SURİYE GEZİSİNDEN NOTLAR

Aralık 2008 - Yıl 97 - Sayı 256

         

         

                                                                                  Kalktı m’ola Koç Dağı’nın dumanı

                                                                                  Bitti m’ola çayır ile çimeni

                                                                                  Gönlüm Şam’arzular, bir de Yemen’i;

                                                                                  İkisin bir araya getiremedim.

                                                                                                          -Karacaoğlan-

 

            Karacaoğlan diyar diyar dolaşıp gönlünün güzelini aramış, gâh orada gâh burada dolaşıp durmuş. Biz ise, -Karacaoğlan “ikisin bir araya” getiremese de- ecdadımızın araya başka devletlerin toprağı girmeden birbirine bağladığı bu iki diyarın Şam (Suriye) bölümüne gidip güzelliklerin ve hatıraların peşine düştük.

 

            Nasıl düşmeyelim ki?  İstanbul merkezli bir Cihan İmparatorluğu’nun temellerini atan Osman Bey’in dedesi Süleyman Şah Kayı Boyu’nun önderliğinde o topraklardan Anadolu’ya doğru at sürerken Fırat Nehri’ne düşüp boğulmuştu ve mezarı orada bulunuyordu. Mezarının bulunduğu yer (Caber) talihin ve tarihin acı bir oyunu sonunda sınırlarımızın dışında kalmasına rağmen hâlâ Türk toprağı sayılıyor, Türk askerleri tarafından bekleniyor ve orada elbette ki ay-yıldızlı Türk bayrağı dalgalanıyordu. Geziye çıkarken atamız Süleyman Şah’ın mezarını da ziyaret edeceğimiz ümidini taşıyor ve heyecanlanıyordum. Ancak Fırat havzası güzergâhımızın dışında kaldığı için bu mümkün olmadı. Gezi arkadaşlarımıza Süleyman Şah’tan söz edip Kayı Boyu’nun Anadolu’ya geçiş maceralarını anlatmakla teselli buldum.

 

            Kayıların Anadolu’ya geçişleri 1230 yılında olmuştu. Anadolu Selçuklu Sultanı Alâeddin Keykubat’ın Söğüt ve Domaniç taraflarını vermesiyle bir Uç Beyliği olarak Bizans sınırına yerleştiler. Oraya bir “aşiret” olarak gelmişlerdi. Kısa zamanda “Devlet”, sonra da “İmparatorluk” haline gelmeyi başardılar.  Babası ve dedeleri hep Batı’ya gitmişlerken Yavuz Sultan Selim Doğu ve Güney ile de ilgilenilmesi gerektiğini fark ederek 1516 yılında çıktığı sefer sonunda Suriye, Mısır ve Hicaz bölgelerini fethedip geldi. “Aslan payını aslan olmayanların” aldığı Birinci Dünya Savaşı sonuna kadar da oralar Türk toprağı olarak kaldı.

         

 Araştırma ve Kültür Vakfı’nın organizesi ile 21 Mart’ı 22 Mart’a bağlayan gece saat 01.30’da, Hatay Cilvegözü sınır Kapısı’ndan, hem millî hem de dinî alanlarda pek çok hatıramızı koynunda taşıyan ve artık “Suriye” olarak anılan topraklara giriş yaptık.

 

Otobüs şoförümüzün ilk işi, ilk gördüğü petrol istasyonuna girmek oldu. Sebebi malûm;   bizde, vergilerden dolayı petrolün astarı yüzünden pahalıya gelirken komşularımızda neredeyse sudan ucuz. Şunu da hemen belirtmeliyim ki petrol istasyonları burada alışageldiğimiz gibi şatafatlı değil. İstasyon binaları gecekondu gibi, pompalar ise adeta Nuhnebî’den kalma! ıklandırma da olmadığı için depoya dolan petrolün kaç litre olup kaç para tuttuğunu el feneri yardımıyla tespit edebildiler.

 

 Saat 04.45’de Humus Vilayeti’nde Büyük İslam Komutanı Halit bin Velid Camii’nde sabah namazını kılıp bu değerli komutanın türbesini ziyaret ettik. Şehir içi nüfusu 900 bin olan Humus’ta ayrıca, Hz. Ömer’in oğlu Ubeydullah’ın kabri de bulunuyor. Halid bin Velid Camii’nin hemen yanındaki bu kabri de ziyaret edip yola devam ettik. Yolculuk sırasında rehberimiz, Humus’ta 24 fakültesi olan Baas Üniversitesi’nin bulunduğunu söyledi.

 

 Her iki tarafı ve orta bölümü boydan boya çam ağaçlarıyla bezeli bölünmüş yolda zevkli bir yolculuk yaparken sol yanımızdan vuran güneş yolumuzu ve ufkumuzu aydınlatıyordu. Çam ağaçlarının tıpkı ayçiçekleri gibi güneşe doğru -neredeyse 45 derece- eğik olmaları dikkatimizi çekmişti. Biz gezimiz boyunca hırçın esen rüzgârlara rastlamadık ama ağaçların, doğuya doğru esen rüzgârlardan dolayı böyle yatık olduklarını söylediler.

 

 Şam’a yaklaşık bir saat mesafede bulunan bir dinlenme istasyonunda  (Kârâ Köyü) kahvaltı için eğleştiğimizde yiyeceklerle ilgili olarak nelerle karşılaşacağımız konusunda bir tedirginlik olsa da korktuğumuz başımıza gelmedi. Aşağı yukarı aynı kültür dairesinde olduğumuz için kahvaltı malzemeleri de belli idi. Yine de âşina olmadığımız yiyeceklere el uzatmamaya gayret ettiğimizi söyleyebilirim.

 

 Kahvaltı’dan sonra bu defa Maulula Köyü’ne uğradık. Burası enteresan bir yer. Dedeleri yıllar önce Kırşehir’den Suriye’ye göçüp yerleşen rehberimiz Yusuf Bayram’dan aldığımız bilgiye göre Maulula, dünyada Ârâmice (Hz. İsa’nın dili) konuşan insanların toplu olarak yaşadığı tek yerleşim yeri. Köyde faal bir Kilise ve dolayısıyla rahipleri, rahibeleri ve rahibe adayları var. Onların ayinlerine, derslerine şahitlik ettik.  

 

 Şam’a girip otelimize yerleşmeyi beklerken, programda bir takdim-tehir yaparak yola devam ederek Busra Şehri’ne ulaştık. Busra…  

 

Peygamber Efendimiz henüz 12 yaşında olduğu sırada Dedesi Abdülmuttalip’le birlikte Şam’a giden ticaret kervanına eşlik ederken konakladıkları yerde onun Peygamber olacağını keşfeden Rahip Bahîra’nın memleketi…

 

 Kervan giderken üstte bir bulut onlara eşlik ederek kızgın güneşin ateşinden koruyordu. Onlar konaklayınca bulut da durmuştu. Bu durum Bahîra’nın dikkatini çekti ve ikramda bulunmak için haber göndererek yolcuları kilisesine davet etti. Bahîra gelenlere dikkatle baktı ama aradığını bulamamıştı. “Yanınızda başka kimse var mı?” diye sorunca, Abdülmuttalip torunu Muhammed’den bahsetti. Bahîra’nın isteği üzerine onu da Kiliseye getirdiler. İncil’den okuduğuna göre onun vücudunda bir alâmet, bir mühür olmalıydı. Sırtını açtırıp baktı… Evet, evet! Bütün alâmetler ortada idi. Abdülmuttalip’e seslendi:

 

- Müjdeler olsun Abdülmuttalip! Torunun son Peygamber olacaktır. Sakın onu Şam’a götürme ve hemen Mekke’ye dön. Çünkü Şam’da bulunan Yahudiler tıpkı benim tanıdığım gibi onu tanıyıp zarar vereceklerdir.

 

Geri döndüler…

 

Busra tam bir tarih müzesi… Orada Romalılardan kalma hamam, Roma çarşısı, antik tiyatro var. Onlarla da ilgilendikten sonra Ömeriyye Camii’nde öğle namazımızı kılıp yeniden Şam’a hareket ettik.

     

Otele yerleşip bir iki saat istirahat ettikten sonra ecdat yâdigârı Kapalıçarşı’yı boydan boya geçerek Emeviye Camii’ne gittik. Bu arada hemen şunu da belirtmeliyim; bazı peşin hükümlülüklerden dolayı otel konusunda kuşkularımız vardı. Son derece lüks, bakımlı bir otelle karşılaşınca sevindik. Yalnız, tuvaletlerde bulunan ve “klozet” diye adlandırılan aletlerde, Türkiye’mizde olduğu gibi taharet muslukları yok. Bu tür malzemeleri maalesef Avrupa’dan ithal ediyorlar ve onların kullandıkları gibi kullanıyorlar. Temizlik tuvalet kâğıtları ile ya da duş aparatlarından faydalanılarak yapılıyor ve dolayısıyla sağlıklı olmuyor. Oysa Müslüman Türk’ün zekâsı buna çok güzel bir çözüm bularak klozeti Müslüman’ın kullanabileceği şekle sokmayı başarmıştı. Bizim, “bilgi ve görgü arttırmak” gerekçesiyle Batı ülkelerine gidip gezip tozan bürokratlarımız ve Belediye Başkanlarımız gibi İslam ülkelerinin yetkilileri de galiba bizdeki uygulamaları ve kolaylıkları görmüyorlar!

 

Akşam namazının vakti yaklaşğı için, Kapalıçarşı girişinde hemen sağda medfun bulunan büyük sahabî Ebû Hureyre’ye ancak selam verebildik ve dönüşte ziyaret etmek dileği ile camiye yetiştik.

 

Emevî Saltanatı’nın başyapıtlarından olan ve zamanın bir kilisesinden dönüştürülen Emeviye Camii gerçekten insanı büyülüyor. İçeri girdiğimizde ezan yeni bitmişti ve dolayısıyla cemaatle akşam namazını kılmak nasip oldu. Namazdan sonra bir taraftan rehberimizi dinlerken bir taraftan da resimler çekiyorduk. Cami içinde, Hz. Yahya’nın makamı ile onun ya da Hz Hüseyin’in kesik başının medfun bulunduğu bir türbe var. Dinler ve elbette İslam tarihinde böyle “kesik baş”, “kesik kol” hikâyeleri insani üzüp düşündürüyor ama çaresi yok, olan olmuş. İbret alabilirsek ne âlâ!

 

Camiden çıkıyor ve avlunun hemen bitişiğindeki Selahaddin Eyyubi’nin türbesine gidip ruhuna fatihalarımızı gönderiyoruz. Selçukluların Musul Atabeyi Nurettin Zengi’nin bu heybetli komutanı Haçlılara “dur” demiş ve Hz. Ömer yâdigârı Kudüs’ü yeniden İslam topraklarına katmıştı. Bu arada rehberimiz, yan taraftaki inşaat malzemelerinin arasından üç anıt mezar gösterdi, “Bunlar, “Türk hava şehitleri!” diye. Evet, evet, 1914 yılı başlarında kaybettiğimiz ilk hava şehitlerimiz Fethi Bey, Sadık Bey ve Nuri Bey o muhteşem Türk komutanı ile yan yana yatıyorlardı. Kabirleri ve çevresi restore edildiği için yanlarına varamasak da 10 -12 metre geriden fatihalarımızı gönderip güçlükle de olsa resim çekebildik. Ruhları şad olsun!

 

Ziyaret trafiği o kadar sıkışıktı ki alışveriş için ayıracak zaman neredeyse yoktu. Emeviye Camii’ne giderken olduğu gibi dönüşte de o alımlı, allı pullu giyeceklerle, kumaşlarla süslü Kapalıçarşı’yı boydan boya geçerken bir dondurma yiyecek vakit bulup Hz. Ebû Hureyre’nin makamını ziyaret ettik. Bu arada yatsı ezanı okunmuştu ve Türbe’nin içinde 10 – 15 kişinin namaz kılabileceği bir mekân vardı. O 10 – 15 kişiden biri olarak yatsı namazını eda etmek nasip oldu. O mütevazı Sahabe’nin mütevazı türbesinde ruhu için fatiha gönderip resim çektikten sonra yol arkadaşlarımızla buluşarak akşam yemeği için Şam’ın Lokantalar Bölgesi’nde muazzam bir mekâna götürüldük. Ankara’da bile öyle güzel, geniş, yeşil, havuzlu, fıskiyeli, çocuk bahçesi olan; her ihtiyacın, her imkânın karşılandığı bir yer var mı bilemiyorum.  Oteldeki 2 saatlik istirahati bir kenara bırakırsak neredeyse 36 saattir yolda ve gezide idik. O güzellikler içinde karnımızı doyurup çayımızı yudumlayınca bütün yorgunluğumuzu unuttuk. Öyle olmasaydı, gece vakti bir de Kasiyon Dağı’na çıkıp Şam’ı seyretme teklifini kabul eder miydik? Otobüsü dolduran yaklaşık 50 kişiden hiç itiraz çıkmadı. İyi ki de itiraz olmamış. Bizde “Bakacak” ya da “Seyrantepe” diye isimlendirilen bir seyir yerine vardık ki ancak bu kadar olur! 3,5 - 4 milyon nüfus barındıran (Ankara kadar) bir şehrin bir uçtan bir uca her yerini gösterebilen bir seyir yeri herhalde her şehre nasip olmaz. Serin bir havada fotoğraflar, filmler çekildi ve gerçekten gittiğimize değdi.

 

 Ertesi gün otelde yapılan kahvaltıdan sonra Şam gezilerimize devam ettik. Cennetmekân Abdülhamid Han’ın yaptırdığı Hicaz Tren Yolu’nun bir durak yeri olan muhteşem Şam İstasyonu’nun önünden geçerken hepimiz heyecanlanmıştık. Bir zamanlar, Hicaz Demiryolu’nun kaderine terkedilmiş halde duran Medine İstasyonunda görüp kederlenmiştim. Rehberimiz, Şam’la Halep arasında trenlerin çalışğını söyleyince sevindim. İstanbul’la Ankara’nın Halep’e, Şam’a tren bağlantısı var ve bu Hicaz Demiryolu ile mümkün oluyor. Şam’dan Medine’ye kadar olan bölüm de devreye sokulsa ve Suud yönetimi bu hattı Mekke’ye kadar uzatıverse ne olur sanki! Ama yapmadılar, yapmıyorlar ve Hacılar çile çekmeye devam ediyorlar. Yazık!

 

İstasyonun önünde Abdülhamit Han’ın kutsal beldelere saldığı lokomotiflerden biri de duruyordu. Program sıkışık olduğu için otobüsün içinden istasyonun resmini çekip ayrıldık

 

 Karşıda, Muhiddin Arabî’nin türbesi görünüyor ve oraya gidiyoruz. O, kendini İslam’a adayan ve diyar diyar dolaşıp insanlara yol gösteren bir velî kişi idi. Konya’da da 6 yıl kalan Muhiddin Arabî daha sonra Şam’a geldiğinde insanların dinden uzaklaştıklarını görüp üzülüyor.  Vaazları, sohbetleri kâr etmeyince bir ara kızıp ayağını toprağa vuruyor ve şunları söylüyor:

 

“- Sizin dîniniz dinarınız olmuş (Allah’ı unutmuşsunuz da dininiz altın ve para olmuş). Taptıklarınız işte şu ayağımın altındadır!  

 

Araplarda,  söyle söyle faydasız anlamına gelen ş


Türk Yurdu Aralık 2008
Türk Yurdu Aralık 2008
Aralık 2008 - Yıl 97 - Sayı 256

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele