ENERJİ GÜVENLİĞİ VE AB’NİN AVRASYA AÇILIMI -II-

Mart 2007 - Yıl 96 - Sayı 235

 

                        Jeopolitik Amaçlar

Önceki yazımızda uzun süredir AB’nin komşusu durumunda olan Ukrayna ile Belarus (Beyaz Rusya) ve son genişlemeyle bu statüye kavuşan Moldova gibi ülkeler konusunda son dönemde AB’nin açılım yapma şansını yakaladığına değinmiştik. Bir taraftan AB, Komşuluk Politikası çerçevesinde “yumuşak gücünü” kullanarak bu ülkelerdeki nüfuzunu geliştiriyor. Diğer taraftan bu ülkeler de kendi gelişmeleri ve güvenlikleri açısından Avrupa ile iyi ilişkilere muhtaçtırlar. Rusya’ya sıkı sıkıya bağlı olan Belarus birkaç aydır Avrupa yönünde açılım yapma yollarını yoklarken, Moldova ve Ukrayna’da Avrupa ile bütünleşme bir devlet politikası haline gelmiştir bile. AB’ye üyelik şartlarını karşılayamadıkları halde Güney Kıbrıs’ın, birçok Doğu Avrupa ülkesinin ve en son Bulgaristan ve Romanya gibi ülkelerin alelacele bir şekilde AB’ye alınmasının da, Komşuluk Politikası’nın uygulanmaya konmasının da esas olarak AB’nin jeopolitik amaçlarına hizmet ettiği söylenebilir. Bu amaçlar Avrupa güvenliğinin sağlanması ile ilgili kaygılarla sınırlı değildir. Aynı zamanda bu, daha ziyade bir ekonomik güç olan AB’nin Akdeniz ve Karadeniz’de önemli bir güç haline gelme çabası içerisine girdiğini de göstermektedir. Gücün askeri bileşiminin eksik olan bir AB’nin “yakın yurtdışı” ile sınırlı kalmayarak, Hazar bölgesinde ve hatta onun doğu kısmı olan Türkistan’da (Orta Asya) da aktifleşmesinde geç kalmama dürtüsünün öne çıktığı gözleniyor.

AB’nin jeopolitik amaçlar peşinde koşmaya başlamasının katalizörü, Avrasya coğrafyasında ABD tarafından yeni paylaşım kavgasının hızlandırılmasıdır. AB’nin jeopolitik amaçları içerisinde, meşrulaştırılması kolay olan alternatif enerji arayışı basında özellikle öne çıkarılmış durumdadır. Üstelik bu enerji arayışının da sadece görünen sebebi, yani Rusya-Ukrayna ve Rusya-Belarus enerji anlaşmazlıkları öne çıkarılıyor. Halbuki daha dikkatli bakınca, bu anlaşmazlıkların da başka sebeplerin sonucu olduğu görülebilir. Bu sebeplerin Sovyet alanında ABD ve Rusya arasında sürüp giden nüfuz mücadelesiyle yakından alakalı olduğu açıktır. 11 Eylül saldırılarından sonra bu mücadelenin kızışması, AB’nin, daha önce belirlediği, ancak uygulama fırsatını ve kararlılığını bulamadığı jeopolitik amaçlar peşinde koşmasını hızlandırdı. Avrasya’nın enerji kaynaklarına güvenli ulaşım da stratejik amaçlardan birisidir. Avrupa Komisyonu, 11 Eylülden önce ve Rusya-Ukrayna enerji krizinden çok önce de, Hazar Havzası kaynaklarının AB için stratejik önemde olduğu kanaatindeydi.[1] Ancak iç bütünleşmeyi tamamlamamış bir AB bu kaynaklara doğrudan ulaşmak için yapılan çalışmaları ağırdan alıyordu. Bunun gibi AB, kendi sınırlarına yakın olan eski Sovyet ülkelerinde nüfuzunu artırmak için yapılan çalışmaları uzun süredir Rusya ile cepheleşmekten kaçınarak gerçekleştirmeye çalışıyordu. Ne var ki ABD’deki Bush yönetiminin bu kadar bekleyecek vakti yoktu ve Ukrayna’da patlak veren “Turuncu Devrim” sırasında AB seçimini yapmak durumunda kaldı. Bu seçim sonucunda ABD’nin arkasında AB de eski Sovyet alanında Rusya’nın açık rakibi haline geldi. Üstelik tesadüf mü bilinmez, ama “Turuncu Devrimle” birlikte kıta Avrupa’sının büyük ülkeleri ve Rusya arasındaki yakınlaşma (ki ABD bundan uzun süredir rahatsızdı) da büyük bir darbe aldı.    

 

“Yumuşak Güç”

AB’nin güvenlik yaklaşımı, kendi etrafında liberal demokratik devletlerden oluşan bir güvenlik kordonunun oluşmasına dayanır. Bunlardan 16 tanesi Komşuluk Politikası tarafından kapsandı: İsrail, Ürdün, Fas, Tunus, Filistin, Mısır, Cezayir, Lübnan, Suriye, Libya, Moldova, Ukrayna, Belarus, Gürcistan, Azerbaycan, Ermenistan. Bu devletlerin liberal demokratik yapılara ulaşılmasındaki amaç ülkelerin iç istikrarı ve buna bağlantılı olarak bölgesel istikrar olarak belirlendiyse de, ABD’nin demokrasi çalışmaları sonucunda bu ülkelerin bazılarında durumun istikrarsızlaştığı gözlenmiştir. Özellikle Rusya’yla olan bağlantılarından dolayı son derece önemli jeopolitik öneme sahip olan Ukrayna’daki “Turuncu Devrim” sonucunda ülkede uzatılmış bir siyasi kriz ortamı hakimdir. Turuncu koalisyonun parçalanmasından sonra “devrim” öncesi başbakanı Victor Yanukoviç’in tekrar başbakanlık koltuğuna oturması, Ukrayna’nın NATO macerasının önünde önemli bir engel oluşturdu. Ancak basmakalıp olarak Rus yanlısı şeklinde tanımlanan yeni hükümet, AB seçeneğinin Ukrayna’nın stratejik tercihi olduğunu yineledi. Üstelik ismi belirtilmeyen bir AB diplomatına göre, Batı yanlısı olarak tanımlanan “turuncu” siyasilerin AB konusundaki ısrarcı tutumu, AB açısından hiç de hoş karşılanan bir durum değildi.[2] Buna karşılık Rusya’yla ilişkileri geliştirerek denge politikasından yana olan Yanukoviç yanlılarının tutumunun AB ve Ukrayna arasındaki somut projelerin başarısı açısından daha verimli olduğu düşünülüyor. (Almanya gibi AB ülkelerinin bakışını özetleyen bu yaklaşım, başta Polonya olmak üzere bazı “yeni Avrupa” ülkelerinin şiddetli muhalefetiyle karşılaşıyor.) Nitekim 8 Mart’ta Ukrayna ekonomisini AB normlarına uygun hale getirecek yeni düzenlemelerin görüşülmesi bekleniyor. 

Ukrayna ve Türkiye’nin AB iddiaları konusunda zaman zaman karşılaştırmalar yapılsa da iki ülke için AB’nin oynadığı ve oynayabileceği rol çok farklıdır. İki ülkenin de AB’ye üyelik iddiaları hayal gibi görünmekte ve iki ülkede de elitlerin önemli bir kısmı AB’yi her şeyden önce Batılılaşmanın bir aracı olarak görüyor. Ne var ki AB’nin iki ülkeye olan bakışları o kadar farklıdır ki, Türkiye örneğini Ukrayna açısından tamamen geçersiz kılıyor. Baltık ülkelerinin adaylık süreçleri de göz önünde bulundurulduğu zaman, Rusya’nın batı sınırlarındaki eski Sovyet ülkeleriyle alakalı olarak AB, söz konusu ülkelerin istikrarlarına vurgu yapıyor. Bu iç istikrar ise Türkiye örneğinde olduğu gibi, ülkenin etnik ve dini azınlık haklarının tanınmasına değil, tam tersine azınlıkların entegrasyonuna dayandırılıyor. Böylece Türkiye ile ilgili AB belgelerinde sürekli olarak yeni azınlıkların yaratılması peşinde koşulurken, Baltık ülkeleri için yazılan ilerleme raporlarında Ruslara yönelik olarak yürütülen baskı politikaları göz ardı edildi ve Rusların entegrasyonu, yani asimilasyonu için daha aktif adımların atılması gerektiği belirtildi. Letonya ve Estonya, Rusya ile sınır anlaşmalarına sahip olmadıkları halde AB’ye kabul edildi. Bunun gibi AB açısından Ukrayna’nın toprak bütünlüğünün korunması ve Ukrayna’da ayrılıkçı eğilimlerin çıkmaması son derece önemlidir. Bu yüzdendir ki Almanya gibi kıta Avrupa’sının büyük ülkeleri, Ukrayna-Rusya ilişkileri krize girmeden Ukrayna’nın Avrupa serüveninin devam etmesini istiyorlar. Zira iki ülke ilişkilerindeki kriz Rusya’nın Kırım konusundaki iddiaları tetikleyebilir. Buna benzer bir şekilde Avrupa ülkeleri, Moldova’nın toprak bütünlüğünün korunmasıyla yakından ilgileniyorlar. Zira bu ülkenin toprak bütünlüğünün korunması Rusya’nın sınırlandırılmasıyla ve Dinyester bölgesinde bulunan Rus askerlerinin çıkarılmasıyla yakından alakalıdır.

Son AB genişlemesinden sonra Moldova’da beklendiği gibi Avrupa çekiciliğinin önemli ölçüde arttığı, Moldovalıların kardeş Romanya’nın vatandaşı olabilmek için sıraya girdikleri gözleniyor. Moldova’daki Romanya Büyükelçiliği’ne göre yaklaşık olarak 400 bin Moldovalı Romanya vatandaşlığını almış ve 500 bin kadar başvuru daha yapılmıştır. Seçmen sayısının 1,5 milyon olduğu bir ülke için bu rakamların çok önemli olduğu ortadadır. Bu gidişle Romanya Cumhurbaşkanı’nın “Romanya-Moldova birleşmesi AB çatısı altında gerçekleşecek” [3] iddiasının orta vadede gerçekleşme şansının hiç de düşük olmadığı söylenebilir. Zaten Moldova’daki Voronin hükümetinin “Rus yanlılığından” “Batı yanlılığına” kaymasının ana sebebi, ABD’nin demokrasi çalışmaları ve baskısı değil, Avrupa’nın “dayanılmaz çekiciliği” olmuştur. Rusya ile ilişkilerinde dostluk, kriz ve diyalog gibi aşamalardan geçen Voronin yönetimi, son dönemde Rusya ile normalleşen ilişkilerine rağmen Dinyester görüşmeleri konusunda AB’nin daha aktif rol oynamasından yanadır.

AB’nin Ukrayna ve Moldova gibi ülkelerde benimsediği demokrasi özendirme politikası irdelendiğinde, benimsediği söyleme rağmen sivil toplum, şeffaf seçimler, demokratik siyasi partiler gibi liberal demokratik değerlerin aslında ikinci planda olduğu görülecektir. AB’nin gerçek demokrasi özendirme stratejisi Sovyet sonrası toplumu değil, Sovyet sonrası devleti hedef alıyor ve özgürlüğü değil, devlet yapısının dönüşümüne odaklanıyor.[4] ABD daha çok STK’lar aracılığıyla bu ülkelerde etkili olmaya çalışırken, AB de sivil toplumla ilgileniyor, ancak özellikle elitleri hedef alıyor. Ukrayna ve Moldova’daki gelişmeler AB’ye komşu ülkelerde AB’nin “yumuşak gücünün” ABD’ninkinden daha etkili olduğunu gösteriyor.               

 

Enerji Zinciri

Rusya’yı batıdan çevreleyen Ukrayna, Belarus ve Moldova cumhuriyetlerinin Rusya karşısındaki en zayıf taraflarından birisi, Rusya’ya olan enerji bağımlılıklarıdır. Yakın zamana kadar Güney Kafkasya’daki iki “AB komşusu” da aynı şekilde, üçüncü “komşu” Azerbaycan da enerji kaynaklarını dünya pazarlarına ulaştırma açısından Rusya’ya bağımlı idi. Jeopolitik nedenlerle ABD’nin yoğun desteğine sahip olan Bakû-Tiflis-Ceyhan petrol boru hattının açılmasından sonra Bakû-Tiflis-Erzurum doğal gaz boru hattı da hayata geçmeye başladı. Üstelik Güney Kafkasya’daki enerji mücadelesine aktif olarak katılmaya başlayan AB, son bir yıl içerisinde NABUCCO doğal gaz boru hattı konusundaki çalışmaları hızlandırdı.    

NABUCCO’nun 2011 yılında faaliyete geçmesi ve kapasitesinin 30 milyar metreküp dolayında olacağı bekleniyor. Bu boru hattıyla Azerbaycan, Irak, İran, Mısır ve belki de Türkmenistan ile Kazakistan’dan da doğal gazın Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşınması planlanıyor. Rusya’nın AB’ye sattığı doğal gaz miktarının 2010’da 200 milyar metreküpü aşabileceği göz önüne alınırsa, NABUCCO’nun bir alternatif değil, ancak gerekli çeşitlendirme oluşturacağı açıktır. Buna ek olarak Türk Cumhuriyetlerinin doğal gazı vasıtasıyla AB ülkelerinin Rusya’ya olan enerji bağımlılığının azaltılması çok önemli bir konu olsa da bu, NABUCCO’nun birincil derecedeki önemi değildir. NABUCCO’nun esas önemi İran gazından ve jeopolitikten kaynaklanıyor. Birincisi AB, NABUCCO’nun tam olarak faaliyete geçeceği yıllarda İran etrafındaki problemlerin (bir şekilde) halledileceğini[5] umuyor. Dolayısıyla doğal gaz rezervleri açısından Rusya’dan sonra ikinci olan bu enerji devinin (27 trilyon metre küplük rezerv) doğal gazının Avrupa’ya akması için altyapı hazır olmuş olacaktır. İkincisi, Rusya ve İran’ın doğal gaz rezervlerinin yanında küçük kalan Türk Cumhuriyetleri’nin doğal gazının Batı yönünde akmaya başlamasının esas önemi, Rusya’ya olan transit bağımlılığının ortadan kaldırılması için bir fırsat sunmasındadır. Dolayısıyla BTC ve BTE de olduğu gibi, NABUCCO ekonomik öneme sahip olmasının yanı sıra, daha çok jeopolitik önemi öne çıkan bir boru hattıdır.

Ukrayna’nın NABUCCO’ya katılmak istediği konusunu aktif bir şekilde gündeme getirmeye başlamasından sonra, söz konusu boru hattının aynı zamanda Ukrayna bağımsızlığını pekiştirme özelliğine da sahip olabileceği ortaya çıktı. Son dönemde NABUCCO’nun yanı sıra AB’nin öne çıkardığı diğer bir proje olan Odessa-Brodı-Plotsk petrol boru hattı projesi de aynı amaç için tasarlandı. Projeye göre Ukrayna’daki Odessa-Brodı hattının Polonya’ya kadar uzatılıp Hazar petrolünün Avrupa’ya taşınması için kullanıma açılacaktır. Rusya’da faaliyet gösteren TNK-BP şirketi bu boru hattını ters yönde kullanarak Rus petrolünü Karadeniz’e indirmek için 2007’ye kadar kiraladı. AB, hattın doğru (planlanan) akış yönünde tekrar çevrilerek kapasitesinin dokuzdan, kırk milyon tona artırılmasını istiyor. Daha önce bu boru hattını dolduracak Hazar petrolü bulunmadığı için hat ters olarak çalıştırılmaya başlanmıştı. Ancak petrol üretimi hızlı bir şekilde artan Kazakistan’ın 2015 yılından itibaren yılda 150 milyon ton petrol üretmesi bekleniyor. AB, çıkış arayan Kazak petrolünün bir şekilde Karadeniz’e, arkasından da Ukrayna’nın Odessa Limanı’na ulaştırılıp Odessa-Brodı-Plotsk hattıyla Avrupa’ya taşınmasıyla yakından ilgileniyor. Bu arada Hazar Boru Hatları Konsorsiyumu (HBK) boru hattının kapasitesinin artırılmasını engelleyerek Kazakistan’ı Hazar geçişli projelere “yönlendiren” Rusya’nın kaygılarından birisi Karadeniz’e ulaşacak Kazak petrolünün Ukrayna bağımsızlığı için oynayacağı rolle de alakalı olabilir. Nitekim HBK kapasitesinin artırılmasına olan ilgisini kaybetmeye başlayan Kazakistan, Kazakistan Hazar Ulaştırma Sistemi projesi konusunda prensip karar aldı. Bu sistem aracılığıyla yılda 38 ton petrolün BTC’ye doldurulması planlanıyor. Diğer taraftan 2 Şubat’ta Ukrayna ve Kazakistan arasında imzalanan anlaşmalara göre Odessa-Brodı-Plotsk hattı Kazak petrolüyle doldurulacaktır.

Son dönemde eski Sovyet alanında çeşitli şekillerde Rusya’nın boru hatlarına bağımlı olan eski Sovyet ülkeleri arasında yeni işbirliği şemaları ortaya çıkmış durumdadır. Böylece Rusya’nın askeri müttefikleri olan ve olmayan eski Sovyet ülkeleri enerji mağdurundan enerji müttefiki haline geldiler. Azerbaycan-Gürcistan, Kazakistan-Ukrayna, Kazakistan-Gürcistan enerji ilişkileri giderek pekişmektedir. Buna Türkiye’nin de katıldığı ve AB’nin oluşturduğu Bakü Girişimi’ni de katmak gerekiyor. AB açısından bakıldığında ise, Hazar havzasındaki eski Sovyet ülkelerinin enerji kaynakları, sadece kendi enerji güvenliği açısından değil, komşu eski Sovyet ülkelerinin enerji güvenlikleri açısından ve dolayısıyla AB etrafında güvenlik kordonunun oluşması açısından da büyük önem taşıyor. Ancak bu hedeflerin gerçekleşmesi için yeri doldurulamaz bir ülke vardır ki, o da Avrasya enerjisinin Avrupa’ya taşınmasının Rusya’ya alternatif tek yolu üzerinde bulunan Türkiye’dir. Hazar ve Orta Doğu enerji kaynaklarını doğrudan Avrupa’ya ulaştırabilecek hatların tek geçiş yeri Türkiye’dir. Dolaysıyla AB açısından, Türkiye’nin gelecekte bu enerji hatlarını milli gücünün bir bileşeni olarak kullanmayacak bir yapıda olması, güvenliği açısından elzem olarak görülmektedir.

 


         

[1] Neil Macfarlane, “European Strategy Toward Kazakhstan”, Robert Legvold (Ed.), Thinking Strategically: The Major Powers, Kazakhstan, and the Central Asian Nexus, Cambridge, Massachusets, Londra, MIT Press, 2003, s. 146-147.

[2] EU Observer, “Ukraine Foreign Ministry Shake-up Could Improve EU Relations”, 1 Şubat 2007, http://euobserver.com/9/23390

[3] “35 Milliardov Dollarov na Obyedineniye”, Nezavisimaya Gazeta, 2 Şubat 2007.

[4] Jeffrey Kopstein, “The Transatlantic Divide over Democracy Promotion”, The Washington Quarterly, C.29, S.2, s. 90-91.

[5] Breffni O’Rourke, “Caspian: EU Invests In New Pipeline”, 27 Haziran 2006, Radio Free Europe/Radio Liberty.


Türk Yurdu Mart 2007
Türk Yurdu Mart 2007
Mart 2007 - Yıl 96 - Sayı 235

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele