künyesi kısaca böyle.

         

        Eserin içindekiler kısmı, bir haylibaşlık ihtiva ediyor. Bu durum, çalışmanın kapsamlı oluşundan kaynaklanıyor. Çalışma, Türkçe ve İngilizce, toplam 440 büyük boy sahifedenoluşmaktadır. Kanıtlar, damgalar, muhtelif kaynaklardan toplanıp tespit edilmiş. Başlıkların yerleşiminde takdim tehirler var. Öncelik şu başlıklara verilmeliydi: “Araştırma Alanı ve Amacı/Araştırmanın Yöntemi/Araştırmanın Teorik ve Yöntem Çerçevesi” Giriş bölümü olsaydı daha iyi olurdu düşüncesindeyim. “Bu Araştırma Nasıl Başladı ve Devam Etti” başlığı bana göre, eserin sözbaşı olmalıydı. İkinci kısımda, “Estetik ve Teorik Yaklaşımlar” ana başlığı altında, sanat ve kültür ile bağlı alt başlıklara yer verilmeliydi. Üçüncü ana başlık altında ise, “Tarihi ve Çağdaş Türk Coğrafyası” ana başlığı altında ilgili başlıklar olsaydı daha uygun düşerdi, diye düşünüyorum. Kalanları da dördüncü ana bölüm olarak on iki alt başlığı toplar ve sona da “Sonuç” kısmını toplamak gerekirdi. Esere bir de özet eklenmiş olması, sanırım bu kapsamlı eseri okumak yerine böylece de yararlanılsın kaygısı rol oynamış olmalıdır. Eser, kaynakça ve dizinler ile tamamlanmaktadır.

         

        Benim bu hasbi eleştirilerim bir yana, eser alanında mutlak bir boşluğu dolduracak nitelikte hazırlanmış ve ortaya konmuştur. Önemli olan, her başlık altında işlenmiş bilgilerin, yapılan açıklama ve tespitlerin sağlam kanıtlara dayanıp dayanmadığıdır ki, bu açıdan ortaya konan araştırma ve incelemenin sahibine teşekkür etmekten gayrı söylenecek bir sözüm bulunmamaktadır. Evet, her güzele bir kusur bulmak âdetimizdir. Bu açıdan geri kalmak istemem, benim her yazımı didikleyen yazar genç arkadaşım, ne yazık ki tarih, coğrafya ve Türkler ile ilgili yazımı,”internette” kimi sitelerde dolaşmasına karşın görmemiş. Eee bu kadar kusur kadı kızında da olur, derler. Aksoy’un bu çalışması, tıpkı rahmetli Servet Somuncuoğlu gibi Türkoloji’ye yeni bir kapı aralayabilir ise -ki dilerim açmalıdır- bu, onun, bu yolda çektiği çilenin sevindirici bir mükâfatı olacaktır, diye düşünüyorum.Çünkü o, bana göre, bu eseri ile “tarihin sessiz dili” diye tanımladığı -harika bir tespit ve tanım- damgaları konuşturmayı başarmıştır. Damgalar, araştırmacının ısrarlı kadim Türk coğrafyası üzerindeki takibi sonunda dile gelmişler ve ona konuşmuşlar.Biz bu konuşmalardan geçmişimizin hikâyelerini, ecdadımızın gezip dolaştığı coğrafyayı,yönettiği yurtları, kurduğu ve yaydığı medeniyeti, birlikte hayat sürdüğümüz ve aynı kültür ortamını paylaştığımız toplumları, Türk düğümü ile birleşen yürekleri, ekmeğimizi ve yurtlarımızı bölüşüp kardeşçe yaşadığımız dünyanın nasıl bir dünya olduğunu dinledik, anladık, öğrendik. Damgalar, sessiz olan dillerine kavuşup konuşmaya başlamıştır. Bundan sonra, sonsuza değin bu çalışmalar ile de konuşmaya devam edeceklerini düşünüyorum.

         

        Damgalar,Türk tarihindeki yürüyüşünü sürdürdükçe Aksoy adı da elbette yürüyecektir. Kendi görmediği zamanlarda bile damgalar yoluna devam edecektir. Servet Somuncuoğlu çekip gitti, ama arkada bıraktığı eserleri ve yaktığı ışık, tarih içinde yürümesini sürdürüyor. Bence insan için, bu yüce bir Tanrı bağışıdır. Bu nedenle Aksoy’u geleceğe bakıp kutluyorum.

         

        Zaman yolcusu kitaplar üzerine sözümüz devam edecektir. Ancak, kalanları, düşündüklerimi bir başka yazıya bırakmakta yarar vardır. Onlar, yazım olsa da olmasa dakimseye aldırmadan kendi tarihi yürüyüşlerine devam ediyorlar. Biz ise sadece onlara, yürüyüşünüze tanık olduk, bu bile bizi mutlu etmeye yetiyor, diyeceğiz. Atsız Beğ rahmetli boşuna ömrünün kalan kısmını bu şanlı yürüyüşün macerasında tüketmemiş, gördükçe, düşündükçe daha iyi anlıyorum.Biz de bu dünyanın desindeyiz amma, Atsız Beğ yolundayız; âlemin desinlerinde değiliz.

         


Türk Yurdu Ekim 2014
Türk Yurdu Ekim 2014
Ekim 2014 - Yıl 103 - Sayı 326

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele