DİNK CİNAYETİ/SOYKIRIM LOBİSİ VE PSİKOLOJİK OPERASYONLAR

Mart 2007 - Yıl 96 - Sayı 235

 

Agos Gazetesi yazarı Hrant Dink’in öldürülmesinin ardından milli ve kültürel değerlere karşı daha önce emsali görülmemiş bir linç kampanyası başlatılmıştır. Cinayeti işleyen katil ve arkasındakilerin yargılanması bir kenara bırakılmış onun üzerinden bir milletin değerleri ve kültürü insafsızca yargısız infaza tabi tutulmuştur. Yapılan değerlendirmeler, analiz ve yorumlar eleştiri sınırlarını aşarak Türk milletine yönelik hakaret ve aşağılamaya dönüşmüştür. Aşağılama ve karalama kampanyalarından ise en fazla kavramlar nasibini almıştır. “Vatan ve Vatanseverlik”, “Milliyetçilik ve Milliyetçiler”, “Devlet ve Derin Devlet”, “Türk ve Ermeni”, “Soykırım” üzerine yapılan tartışmalar aynı amaca yönelik olarak devreye sokulmuştur. Nereden bakılırsa bakılsın yapılanların Türklük, kültür, milli değer ve dirence yönelik olduğu hemen fark edilir. Bu faaliyetlerinin açık bir psikolojik operasyon olduğunu çağrıştıran çok sayıda kanıt göstermek mümkündür. Öteden beri her fırsatta şehit, gazi, Türk, Türklük, Vatan, Vatansever, Milli, Milliyet, Milliyetçilik kavramlarına yapılan saldırıların da aynı amaca hizmet ettiği bilinmekteydi.

Bu nedenle sorumsuzluk, değersizlik, biganelik, milliyetsizlik, yumuşaklık, ilgisizlik vb. olgular kutsanırken değer yüklü her olgu ve davranış da bir biçimde mahkûm edilmeye çalışılmıştır. İşlenen bu hazin cinayetin sorumlusu olarak doğrudan Türk milletini, devleti, toplumu, yasaları hatta bütün Trabzon’u sorumlu tutanların yapmaya çalıştıkları buydu. Onca Türk diplomat Ermeni militanlarca katledilirken bir Türk soykırımından bahsetmeyenlerin, bu cinayeti sözde “Ermeni soykırımı”nın bir kanıtı olarak sunmaları, olan bitenlerin amacını göstermesi bakımından ilginçtir.

Siyasi ve Sosyal Kırılganlık!

Türkiye’deki siyasal ve sosyal kırılganlığın seviyesini ortaya koyması bakımından Dink cinayeti sonrasında gelişen olaylar ciddi bir mesaj niteliğindedir. Bu cinayet projesi; Türkiye’nin son zamanlardaki toplumsal ve siyasal yapısını test etmek amacıyla yürürlüğe konmuş gibidir. Bu testin bilerek ve isteyerek mi yoksa spontane olarak mı yapıldığı tartışılabilir ama ortaya koyduğu sonuç tartışılmayacak kadar açıktır: Türkiye’nin toplumsal/siyasal yapısı, Türk ekonomisinden daha kırılgan haldedir.

Cinayet sonrası yapılan yorumlar ve entelektüel saldırılar; aydın olarak nitelendiren kesimin büyük bir kısmının ülkenin geçmişte yaşadığı ideolojik, mezhepsel ve etnik ayrışmasının yarattığı cehennemden yeterli tecrübeyi almadığını göstermektedir. Ayrıca bu malum odakların hala soğuk savaş döneminin paradigmalarıyla düşündüğü de bu vesileyle bir kez daha görülmüş oldu.

Dink cinayeti Türkiye ve Türklük aleyhtarı grupları aktifleştirmenin ötesinde azgınlaştırmıştır. Ortamı uygun gören zevat, “Bayrak”, “Millî Devlet”, “Derin Devlet!”, “Türk Milleti”, “Milliyetçilik”, “Vatan” kavramları aleyhine; sözde “Ermeni Soykırım” ve “Ermenilik” lehine fütursuz bir tavır geliştirmiş durumdadır.

Dink cinayetinden yola çıkılarak devleti katil; Türk milletini suçlu ve milliyetçiliği de günahkâr ilan eden çok sayıda konuşma ve program yapıldı, yazılar yazıldı. Türk milleti ve tarihi topyekun soykırımcı ilan edildi. Artık tek bir Türkiye yoktur. Bu ülkenin kendi vatanını, tarihini, kültürünü ya da bayrağını seveni kadar ona karşı bigane kalanı da var.

Türkiye’de de Ermeni olmayan fakat Ermeni diasporası gibi soykırımı içselleştirmeye çalışan bir lobi bütün işaretleriyle ortaya çıktı. Millet karşıtı bütün isnat, itham ve iddiaların bu soykırım lobisinin psikolojik operasyonlarının öğeleri olduğundan kimse kuşku duymamalıdır.

Türk milletini, tarihini, kültürünü, millî, ahlakî ve insanî değerlerini hedef alan saldırıların gerçekte tek bir maksada matuf olduğu unutulmamalıdır. Yine unutulmamalıdır ki birilerinin itirazı, yaşamın ya da değerlerin Türklüğüne değil; toprağın ya da egemenliğin Türklüğünedir. Ön Asya topraklarındaki Türk egemenliğini içine sindiremeyen güçler bütün varlıklarıyla aktifleşmişlerdir. İtham, iftira ve iddiaları bu proje bağlamında ele almak gerekir.

Türk Milletini Suçluluk Psikolojisi İçine Sokmaya Kalkışanlar

Dink Cinayeti sonrasında Referans Gazetesi “Bir millet hoyratça susturduğu evladına ağlıyor” diye başlık atmış. Bu gazeteye göre; Dink’i, “Bir millet hoyratça susturmuş”. Bir millet, bir tarih ve bir kültür toptan suçlanıyor. Hem de hiçbir ayrım yapılmadan.

Taha Parla, 28 Ocak 2007 tarihli Radikal İki’de “Katil, Devlet, Toplum” başlığı altında şunları yazıyor: “1920’lerin başında Türkiye’nin nüfusu 13 milyondu. 1910’larda her biri birer milyon alan Rum, Yahudi, Ermeni nüfus grupları vardı. Bugün bunlar bir kaçar bine dayanmış durumda. Toplam nüfusu 13 milyondan 70 küsur milyona çıkan Türkiye’de, Türk Türkiyelilerin nüfusu geometrik olarak artarken, Rum-Yahudi-Ermeni Türkiyelilerin nüfusunun bu denli azalması, sizce normal bir demografik trend midir? …/… 80–90 yıldır, Türkiyeli Türklerin etkin bir kısmı Türkiyeli diğer insan kardeşlerine bir şeyler yapıyor olmalılar ki, zaman içinde sayılar öyle bir seyir gösterebilsin”.

Yazının başlığı devlet ve topluma katillik sıfatı çağrıştıracak biçimde atılmış. Yazar, cevabı içinde saklı olan sorular sorarak vicdanları rehin almakla işe başlamış. Türkiye’deki nüfus artış ve azılışları konusundaki gelişme trendlerinin gerekçesi cümle âlemce bilinmesine rağmen yazar, “Türk Türkiyelileri” suçlamak için buna hiç değinmemiş.

1915 yılında “Ermeni Tehciri”, 1924 yılındaki Rum-Türk mübadelesi ve diğer nedenlerle yapılan göçler sonucunda Türkiye’de yaşayan gayrimüslim ahalinin Yunanistan, Suriye ve diğer ülkelere göç ettiği bilinmektedir. Bunu Taha Parla’nın bilmemesi mümkün değildir. Ayrıca Yunanistan, Bulgaristan, Romanya, Bosna/Hersek, 12 Adalar, Balkanlar, Ortadoğu, Kafkaslar, Kırım ve bütün Balkanlar’dan Türkiye’ye yapılan göç “Türk Türkiyelilerin sayısını artmasına neden olduğunu da Sayın Parla, bilmezlikten gelemez. Türkiye, Osmanlı İmparatorluğunun konsantrasyonu olarak vücut bulmuştur. Bu sebeple nüfus akışı Türkiye’ye eski Osmanlı topraklarından hala devam etmektedir.

Taha Parla Dink cinayetinden yola çıkarak, onlarca faktörün etkisi sonucu oluşan demografik yapıdaki azalış ve artışları “Türkiyeli Türklerin etkin bir kısmının Türkiyeli diğer insan kardeşlerine bir şeyler yapıyor” olmalarına bağlamaktadır. Bu yaklaşım Türklere karşı yapılan onca haksız önyargılı tavrın yeni versiyonundan başka bir şey değildir.

Evet 6/7 Eylül olayları, Varlık Vergisi vb. olgular bu ülkede yaşanmıştır. Bunlar doğrudur. 6/7 Eylül olayları Kıbrıs’la, Varlık Vergisi Savaşla ilgili şartların ürünüdür. Fransa 2. Dünya Savaşı sırasında iki yüz bini aşkın Yahudi’yi Almanya’ya gönderdiği ve hemen hemen hepsinin öldürülmesine neden olduğu, Almanya’nın milyonlarca Yahudi’yi yok ettiği, Amerika’nın savaş boyunca kendi vatandaşı olan Japonları tel örgülerle çevrili kamplarda tuttuğu bir dönemde Türkiye’de varlık vergisi yürürlüğe koymuştur.

Varlık vergisi mağduru Yahudilerden bazıları Aşkale’ye çalışmaya giderken aynı zamanda Hitler Almanya’sından kaçan Yahudi bilim adamlarına Türkiye kucak açmış ve onlara Üniversitelerde kürsülerin başına getirmiştir.

Daha ötesi de tarihin hafızasında kayıtlıdır. Endülüs’ten onca Yahudi 15. Yüzyılda Türkiye’ye getirilmiştir. 1830/1848 ihtilalleri sırasında ülkesinden kaçan Lehlilere, İsveç Kralı Demirbaş Şarl ve mahiyetine, Macar Rakoçi’ye kucak açan Türkiye Türkleridir.

Savaş şartlarının ne olduğu, olayların gelişme trendleri, milletlerin yıkılma yani bunalım dönemleri dikkate alınmadan ne “Tehcir” ne “Varlık Vergisi” ne de “6/7 Olayları”nı anlamak mümkündür.

Türkiye toprakları Hititlerden bu güne “Bin Tanrı İli” adıyla anılır. Hoşgörünün, tahammülün ve bir arada yaşama kültürünün şah eser örnekleriyle Anadolu Tarihi ağzına kadar doludur. Anadolu ana rahmi gibi Selçuk/Osmanlı/Türkiye sürecinde zorda kalan, darda kalan, zulme uğrayanların sığınağı olmuştur.

Menfur bir cinayetin ardından“Türkiyeli Türklerin etkin bir kısmının Türkiyeli diğer insan kardeşlerine bir şeyler yapıyor” olduğunu söylemek, cinayetin oluşturduğu hazin ortamı insafsızca istismar etmektir. Kaldı ki, Ermeni nüfus; Ermenistan’da da son 15 yılda üç milyondan bir buçuk milyona düşmüş durumdadır. Onu da Türkler mi yaptı? Türk milletine yapılan iftiralar nefretin sağduyuyu ve aklı nasıl çeldiğini gösteren tipik bir örnektir.

Milliyetçiliği ve Türklüğü Mahkûm Etme Girişimleri!

Dink’in menfur bir saldırıya kurban gitmesinin ardından -adı lazım değil- bir gazeteci, adeta fırsat bu fırsat diyerek şunları yazıyor: Türkler Hrant'ı öldürmekle 19 Ocak 2007'de bir soykırım daha 'gerçekleştirmiş' oldu”. Adam, Dink’i Türklerin öldürdüğünü ve bunun ikinci bir soykırımın gerçekleşmesi anlamına geldiğini söylüyor. Cinayetten bütün Türkleri sorumlu tutan bu kafaya sormak gerekir; O zaman Ermenilerin öldürdüğü Türk Diplomatları için bütün Ermeniler acaba kaç soykırım yapmış olmaktadır? Hala 1915 yılının tehciri için “soykırım” dayatması yapan bu kafa, acaba daha dün Karabağ’da Hocalı’daki Ermeni katliamına ne diyor? Azerbaycan topraklarının %20’sini işgal ederek bir milyondan fazla Azeri Türküne zorunlu tehcir uygulayan şanlı Ermenistan zaferini (!) nasıl adlandırıyor?

20 Ocak Tarihli The İndependent gazetesi “Hrant Dink, Ermeni soykırımına dair ortak bir anlatı yaratma gereğini vurgulayan parlak bir gazeteciydi. Hrant Dink dün Ermeni soykırımının 1.500.001'inci kurbanı oldu” diye yazmıştır. Orhan Miroğlu, Radikal’in 28 Ocak 2007 tarihli yazısının başlığı “l.500.001’inci sırada” olan…” olarak koymuş. Yabanın ve yabancının, yerli takipçisi olmak bazı insanlar için onur sorunu halini almıştır.

                Soykırım kavramını bu denli işportaya düşürenlerin barış ve insanlıktan söz etmeye hakları var mıdır? Bu tür kin, önyargı ve nefret içeren sözler; Hrant’a sıkılan o menfur kurşunlardan daha az mı öldürücü ya da bölücüdür? Milliyetçiliği ya da Türklüğü; cinayet işleyen çetelere karşı olduğu kadar yukarıdaki sözleri edenlere karşı da korumanın bir gereklilik olduğu da ortadadır.

Milliyetçilik Duygusunu Yıkma Girişimleri!

Herkül Milas; Milliyetçiliği “AIDS” ile aynı kategoriye koyarak “Bir hastalıktır. Bulaşıcıdır” demişti. Ardından milliyetçiliğe; “Toplumların modernleşme sürecinde geçirdikleri bir çeşit bulaşıcı hastalıktır” diyenlerle milliyetçiliğin başına bazı sıfatlar yükleyerek “kırmızıçizgi” ilan eden siyasiler de çıktı. Çetin Altan bir mülakatta sorulan “Milliyetçilik ne demektir?” sorusuna Oscar Wilde’dan yaptığı  “Her alçağın son sığındığı yer milliyetçiliktir” alıntısıyla cevaplamıştır.

Son zamanlarda da “Milliyetçiliğin iyisi kötüsü olmaz, hepsi zehirlidir” diyerek “Türk olmadığını” ilan etme ihtiyacıyla kavrulduğunu söyleyenler çıktı. Milliyetçiliğe saldırmak için literatürde ne kadar milliyetçilik aleyhtarı söylemler varsa onları ortaya çıkarmaya başladılar. Bu bağlamda bir köşe yazarı da Mitterand’ın “Milliyetçilik savaştır” sözüne atıfta bulunarak yazısını bitirmektedir.

Milliyetçilik yoksa millet de yoktur. Milliyetçilik bağımsız her devlet için kurucu iradenin enerji santralıdır. Milliyetçilik bu anlamda Kuvayımilliyedir; yabanın egemenliğinin reddidir. Milliyetçiliği mahkûm etmek; milleti; tarihine, değerlerine, kültürüne, bağımsızlığına ve egemenliğine bigane hale getirmek anlamına gelir. Yapılmak istenen de budur. Çünkü işgal için önce milli savunmanın çökertilmesi gerekir!

Vatan Kavramını Mahkûm Etmek!

Malum medyanın müdavimi olan bir yazarı; “Vatandaşı sevmeyen vatanseverler” başlığı altında “Eski Çek Cumhurbaşkanı Havel'in "İnsanlar sınırlardan önemlidir" lafı ile "Beni kimin değil, nasıl yönettiği önemli" türünden yaklaşımlarına atıfta bulunarak şunları söylüyor: “İçe kapalı bir toplumda kendi insanının yoksullaşması pahasına kendi iktidarlarını sürdürmek isteyenler” vardır. Devamla da "Vatanı sevip, vatandaştan nefret edenler" den bahsederek onlarınlügatinde rekabet, ihracat, zenginleşme filan yok.../…Hiç vatandaştan konuşmayıp hep vatanı övmenin ardında yatan bu acıklı gerçekleri daha ne kadar saklamayı düşünüyorlar? Bu ülkede yaşayan insanlar bu ülkenin vatanseverlerinin hiç mi umurunda değil?”

Bir defa Havel’in sözlerine keramet atfetmek doğru değildir. Hele hele onları bir dogma olarak alıp, şaşmaz bilincin ölçüsü olarak kutsayıp düşünceleri ona dayandırmak hiç doğru değildir. Daha da vahim olanı oradan yola çıkarak da insanın öneminin, vatan sınırlarının önemsizliğiyle ilişkilendirilmesidir. Vatanının sınırını koruyamayanın, kendi varlığının sınırını koruması hiç mümkün değildir. Toplum olarak bir anlam ifade etmeyenlerin birey olarak da anlamı yoktur. Vatan ve Vatandaş; Birey ve toplum aslında bir bütünü anlatırlar; birbirlerinin hem nedeni hem de sonucudurlar. Onları birbirinden ayırmak ya da birbirine karşıt gibi düşünmek mümkün değildir. Yazarın aklına hem vatanın hem de vatandaşın önemli olduğunun niçin gelmediği de meraka mucip bir durumdur.

Vatansız bir insan; kendi kaderi üzerinde egemenliği olamayacağı, bağımlı ve edilgen olacağı için olgun değildir. Kaderi üzerinde tam anlamıyla özgür ve egemen olmayan kişiler ise belirli ölçüde köledir. Bu bakımdan ancak sömürge kafalılar için sınırların önemi yoktur. Havel’in   "Beni kimin değil, nasıl yönettiği önemli" sözü de sömürgecilik ideolojisidir. Bir birey eğer köle değilse; hem kendisini kimin yönettiğiyle hem de nasıl yönettiği ile ilgilenmek zorundadır.

Bay yazar; “İçe kapalı bir toplumda kendi insanının yoksullaşması pahasına kendi iktidarlarını sürdürmek” arzusunda olanlardan söz ediyor.

Türkiye’nin yönetilen ya da emeği çalınan çoğunluğunun; ihracat, rekabet ve zenginlikten söz edecek mecalinin olmadığını da bilmiyor. Vatan ve vatanseverliği önceleyenler, zaten iktidarın dışında olan gruplardır. Herhalde onların olmayan iktidarlarını sürdürmek gibi bir amaçları olamaz!

Bay yazar şöyle diyor: "Vatanı sevip, vatandaştan nefret edenlerin’ lügatinde rekabet, ihracat, zenginleşme filan yok”. “Bu ülkede yaşayan insanlar bu ülkenin vatanseverlerinin hiç mi umurunda değil?”

Vatandaşı sevmenin yolu; onun değerlerine, hissiyatına ve hassasiyetlerine saygıdan geçer. Vatandaşa seni kimin yönettiği önemli değildir; adeta “gözlerini kapa vazifeni yap”, sizin adınıza başkaları düşünüyor, planlıyor ve karar veriyor demek vatana olduğu kadar vatandaşa da ihanettir. Vatandaşı sevmek demek; aynı zamanda ona saygınlık ve onur kazandıran en büyük değer olan vatanı da sevmek demektir.

Sonuçta vatandaş ile vatan anlamdaştır. Kavram olarak vatandaş kelimesi de aynı vatana bağlılığı anlatır. Aynı vatanda yaşayan, aynı tarihi, coğrafyayı ve geleceği paylaşan insanlara vatandaş denir. Vatan olmazsa vatandaşı birey olarak özgür ve onurlu yaşatmak mümkün olmaz. Bu anlamda vatan; vatandaşın sığındığı ana rahmidir. Vatan ve ananın birbirine bu kadar çok benzetilmesinin bir nedeni de budur. Bu sebeple vatandaşı vatandan ayrı ya da farklı gören yaklaşımlar göründüğü kadar masum değildir.

Yazar “Bu ülke ne tok esirler; ne de aç hürler ülkesi olamaz” demek amacıyla bu eleştirileri yapmıyor. Ya da vatandaş da en az vatan kadar önemlidir demek için de bunları yazmıyor. Vatan kavramını anlamsızlaştırmak ve örselemek için bunları yazıyor. Bu tarz düşünmeye alışkanlık haline getirmişler vatanı “bir arazi” ya da “emlak” sorunu olarak görmektedirler.   

Devlet’i “Derin Devlet” ile Vurmak

“Katil Devlet” slogan ve pankartları ardından “Derin Devlet” komploları elbette rastlantı değildi. Derin Devlet’ten farklı amaçlar için söz edilmektedir. Bunlardan bazılarına değinmekte yarar vardır: Devlete saldırmayı meşru hale getirmek için derin devlet icat edilmektedir: Devlet hâkimiyeti altındaki sahada “Şiddet kullanma tekelini” elinde bulunduran tek tüzel kişidir. Devlet, bu yetkiyi milli rızadan ve hukuktan alır. Devlet hukukla ve yasayla sınırlı olarak bu yetkiyi kullanır. Devletler eşkıya, terörist ya da çete gibi davranamaz. Devleti devlet yapan ya da meşru kılan şey şiddet tekelini yasal sınırlar içinde kalarak uygulamasıdır. Devlet terörist gibi davranamaz. Devlet terörist gibi, yasa dışı çeteler gibi davrandığında meşruiyetini tartışma konusu yapar. İşte muhal bir “Derin Devlet”i tartışma konusu yapanlar gerçekte devletin meşruiyetini tartışmaya açmaya çalışanlardır. Bunun nedeni de vardır: Nitekim ortada görünmeyen hukuk ve yasa dışı her türlü komplo ve cinayetin faili derinde olan bir devlet ise ona karşı koymak da meşru bir hak haline gelir. Yasaya ve hukuka tabi olmayan devlete, yasa dışı yöntemleri kullanarak karşı koymaktan daha doğal ne olabilir?

Acziyet, yetenek ve yetersizliği kapatmak amacıyla derin devlet icat edilmektedir: Herhangi bir olayı “derin devlet”le açıklamaya kalkışmak o olayın altında kalmak anlamına gelir. Bu anlamda beceriksizlik, niteliksizlik ve yeteneksizliği örten bir kamuflajdır derin devlet. Zira devletin olduğu yerde “derin devlet” olmaz. Devlet yoksa çete de vardır, terör de vardır. Çözemediğini meçhule, münhala, izahı kabil olmayana yıkmak ve kenara çekilmek devlet adamlığı ile bağdaşmaz. Dink’in katilini kahramana dönüştürmeden tutuklamasını beceremeyenlerin derin devletten bahsetmeleri ise söz konusu dahi olamaz.

Diğer yandan insanın olduğu her yerde insanlık, ahlak ve hukuk dışı oluşumdan da söz edilebilir. Yasal faaliyet göstermek için kurulmuş olan şirketler, hukuk ve yasa dışı yollara başvurarak bankaların içini boşaltabilirler. Yasal olarak örgütlenmiş her türlü oluşum yasa dışı faaliyetlerde bulunabilir. Halkın seçtiği belediyeler, halkı katleden teröristlere mühimmat ve malzeme nakli yapabilirler. Siyasi Partiler Yasasına uygun olarak faaliyet göstermek için kurulan bazı siyasi partiler, dağa terörist kazandıran organizasyonlar haline gelebilir. Her yanı yasal ve meşru görülen yazar ve çizer takımı teröriste gerilla da diyebilir. Bu somut olgulardan yola çıkarak “Derin Belediye”, “Derin Siyasi Parti”, “Derin Yazar”, “Derin Şirket” gibi kavramları ortaya atmak kimsenin aklına gelmez. 

Derin devlet tartışmaları komploculuktur; amacı dikkatlerin başka yönlere saptırılmasını sağlamaktır. “Derin Devleti” tartışmak bir muhali ve muhayyileyi tartışmakla aynı anlama gelmektedir. Bütün bu tartışmalar devlet kavramını yıprattığı için de ideolojik aydın ve bölücüler tarafından her fırsatta gündeme getirilmektedir. Kaldı ki, devleti yönetenlerin derin devletten yakınmak ve onu tartışmak değil gereğini yapmak ve hesap vermek gibi bir görevleri vardır.

Bayrağa Duyulan Sevgiyi Tartışmak!

Dink’in cenazesinde Türk Bayrağının olmaması ciddi bir mesajdı. Elbette “Hepimiz Ermeniyiz” türünden bağrışmaların olduğu yerde onun olmaması daha iyi oldu. Bu zevatın sloganlarla Ermeni olma arzuları akla ziyan bir durumdur. Kaldı ki kendi olmayı bir türlü beceremeyenlerin Ermeni olmaları da mümkün değildi. Tam da bu sıralarda bir gazete Avrupa’da ödül alan bir kısa metrajlı belgesel bir filmden bahsediyor. “Bayrak” adlı film için yapılan yorumlar şöyle:

“The Flag” tam da Türkiye’de gitgide yükselen milliyetçiliğin faşizan, ırkçı boyutlara varmasının tartışıldığı sırada “olağan”, “normal” sayılan kimi şeyleri yenide gözden geçirmeye yarar olduğuna işaret ediyor. Asıl meselenin aşırı uçlardan değil ana akımdan merkezden kaynaklandığını gözlemleyen Ergun, bunu “The Flag” ile belgeliyor: Bir 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı töreni.. Vali, Belediye Başkanı, askeri erkân halkla birlikte stadyumda ilköğretim okulu öğrencilerinin gösterilerini izliyor. İzci yeminleri ediliyor, şiirler okunuyor. Küçükler yorumladıkları metinlerin coşkusuyla kendinden geçerken yüreklerde bir keyif bir keyif..

The Flag adlı filminin kurgusu bize bayram kutlamasını aşan ve bedenlere yüklenen resmî ideoloji propagandasının habercisi. Arif Nihat Asya’nın “Bayrak” adlı şiirini kendinden geçercesine okuyan kız öğrenciyi dikkatle dinleyince ulusalcılığı aşan bir durum ortaya çıkıyor. “Sana benim gözümle bakmayanın mezarını kazacağım/Seni selamlamadan uçan kuşun/Yuvasını bozacağım” gibi şiddet özendiren dizeleri nasıl olup da masum çocukları öğrettiğimizi bir kez daha düşündürüyor”.

Bayrak şiiri muhteşem bir şiirdir. Her şiir ve edebi eserde kullanılan sanat ve mecazlar kullanılmıştır. Şiiri şiddet aracı olarak görmek, malum anlayışın ürünüdür. Bu odakların, cesareti ve cüreti nereye kadar vardırdıklarını göstermesi bakımından muhteşem bayrak şiirinin okunması üzerinden yapılan değerlendirme önemli bir ölçüttür.

Bütün kötülüklerin kaynağı olarak milliyetçiliği görmek ya da göstermek isteyenler umutsuz bir ihanet içinde debelenenlerdir. Her fırsatta bayrağa, millete, milliyetçiliğe, vatana ve devlete saldıranların gelecek nesiller tarafından hayırla yâd edilmeyeceğini de bu güruhun çok iyi bilmesi gerekir.

Bütün azlık, azınlık, bölücülük ve bozgunculuk ideolojisin azat kabul etmez köleleri şunu bilmeliler ki, Türk milleti atasını, ecdadını, bayrağını, devletini, milletini ve milliyetini sevmek için kimseden izin alacak değildir.

Sonuç

Anlı şanlı bir yazar –ismi lazım değil ama sosyolog profesör- ise Türkiye’de olanı biteni şöyle değerlendiriyor: “İnsanların ‘birinci sınıf’ vatandaşlıklarını kaybetme, ‘öteki’ vatandaşlar ile eşit olma korkusu üzerinden yapılan siyasetin yaygınlaşması faşist sürecin habercisidir”. Türkiye’de birinci sınıf vatandaşlar varmış ve bunlar bu birinci sınıflıklarını kaybederek öteki vatandaşlarla eşit olma korkusu taşıyorlarmış. Bu tür bir siyasetin yaygınlaşması ise “faşist sürecin” habercisiymiş! Böyle bir manipülatif analiz olsa olsa ancak bilimin ideolojiye kurban edilmesinin trajik bir örneği olur.

Türkiye’de vatandaşlar arasında ayrılık, gayrilik, başkalık ya da imtiyaz olduğunu söyleyenler gerçeklere ihanet edenlerdir. Osmanlı Devleti’nin yıkılış aşamasında azınlıklar her yolu deneyerek çoğunluk olan Türk milleti aleyhine bir takım imtiyazlar talep etmişti. Türk milleti Kurtuluş Savaşını bu yüzden vermek zorunda kalmıştı. Bu millet “Azınlıklara sosyal dengeyi bozucu imtiyazlar verilemez” diyerek ayağa kalkmıştı. Birilerinin bilmeleri gerekir ki, eğer onlar eşitlikten imtiyaz anlıyorsa bu imtiyazı onlara bu millet hiçbir zaman vermeyecektir.

İnsan hakları, demokrasi, refah ve hukuk Türkiye’deki herkesin sorunudur. Bunu azınlıkların ya da herhangi bir etnisitenin sorunu olarak algılamak büyük bir saptırmadır. İzan ve idrak sahibi olan herkes bu ülkede azınlıktan çok çoğunluğun sorunları olduğunu bilir. Hatta Türkiye’de ekonominin, siyasetin, medyanın ve finansın başına oturan bir avuç azınlığın çoğunluğu sömürdüğünü de bilir.

Küresel şirketler ve küresel sermaye ülkenin kaynak ve değerlerini istedikleri gibi tasarruf edebilmek için sömürülerine karşı oluşan milliyetçilik duygusunu ve milli değerleri mahkûm etmeye çalışmaktadır. Onun için millet, milliyetçilik, devlet ve bayrak hedef alınmakta ve yıpratılmaya çalışılmaktadır. Çünkü onlar milliyetçiliği ne kadar azaltırlarsa sömürülerinin o kadar artacağını bilmektedir. O yüzden bölücü, federasyoncu, mandacılar ile bunların yardımcısı olan etki ajanları kavramları karıştırarak milletin kafasını karıştırmaya çalışıyorlar.

         


Türk Yurdu Mart 2007
Türk Yurdu Mart 2007
Mart 2007 - Yıl 96 - Sayı 235

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele