TÜRKİYE’DE YAŞANAN SON GELİŞMELER: PSİKOPOLİTİK BİR ANALİZ

Mart 2007 - Yıl 96 - Sayı 235

 

        Selçuklu ve Osmanlı İmparatorluğu’nun Anadolu’da yerleşik duruma gelmesinde Bizans İmparatorluğu ile Anadolu’daki Ermeniler arasındaki olumsuz ilişkilerin önemli bir etken olduğu bilinmektedir. Bunun sonucu olarak Ermeniler ve Osmanlılar yüzyıllarca birbirleri ile çok iyi geçinmiş, Ermeniler en önemli devlet kademelerinde çeşitli görevler üstlenmiştir.

                        Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılması üç yüz yılı aşan bir süreci kapsamıştır. Bu tablo tek başına Osmanlının bu kadar geniş bir alanda genel olarak ne kadar iyi bir yönetim sergilediğini ortaya koymaktadır. Sovyetler Birliği’nin dağılma sürecinin birkaç yıl içinde gerçekleştiği ile karşılaştırıldığında bunun önemi daha çok anlaşılmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti çok zorlu bir mücadelenin sonunda bugünkü sınırları ile dünyadaki yerini almıştır. I. Dünya Savaşı sırasında İngilizler, Fransızlar ve Ruslar tarafından eğitilen ve kışkırtılan Ermeni örgütleri (Taşnak ve Hınçak) özellikle Doğu Anadolu’da terör yaratmaya, köyleri basmaya, Müslüman Türk ve Kürtleri öldürmeye başladılar. Bunlar yetmezmiş gibi Ruslarla iş birliği yaparak Kafkasya’da Ruslara karşı savaşan Türk ordusunu arkadan hançerlemişlerdir. Bunun üzerine Osmanlı hükümeti tehcir kanununu çıkartarak Ermenilerin o bölgeden uzaklaştırılmasını sağlamıştır. Bu süreç zarfında bir savaş ortamında karşılıklı katiller olmuş ve her iki taraf büyük acılar yaşamıştır. Ancak unutmamak gerekir ki Türkler yüzyıllarca birlikte yaşadıkları Ermenilerin kendilerine yönelen düşmanca eylemlerini ihanet olarak yaşamış ve büyük bir haksızlığa uğradıklarını düşünmüşlerdir. O günkü koşullarda zaten her taraftan kuşatılmış ve işgal edilmeye başlanmış olan ülkenin bir de birlikte yaşadıkları insanlar tarafından da vurulmaya başlanması “Düşenin dostu olmaz” özdeyişinin Türkler tarafından derinden yaşanmasına ve Ermenilere karşı güvensizlik duygularına yol açmıştır.

                        Ermenilerin göç ettirilmesinin onlarda yersiz yurtsuz olma duygularını şiddetlendirmiş olabileceği düşünebilir. Ermenilerin tarihte hiçbir zaman bir devlete sahip olamamaları da onlarda bu duyguları canlandırmış olabilir. Bunun yanında 1789 yılındaki Fransız devriminden sonra tüm dünyaya yayılan milliyetçilik hareketlerinin de Ermenilerin bağımsızlık duyguları ve isteklerinin gelişmesinde önemli bir rol oynadığı söylenebilir. Bütün bunlar Ermeniler için önemli travmatik yaşantılardır. Bu travmaların üst üste birikmiş olarak sağlıklı bir biçimde çözümlenemediği ve onların gerçek ve hayali (fantezileri) ile birleşerek seçilmiş travma (Seçilmiş travma bir toplumun kendisine acı veren aşağılanma duygusu yaşatan, mağdurluk duygusu yaşatan travmatik olayların yasını tutup tamamlayamaması sonucu bu travmalar seçilmiş travmaya dönüşür. Seçilmiş travmayı halk dilinde kullanılan kuyruk acısı gibi düşünebiliriz) niteliği kazanmıştır. Selçuklu ve Osmanlıdan önce Ermenilerin Bizans egemenliğinde mutsuz oldukları ve onlarla bir uyumsuzluk içinde oldukları bilinmektedir. Onların çok uzak geçmişte Bizanslarla olan acı yaşantılarının bilinç dışında artık daha yakındaki Müslüman Türklere yönelik olarak yer değiştirdiği düşünülebilir. Yer değiştirme (deplasman) hem bireylerin hem de büyük grupların önemli psikolojik savunma mekanizmalarından biridir.

                        İstiklal Savaşı’nda Türkler milli güçleriyle işgal edilen ülkeyi kurtarmak ve düşmandan temizlemek için birçok cephede savaşmışlardır. Bu savaşta özellikle Doğu ve Güneydoğu bölgelerinde Fransız ve İngilizlerle işbirliği yapan Ermeni çeteleriyle savaşırken batıda Yunanlılarla ölüm kalım mücadelesi içine girmişlerdir. Yunanlılar kendilerini Bizans İmparatorluğu’nun mirasçısı ve Anadolu ile Trakya’nın gerçek sahibi olarak görmekteydiler. Bu düşünceleri doğrultusunda Anadolu’yu işgal etmeye başlamışlardır. Onlar Osmanlı’nın yıkılmasıyla 1071 ile başlayan ve 1453’te İstanbul’un fethedilmesiyle sonlanan büyük seçilmiş travmalarını telafi etmenin hayallerini kurmaktaydılar. Yunanlılar İstiklal Savaşında yenilgiye uğrayınca bu travmanın telafisi bir yana bunun daha çok katmerleşmiş olarak mağduriyet psikolojisi ile Osmanlı’nın devamı olan Müslüman Türklere düşmanlık duyguları bir kez daha pekişmiştir. Bir kez daha diyorum çünkü Yunanlıların Türk düşmanlığı Mora isyanı öncesinden başlayan onların kuruluş felsefesinin ve psikolojisinin temelini oluşturmaktadır. Türk düşmanlığına dayanan Yunan milliyetçiliği ve bağnazlığı Yunan kimliğinin en temel taşlarından birini oluşturmaktadır. Yunanistan’ın Megalo İdeası onun Anadolu topraklarında hala gözleri olduğunu göstermektedir. Bunun yanında kendi resmi söylemlerinde İstanbul’a hala Konstantinapol demeleri altı yüz yıla yaklaşan dünya gerçeğini kabullenememiş olmanın bir kanıtıdır. İstanbul’un fethiyle yaşadıkları travmanın seçilmiş travmaya dönüşmesinde bu kaybın yasının yaşanamaması ve bu yasın inkar aşamasında takılı kalmasıyla ilgili olduğunu söyleyebiliriz. (Her travma bir kayıp duygusu yaşatır. Her kayıp sonrasında yas yaşanır. Yasın şok, inkar, pazarlık ve çözümleme ya da kabullenme evreleri vardır.)

                        1071 Malazgirt Meydan Savaşı, 1453 İstanbul’un Fethi, 1919 İstiklal Savaşı ve 1974 Kıbrıs Barış Harekatı Yunanlıların seçilmiş travmalarının şiddetlenerek yaşanmasına yol açmıştır. Bu travmalar öfke ve öç alma duygularını harekete geçirmektedir. Bunun sonucunda düşmanımın düşmanı dostumdur özdeyişi doğrultusunda Yunanlılar, Ermeniler ve PKK terör örgütü ile işbirliği içinde hareket ederek Türkiye’yi destabilize etmeye ve ayakta durmaması diz çökmüş bir vaziyette kalmasına yol açacak politikalar geliştirmişlerdir. Önceleri Asala terör örgütü sonra da PKK’nın özellikle 1974 Barış Harekâtı sonrasında ortaya çıkmalarının bu gelişmeler sonucu olduğu görülmektedir. Bu örgütler kullanılarak bir yandan Ermenistan’ın büyük Ermenistan diğer yandan Yunanistan’ın Megalo İdea hayalleri gerçekleştirilmek istenmektedir.

                        1950 yılından itibaren Türkiye çok hızlı gelişim ve değişim sürecine girmiştir. Her değişim ve gelişimde olduğu gibi Türkiye de bu değişimin kazandırdıkları ve kaybettirdiklerini bir arada yaşamak zorunda kalmıştır. Kazandırdıkları yaşandıkça değişime heves hızlanmakta, kaybettirdikleri ya da kaybedilebileceği tehdidi hissedildiğinde ise tedirginlik, kaygı ve değişime karşı direnç tepkileri ortaya çıkmaktadır. Türkiye deki bu değişim ve gelişim maalesef her yerde aynı düzeyde olmamıştır. Bunun dışında Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana devam eden karma ekonomik düzeninden iyi bir hazırlık ve alt yapı oluşturulmadan liberal ekonomiye geçilmesi ülkede yaşayan vatandaşların devletin koruyucu şemsiyesini kaybetmiş hissi içinde olmalarına ve bunun sonucunda bir güvensizlik duygusu yaşamalarına yol açmıştır. Öte tarafta yaşanan iç göçler kentlerde çarpık yapılandırmayı ve yeni bir psikososyokültürel oluşumu yaratmıştır. Gecekondular ve varoşlar kültürü doğmuştur. Yazılı ve görsel medyada Türkiye’nin varlıklı ve lüks yaşam bölgeleri ile alt yapısı olmayan sağlıksız yaşam bölgeleri aynı anda görülebilmektedir. Ekonomik dengesizlik yavaş işleyen adalet ki bu bir adaletsizlik olarak algılanmakta, kapkaç, yankesicilik, hırsızlık ve bunlara bağlı yaşanan güvensizlik toplumun tedirginliğine ve devlete olan güveninde sarsıntılara yol açmıştır.

                        Hızla değişip gelişen illerimizden biri de Trabzon’dur. Bu hızlı değişime bağlı yabancılaşma kaçınılmaz bir duygudur. Öte yanda hem bölgesel hem de yurt geneli ile ilgili olarak hissedilen tehditler ve yaşanan kaygılara bağlı olarak geliştirilen çeşitli savunma mekanizmaları toplumun tepkilerinde belirleyici bir rol oynamaya başlamıştır. Bu toplumsal tepkilerin oluşmasında tarihsel süreçlerin ve dış dünya koşullarının yarattığı psikolojik etkilerin de çok önemli bir rol oynadığını belirtmek gerekir.

        Son yıllarda Trabzon’da üst üste yaşadığımız ve tüm ülkeyi etkileyen ve dış dünyanın yoğun ilgisini çeken bu olaylar durup dururken olmuyor. Bu olaylarda Trabzon’un gündeme gelmesi bir rastlantı değildir. Bunun böyle olmadığını anlamamız için tarihte yaşanmış durumlara, toplumsal değişimin yarattığı psikopolitik süreçlere ve bireyin psikolojik gelişmesinde etkili olan aile ilişkileri, okul ve sosyal çevre ilişkilerini incelemek gereği ve buna paralel olarak işsizliğin yarattığı boşluğu değerlendirmek gerekir.

        Trabzon tarihte Rum Pontus devletinin merkezi olarak bilinir. Bu tarihî geçmiş, başlı başına önemli bir duyarlılık oluşturmaktadır. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne giriş sürecinin başlamasıyla birlikte Pontus sözcüğünün sıklıkla kullanılıyor olması, artık bölgenin insanlarında bir kimlik tehdidi yaratmaya başlamıştır. Bu kimlik tehdidini yaratanlara karşı bir yanda öfke birikirken öte yandan millî ve dinî kimliğin daha çok güçlendirilmesine yol açan savunma mekanizmaları etkin olmaya başlamıştır. Ülkeyi yönetenler ne kadar görmezden gelirse de Türkiye’nin Cumhuriyet tarihinin en zor dönemlerinden birini yaşadığı bir gerçektir. Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’ın 14 Şubat 2007 de Amerika Birleşik Devletlerinde yaptığı konuşmada Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana bu derecede bir güç dönemi yaşamadığını belirtmesi durumun ciddiyetini ortaya koymaktadır. Bir yanda Avrupa Birliği’nin bitmez tükenmez istekleri, Yunanistan, Kıbrıs Rum Yönetimi ve Ermenistan’ın tavrı öte yanda PKK ve Kuzey Irak’tan gelen tehditkâr, kafa tutan söylemler ve eylemler toplumda çok ciddi tedirginlik yaratırken bunlara karşı pasif kalındığını düşünen özellikle genç gruplarda öfke artışına neden olmaktadır.

        Ülkemizde azınlıkların haklı veya haksız duyarlılıkları ve bunun altında yatan travmaları vardır. Bu travmaları dile getirirken Türkleri suçlayıcı tarzda yaklaşmaktadırlar. Ancak, kendilerinin bu konudaki sorumluluklarından söz etmemeleri de toplumun tepkisinin ve bu tepkiyi göstermeye hazır grupların daha kolay provoke olmasını sağlayabilir. Yani Ermenilerin tehcir olayı ne kadar acı ve travmatikse ve onları duyarlı kılıyorsa onların Ruslarla bir araya gelip Türkleri arkadan vurmaları da Türkler için bir o kadar travmatik olup duyarlı olmalarına ve bu duyarlılıkla tepki vermelerine neden olabilmektedir.

        Bunun gibi toplumsal psikopolitik süreçler ergenlik çağındaki bireyleri daha yoğun olarak etkiler. Çünkü ergenlik döneminde tüm duygularda, başta sevgi ve nefret olmak üzere, ileri derecede şiddetlenme görülür. Bunun yanı sıra ergenlikte kimlik arayışı, bir gruba ait olma duygusu ve ihtiyacına bağlı olarak ergenin kendi grubunu yüceltme, aşırı bir biçimde ona bağlanma ve o grubun dışında kalanları ise aşağılama ve küçültme duyguları bireyin psikolojisine egemendir. Ergen bu psikoloji ve kabarmış, şiddetlenmiş, enerji dolu duyguların etkisiyle, kendi grup üyeleri veya liderlerinin telkiniyle her türlü şiddete başvurabilir. Kendisinden yana görmediği ve grubun varlığının kendi bireysel ve grup kimliğini tehdit ettiğini hissettiği bireyleri yok etmek ister hatta gözünü kırpmadan ortadan kaldırabilir.

        Her ergen böyle mi davranır? Kuşkusuz hayır. Çocukluğundan itibaren ailesi içinde kendisine bir yer edinememiş, ailesi için değerli bir kişi olduğu kendisine hissettirilmemiş, aşağılanmış, örselenmiş, şiddete maruz kalmış, ihmal, istismar edilmiş, önemsenmemiş ve bunun sonucu olarak bir yere ait olma ihtiyacını dışarıda ona sağlayan gruplarda gidermeye çalışan ergenlerde bu eğilim beklenir. Böyle bir yapıya sahip ergenler o gruplar içinde bir kimlik kazandıklarını düşünürler.

        Dış dünyadan kaynaklanan ve kimliği tehdit eden söylemler bu gruptaki ergenlerin daha çok kamçılanmaları ve karşıtları olarak gördükleri gruplara yönelik daha çok bileylenmelerine neden olur. Üstelik bu kişilerin bağlanacakları bir işleri yoksa, kendi aileleri içinde belli bir yerleri ve değerleri bulunmuyorsa, tablo daha da vahimdir.

        Ergenlik döneminde çocuklar artık yetişkin bireyin fiziki yapısına kavuşmakta ve kendini daha güçlü olarak görmektedir. Bundan böyle çocuklukta aileleriyle yaşadıkları olumsuzluklara karşı daha kolay koyabilecek güce sahiptirler. Ancak aileye en azından ekonomik bağımsızlıkları devam ettiği için onlara karşı yaşadıkları öfkeyi aileleri yerine olumsuz duygularla bütünleştirdikleri, kendilerinden saymadıkları bireylere ya da gruplara yöneltirler.

        Anne baba tutumları dışında okul çağında öğretmenlerin öğrenciler arasında ayırım yapmaları, kendi beklentileri doğrultusunda davranmayan öğrencileri küçümseyip dışlamaları bu kişilerin gelecekte kaybedilebileceğinin ve ülkeye de büyük kayıplar yaşatacağının ipuçlarını vermektedir.

        Toplumun gelecekte bu durumlarla en az düzeyde karşılaşmasını sağlamak için öncelikli olarak anne ve babaların içgüdüsel rollerini eğitimle zenginleştirmek ve bilinçli ebeveynlerin sayısını arttırmak gerekir. Her yerde şiddetin olmadığı herkesin birbirine karşı saygılı ve hoşgörülü olduğu anlayışlı bir iklimin aile içinde yerleşmesi gerekir. Toplumun temel yapısı olan aile yaşamındaki demokratik anlayış, farklılıklara tahammül kapasitesi ve farklılıkları zenginlik olarak görüp algılama eksikliğinin giderilmesi gerekir. Aile içinde hoşgörü, tahammül ve esneklik ortamında yaşayıp büyümüş olan bir genç, toplum içinde de benzer yaşantıyı devam ettirme eğilimindedir. Toplumsal bütünlüğün ve barışın sağlanabilmesi ve korunması da ancak yukarıda belirttiğimiz aile içi etkileşimin hoşgörü, tolerans ve demokratikleşmesi ile mümkün olacaktır.

                        Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk “Ne Mutlu Türküm Diyene” özdeyişiyle Cumhuriyeti kuran bütün unsurları kucaklayan bir anlayışı ortaya koymuştur. Bu anlayışın ilelebet devam etmesi gerekir.

         


Türk Yurdu Mart 2007
Türk Yurdu Mart 2007
Mart 2007 - Yıl 96 - Sayı 235

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele