Bilginin Peşinde “Aydın” Olmak

Ocak 2018 - Yıl 107 - Sayı 365

        Aslında başlıkta kullanmamız gereken kelime entelektüel olmalıydı. Fakat biz nedense bu kelimeye biraz mesafeliyiz. Ürküyoruz veya rahatsız oluyoruz. Argo haline getirmişiz. Entel mi oldun diyerek alaya almışız. Hâlbuki TDK sözlükte entelektüel kelimesinin karşılığını şöyle veriyor: [sf. 1. Bilim, teknik ve kültürün değişik dallarında özel öğrenim görmüş (kimse), aydın, münevver. 2. Fikir sorunlarıyla ilgili: Entelektüel bir çalışma.] Bu kelime ile aslında zihin ile üretilen bütün birikimler kastediliyor. Düşünen, bilen, öğrenen, araştıran, tasarlayan, çözen insan entelektüeldir. Beden gücünün dışında zihin yeteneği ile insanlığa katkı sağlayanlardır. İnsanın bilgi ile ilişkisi buraya bağlıdır. Bizi de zaten bilginin peşinde tutku ile ilerleyenler ilgilendiriyor. Bir ülkenin aydınları o toplumun seçkin grubu olarak bu tutkuyu diri tutarlar. Eğitimin, bilimin, felsefenin, sanatın ve siyasetin üretkenliği ve başarısı buna bağlıdır. Medeniyetler bu başarılar üzerinde gelişir. Devletler bu başarılarla daha güçlü olurlar.

        Bilginin peşinde olmak bir adanmışlık gerektirir. Aranan hakikat hakkında doğru bilgidir. Yoksa yalan yanlış bilgilerin pazarlaması ve duruma göre değiştirilmesinin bir anlamı yoktur. Tarihte bunu yapan Sofistler, kendilerine bilgin sıfatını uygun görmelerine rağmen çıkarları için bilgi sahtekârlıkları yapmışlardı. İnsanların hoşuna gidecek sahte bilgileri pazarlamışlardı. Bunu yaparken en çok kullandıkları yöntemlerden birisi güzel konuşma sanatı (hitabet/retorik), diğeri kandırma sanatı (safsata-demagoji) olarak kayıtlarda yerini aldı. Günümüzde Sofistlerin yolundan giden ne kadar çok insan ve sistem olduğunu ayrıca tartışmak gerekir. Sofistler ölüp gittiler ama zihniyetleri yaygın bir şekilde hayatımızın içinde yaşamaya devam ediyor. Hakiki bilgiye adanmışlık noktasında önümüzde büyük bir engel olarak her daim karşımıza çıkıyor. Onun için bilginin peşinde olmak aynı zamanda bedel gerektirir. Hem sahte bilgicilerle uğraşacaksınız, hem de ne pahasına olursa olsun tutkunuzun peşinde olacaksınız. Yorulacaksınız, engeller aşacaksınız, doğruları söylediğinizde kovulacaksınız, birilerinin ezberlerini bozacaksınız ve düşmanlarınız çoğalacak. Hatta zindanlar ve idamlar ile sınanacaksınız.

        Hakiki bilginin peşinde bedel ödeyenlerin başında Sokrates gelir. Zamanın yöneticileri topluma kabul ettirdikleri ezber bilgilerin yıkılmaya başladığını görünce ilk yaptıkları iş Sokrates’i iddialarından vazgeçmeye çağırmak oldu. Vazgeçmeyince baldıran zehiriyle ölmek onun bedeli oldu. Hakikatin ortaya çıkması her zaman ezber bozar ve bu ezbere dayalı düzen sahipleri bundan rahatsız olurlar. Arap yarımadasında cahiliye döneminin Arapları ahlaksızlık, putperestlik ve ilkellik içinde yaşarlarken Hz. Muhammed’in ortaya çıkması da benzer bir durumdur. İslam Peygamberi vahiy yoluyla aldığı bilgileri insanlara duyurmaya çalıştı. Allah vardır ve birdir. Evrenin ve evrenin içindekilerin yaratıcısı odur. Sonsuz kudret ve rahmet sahibi bir yüce varlıktır. Allahın varlığı ve bir oluşu metafizik bir hakikat olarak tebliğ edildiğinde, zamanın egemenleri Peygambere makam ve para teklif ettiler. O ise bir eline güneşi diğer eline ayı verseler dahi hakikatin yolundan ayrılmayacağını beyan etti. Tabii ki bedelini de ödedi. İslam hakikat üzerine tebliğ olunan son din olarak yerini aldı. Önceki dinler bozulmuş, yalan yanlış bilgiler din halini almıştı. Doğru bilginin egemen olmadığı yerde sahtekârlık ve aldatmacalar vardır. Bunun en kolay yolu ise insanlara düşünmeye fırsat tanımadan ezberletmektir. Bunu en etkili şekilde yapan Ortaçağ Katolik Kilisesi olmuştur. Rönesans döneminde bilginin peşinde koşan yeni kuşak bilim adamları, yeni keşifler bulmanın heyecanını yaşarken Kilisenin ezberlerini bozacaklarını herhalde biliyorlardı. Buruno’nun Engizisyon Mahkemesi tarafından idam edilmesi, bilgi için bedelin ağırlığına örnektir. Doğru bilgi insanlık için ne kadar kıymetli ise bedeli de o derece ağırdır. Emek ve göz nuru şarttır. Alışılmış ve kabullenilmiş bilgilerin savunucularının dirençleri ile mücadele gerektirir. Toplumda bilgi ile uğraşan kapalı grupların bağnazlığına karşı durmak gerekir. 

        Günümüzde bilgi çağında yaşadığımıza göre artık ağır bedellere gerek kalmadığı düşünülebilir. Fakat iş hakikatin bilgisine ulaşmak olunca karşımıza çok karmaşık sorunlar çıkmaktadır. Bu sorunların başında şüphesiz bilim zihniyeti gelir. Toplumda ya bilim yeterince değer bulmamış ve anlaşılmamıştır, ya da başka toplumlarda tartışılarak geliştirilen bazı bilim anlayışları iman edilmişçesine ezberlenmiştir. Her iki durumda da bilgi üretmek oldukça zordur. Bilim adına faaliyet gösterilen yerlerde sadece öğrenilmiş ezberler tekrar edilmeye devam eder. Ortadaki bilgiler sorgulanmadığı gibi yeni bilgi arayışları da pek görülmez. Türkiye maalesef bu anafordan çıkabilmiş değildir. Çıkma gayreti ile verilen mücadeleler ve çabalar son derece kıymetli olmasına rağmen bilgi ve bilim üretme iklimi yeterli derecede kurulabilmiş değildir. Başarmak için önümüzdeki engelleri ve problemleri gerçekçi bir şekilde analiz etmemiz ve yüzleşmemiz gerekmektedir. Bunun için kıymetli çabaları görmezden gelmeden mevcut bilim ortamlarını ve egemen olan zihniyeti ciddi şekilde eleştirmemiz bir görevdir. Çünkü bilginin peşinde koşabilmek için önce engellerden kurtulmak gerekir.

        Bilgiyi üretecek kişiler öncelikle merak duygusuyla arama, sorgulama ve anlama çabasına girişirler. Tanrı, evren, doğa, insan, kültür gibi alanların gerçekliğini çözmek bize bilgi kazandıracaktır. İnsanlık tarihi bunun mücadelesiyle geçmiştir. Din, felsefe, bilim ve hatta sanat insanın, hakikat adını da verdiğimiz gerçeklikle ilişkisini oluşturur. Her disiplin gerçekliğin farklı yönleri ile ilgilenmiş ve ortaya bilgiler koymuştur. Modern zamanlarda bilim gerçekliği parçalar halinde ve ölçülebilir bir yöntemle incelemeyi ve çözmeyi başarmıştır. Doğadaki yasaları tespit ederek teknolojik araçlar geliştirebilmek, çağın en büyük insani başarısı olarak tarihe geçmiştir. Fizik alanında Newton bu başarının sembol ismidir. Pozitivizmin bir bilim yapma yöntemi olarak yaygınlaşmasında bu başarının etkisi büyüktür. Auguste Comte toplumsal gerçekliği ve bu gerçekliğe bağlı yasaları tespit etmek için bu yaklaşımı bir model olarak benimsemiştir. Onunla birlikte fizik biliminin olgucu yaklaşımı bir felsefe görüşü olarak her alanı açıklamakta kullanılmış ve ortaya pozitivizm akımı çıkmıştır. Evrende ölçülebilir olgulardan başka gerçeklik yoktur dediğinizde, doğa biliminin sınırlı olgusunu felsefenin, metafiziğin ve karmaşık insan gerçekliğinin açıklanmasında kullanmış olursunuz. Bunu da tek gerçeklik olarak ve tek bilimsel yöntem olarak kabul ederseniz yeni bir ezbere yol açarsınız. Aslında Kilisenin Ortaçağda bütün gerçekliğin bilgisini sadece din görüntüsündeki otoriteye bağlayan skolastik zihniyetine düşersiniz. Batı dünyası bu çukura düşmedi çünkü daha önce bu kör çukurdan çok çekmiş idi. Maalesef Batının teknolojik başarılarının etkisinde kalan bizler düştük bu paradoksa. Kendi toplumuzda bilim ve teknoloji üretemediğimizin suçlusu olarak mevcut ezberlerimizi gördük. Yerine teknoloji ve bilim üreten Batı dünyasındaki pozitivizmi koymaya çalıştık. Halbuki Avrupa tek biçimli bir yapıda değildi ve eleştirinin kıymetini öğrenmişti. Comte pozitivizmi ilk yıllarında şiddetli eleştirilere muhatap olmuş ve insani gerçekliği açıklamaktan uzak olduğu ortaya konmuştu. Alman düşünür Wilhelm Dilthey ve ardından Max Weber insan ve inanç gerçekliğinin pozitivizmle açıklanamayacağını, bunun yerine anlamacı bir yaklaşıma ihtiyaç olduğunu gösterdiler.

        Bizim toplum olarak modern çağda bilgi ve bilim ile sınavımız oldukça zor oldu. Hâlâ da bu zorluklar devam ediyor. Bilimin ne kadar önemli olduğunu gördük ve kabul ettik. Ama nasıl yapılacağını bir türlü hazmedemedik. İnanmak, şüphe etmeye ve bilginin peşinde koşmaya göre bize kolay geldi. Bilime ve bir dönem doğayı çözmekte kullandığımız olguculuk anlamındaki pozitivizme inanıverdik. Biz inandık mı sonuna kadar inanırız ve inançlarımıza laf söyletmeyiz. Aslında bu bilimsel bir tarz değil sadece ezberci bir tarzdı. Kendimize yeni bir ezber bulduk ve uzun süre üzerinde tartışmadık bile. Felsefeci Hüseyin Batuhan’ın yazdığı Bilim ve Şarlatanlık kitabındaki eleştirileri kimse üzerine almadı. Çünkü şarlatanlık yapmak hem eğlenceli hem de karlı bir işti. Üstüne üstlük bilim yapma yetkisini almışsanız ve onaylanmış bir kapalı grup içindeyseniz eleştiri kimin haddine. Türkiye üniversiteleri bir dönem böyle bir skolastik içine düştü. Bundan rahatsız olanlar da vardı ama mücadele zordu. Bunlardan birisi ve belki de en cesaretlisi Hüsamettin Arslan oldu. Türkiye’de bilim ve üniversite alanında ciddi problemler vardı ama üzerine analiz yapılamıyordu. Bilginin sosyolojisini yapmak maksadıyla, tarih eğitimi almış olmasına rağmen doktora tezi olarak Epistemik Cemaat’i yazdı. Bilim camiasında bu tez büyük tartışmalara yol açması gerekirdi ama öyle olmadı. Türkiye üniversitelerinde klikleşmiş bilim cemaati görmezden geldi ve o tartışmaya girmedi. Epistemik Cemaat’i kendilerine dayanak yapmak isteyen bazı İslamcılar ve milliyetçiler biraz dikkate aldılar o kadar. Kendi sözlerinin ve iddialarının etkisini/etkisizliğini gören Arslan, bilim ile ilgili Batı’da yayımlanmış birçok eseri Türkçeye kazandırdı. Belki Türkiye bilgi ve bilim alanında sorgulamayı, eleştirmeyi, tartışmayı öğrenir umuduyla hayatının sonuna kadar zihinsel mücadelesini sürdürdü. “Gerçek bir entelektüel düşünmeye, aramaya, çözmeye kendini adayandır” dediğimiz portreyi oluşturdu. Bu yazıyı hazırladığımız günlerde hayatını kaybetti. Durmuş Hocaoğlu gibi sağlığında anlaşılma imkânı bulamayan, hatta kale alınıp okunmayan bu tür beyinler Türkiye’de bilgi ve bilim zihniyetinin dönüşmesinde birer çıra gibi kabul edilmelidir. 

        Prof. Dr. Hüsamettin Arslan üniversitede tarih eğitimi almış ama bilginin sosyolojik ortamını analiz edebilmek için sosyoloji alanında doktora yapmıştı. Modern bilimin egemen paradigmasının bilgi standartlarının sorgulanması gereğinden yola çıkarak ezber bozmaya çalıştı. Hakiki bilgiye ulaşmada, bilgi üretiminde yer alan insan gruplarının zihin yapılarının önemli engel oluşturduğunu gördü. Meseleye eleştirel bir yöntemle yaklaştı ve Epistemik Cemaat kitabı ortaya çıktı. Kitabı ilk olarak 1992 yılında yayımladı. 2. Baskısını tam 15 yıl sonra yaparken şu ifadeleri kullandı. “Türkiye’nin şartlarını, Türkiye’de bilimi, metnin içerdiği tezi ve fikirleri dikkate alarak, ikinci bir baskıyı hak ettiğini düşünüyorum. Epistemik Cemaat bence gündemini koruyor; çünkü atıfta bulunduğu kontekst değişmedi. Ayrıca, biraz ukalaca da olsa, belirtmeliyim, ülkemizdeki üniversitelerde yapılmış ve kaleme alınmış doktora tezleri dikkate alınarak tezli tezler kategorisine rahatlıkla yerleştirilebilir.”

        Arslan’ın da belirttiği gibi üniversitelerimizde tezsiz tezler yapıldığı ortadadır. Artık bundan şikâyet etmenin ve eleştirmenin ötesinde fecaatle karşılaşmak bizi üzüyor. Lisans öğrencisinin bilgi derleme ve yöntem öğrenme babından yaptığı tezlerin daha kötülerinin doktora jürilerinden geçiyor olması tam bir dibe vurma durumu. Öyle örnekler var ki bilgiye ve bilime karşı bütün olumlu duygularımızı yerle bir edebilir. Bu örnekler bilgi arayışımızın ne kadar zor olduğunu gösterir. Yoksa vazgeçmek ve her alanı şarlatanlara terk etmek gerekmez. Bilginin peşinde aydın olmaz oldukça zor bir iş. Bunu bilerek mücadele edecek neferlere ihtiyacımız var. Terleyecek, yorulacak, emek verecek ve sonuca ulaşacak. Kendisine, milletine ve insanlığa hakikatin küçük bir parçasını sunacak adanmışlar ufkumuzu aydınlatacak. Bu alanda derdi olmayanın yolculuğu olmaz. Varmış gibi olanlar önce kendilerini sonra çevrelerini kandırırlar. Bilgi çağında meselelerle baş etmenin tek yolu budur.


Türk Yurdu Ocak 2018
Türk Yurdu Ocak 2018
Ocak 2018 - Yıl 107 - Sayı 365

Basılı: 14 TL

E-Dergi: 5 TL

Sayının Makaleleri İncele