KAPİTALİZMİN DEĞİL İNSANIN KRİZİ

Aralık 2008 - Yıl 97 - Sayı 256

 

Kriz olgusunun, kapitalizmin tabiatında olduğu iktisat disiplini tarafından kabul edilir. Kapitalist iktisadi sistemin tabiatındaki bu kriz olgusu, kapitalist iktisadın çok özel bir konu başğını da oluşturur. Kapitalizmin gelişme dönemlerinde, irili ufaklı krizler yaşanmış olmasına rağmen, özellikle 1929 iktisadi buhranından sonra bu krizlerin nedenleri konusu, ciddi ve yoğun bilimsel ilgiye muhatap olmuş ve kapitalizmin doğasındaki bu kriz olgusu gerçeğine bilimsel/ teorik açıklamalar getirilmeye çalışılmıştır. Bu nedenle kapitalist iktisat öğretisinin konu başlıklarından birisini de Konjonktür Hareketleri(veya devreleri) oluşturmaktadır.

Esasen kapitalist olsun olmasın tüm iktisadi faaliyetlerin krize açık ya da mütemayil bir karakteri vardır. Çünkü iktisadi olayların oluşunu belirleyen tüm etkiler, hiçbir zaman önceden tam olarak kestirilemez; tam olarak kontrol edilemezler.  Mesela iklim şartları kontrol edilemez. Bu nedenle zaman zaman tarımsal üretim düşer veya kötü giden iklim şartları yüzünden yaz tatili geleneğine dayalı turizm sektöründe kriz yaşanabilir. Dolayısıyla bazı sektörlerde yaşanan bu krizler nispi olarak diğer sektörlere bir yanıyla yansırlar; iş hacminde daralmalara, nispi olarak işsiz kalmalara ve büyümede gerilemelere neden olabilirler. Bu krizler de iktisat disiplininin ilgisine konu olurlar ama kısmi, geçici, sık karşılaşılmayan olaylar oldukları için çoğu zaman normal kabul edilirler ve yine çoğu zaman da -siyaset alanının zorlaması olmaz ise- her hangi bir müdahaleye gerek kalmaksızın kendiliklerinden iyileşecekleri beklenir.

Kapitalist iktisadın asıl kriz konusunu “konjonktür dalgalanmaları “adı verilen kriz olgusu oluşturur.  Çünkü kapitalist iktisadi sistemde görülen bu krizler, mevsimlik ya da arızi nedenlerle ortaya çıkan krizlerden;  çok daha uzun süreli olmaları, ekonominin tüm sektörlerinde etkisini göstermeleri ve hepsinden önemlisi, bu kriz olgusunun, iktisat disiplininin ekonominin kan dolaşımına benzettikleri paranın hâkim olduğu iktisadi sistemlerde ortaya çıkıyor olmaları bakımından öncekilerden ayrılırlar. Nitekim iktisat öğretisi Avrupa’da ilk enflasyon olgusunun, Amerika kıtasının keşfinden sonra Avrupa piyasalarında artan satın alma gücüne sahip altın, gümüş gibi değerli madenlerden sonra görüldüğünü kaydeder.

Para, insanların iktisadi ilişkilerinde “mal-mal” biçiminde olan alışveriş tarzını, “mal-para-mal” biçimine sokarak, uygarlık tarihinde köklü bir devrime neden olmuştur. Gerçekten iktisadi dolaşımda “mal-mal” biçiminde cereyan eden ilişkilerin güçlüğü açıktır. Çünkü kolay taşınamayan, kolay bölünemeyen, stoklanması ve çoğu zaman saklanması kolay mümkün olmayan malın, takas tarzı iktisadi muamelelerde kullanılması ve insanların ihtiyaçlarını bu yolla karşılamaları son derece zordur. Bu nedenle paranın bulunması ve iktisadi muamelelerde kullanılması uygarlık tarihi bakımından bir devrimdir.

Paranın bulunması ve iktisadi muamelelerde kullanılması, bir yandan iktisadi hayatın kolaylaşarak canlanmasına, mesafelerin önemini kaybetmesine, ülkelerarası ticaretin daha kolay, hızlı yapılmasına ve bu anlamda dünyevi ölçekte refahın artmasına ve yaygınlaşmasına katkıda bulunurken, öbür yandan paranın da kendi başına; diğer iktisadi değerlerden bağımsız bir kazanma aracı olabileceği düşüncesi insanoğlunun zihnini iğfal etmiş, bunun sonucu olarak insanlık parayı tıpkı gerçek/ somut bir mal gibi alır satar hale gelmiştir. Eskiden “mal-mal” biçiminde ve tamamen gerçek zeminde ve tam bir serbestlik içerisinde yaşanan iktisadi hayat, paradan sonra az ya da çok gerçek pazardan ayrı kendi piyasasını ve fiyatını oluşturmaya başlamıştır. Yani paranın marifetleri sonucu iktisadi hayat büyük ölçüde kaydîleşmiş, bugün için ise eskiden tahayyül dahi edilemeyecek boyutlarda sanallaşştır. Bu sürecin bizi bu gün getirdiği nokta, dünya ekonomisinin gerçek manasıyla bir mal/hizmet ekonomisi olmaktan daha çok bir para ekonomisi olduğu gerçeğidir. Gerçi mal ve hizmet, pek tabii olarak para ile satın alınmakta ve iktisadi hayat para ile tedavül etmektedir ama paranın bu fonksiyonundan çok daha fazla şekilde,  günümüzde gerçek piyasadan kopuk bir güce sahip olması, özellikle başta menkul kıymet borsalarında olmak üzere ekonominin diğer piyasalarında kendinden menkul bir egemenliği de doğurmuştur.  Bu nedenle, iktisat politikası karar alıcılarının en çok kullandıkları iktisadi enstrümanların başında da para gelir ve öteden beri enflasyonla ve işsizlikle mücadelede başvurulan iki temel iktisadi politika yöntemlerinden birisini de para politikası oluşturur.

Para  günümüzde, neredeyse gerçek iktisadi zeminden kopmuş, bir oyun ve spekülasyon aracı haline gelmiş bulunmaktadır. Aslında kapitalist iktisat sistemi bunun farkındadır. Bu nedenle iktisadi hayatı tanzim eden iki piyasadan bahseder: Reel sektör ve mali sektör. Kural olarak birbirlerinin rakibi değil tamamlayıcısı olması gereken bu sektörler günümüzde neredeyse paralel piyasalar haline gelmişlerdir.  Aslında gerçek/reel piyasalara sonuçları itibariyle etki eden para piyasaları, işin başında reel piyasadan bağımsız karar alıcıların elinde birer spekülasyon ve oyun piyasaları haline gelmiş olmalarından dolayı, artık kriz yaratan piyasalara dönüşşler ve bu durum çok tabii olarak ekonomi-politik karar alıcıların işlerini de güçleştirmiştir. 

Son yaşanan kriz de para piyasalarından kaynaklanan bir kriz olarak tüm piyasaları etkilemeye başlamıştır.  Yaklaşık iki yıldan bu yana kontrol edilmeye çalışılan fakat kontrol edilemeyen ABD finans/mali sektörü kaynaklı kriz de bu durumu bize bir kere daha net olarak göstermiştir.  Bilindiği üzere, başlangıçta tamamen reel/gerçek ekonominin gösterge/motor sektörü mahiyetinde olan konut/emlak sektörüne , mali kuruluşlarca açılan konut kredilerinin ortaya çıkardığı bir fon hacminin, türev kağıtlarla para piyasasında bir çok kez kredilendirmeye/borçlanmaya konu edilmesi sonucu oluşan sanal büyüklüğün, bu kredilerin geriye dönememesi sonucu  oluşturmuş olduğu sektörel kriz, giderek zincirleme reaksiyon etkisi yaratarak topyekün küresel ekonomiyi de içine alan küresel bir krize dönüşştür. Çünkü artık karşımızda küresel bir mali ve reel ekonomik sistem vardır  ve bu küresel sistemin sanal boyutları, tahminlerin çok ötesinde büyüktür ve artık çok kolay kontrol edilememektedir.  Artık mali anlamda neredeyse tam anlamıyla fizikteki bileşik kaplar misali bir yapıyla karşı karşıyayız ve bu yapı özellikle küresel sisteme eklemlenen ve fakat kendi özkaynakları yeterli olmayan ülkeler için de tam bir tehdit niteliği kazanmış bulunmaktadır.

İnsan, tüketen bir varlıktır. İnsan tabiatının en temel yanını, onun kendi ihtiyaçları için tüketme arzusu oluşturur. İnsanın nefsi neredeyse sadece insana her şeyi ama her şeyi tüketmeyi emretmektedir. Bu nedenle olsa gerek, tüm ilahi dinler insanın bu tüketim tarafını denetim altına almayı tenbih etmişlerdir.  Zühd ve riyazet, bu dinlerin daha güzel insan inşa etmede hemen her zaman ilk tavsiyeleri olmuştur. Dünya uygarlığının dinsel kırılma anını ifade eden reformasyonun öncü din adamları olan Luther ve Kalvin de Hıristiyanlara, çok ve disiplinli çalışmayı, ama az tüketmeyi tavsiye ediyorlardı. Bu bir çelişkiydi ama böyle yapıyorlardı.

Tüketmek için tüketilmesi gereken şeylere ihtiyaç vardır.  Bunlar ise ya verili olarak bulunur, ya da insan tarafından üretilirler. Örneğin tabiatın yalın haldeki verili durumu,  insanın vücudu; sahip olduğu üstün özellikler ve hayatı, insanın tüketmeye matuf verili imkânlardır. Buna mukabil insanın ekerek, biçerek, toplayarak,  aklını ve zekâsını kullanarak bilgiyle hayatına soktuğu ve tükettiği diğer şeyler ise, insanın tüketimi için kendisinin ürettiği şeylerdir.  Ancak ister verili olsun, ister insanın kendi emeğinin ve aklının sonucu bizatihi kendi üretimi olsun insanın sahip olduğu her şey, kutsal öğretilere göre insanın temellük ettiği şeyler değil, emanetçisi olduğu şeylerdir.  Bundan dolayı mesela İslam öğretisinde insanın, “Hayatını nasıl geçirdiği, vücudunu nasıl kullandığı, ömrünü nasıl harcadığı; aklını nasıl ve ne için işlettiği” hesap gününün en temel sorusu olacaktır.  Çünkü insan kendisinin üretimi olmayan, verili bu imkânlarını da aslında tüketmektedir.

Tüketmek aynı zamanda üretmektir. Nesillerini sürdürebilmek maksadıyla, tüm canlıların ortak yönü olan Allah’ın programlarına koyduğu üreme içgüdülerini ihmal ederek söyleyecek olursak, tüm canlılar içerisinde üreten yegane varlık insandır.  İnsan bu eylemini,  ister kendinde Allah’ın kendi kudretinden bir ihsanı olarak bahşettiği ve adeta yaratma eylemini andırır ibda tarzında; sanat eserleri, mimari yapılar, mühendislik harikaları olarak kalıcı eserler olarak, isterse sadece tüketmek ve böylece refahını/hazzını/lezzetini artırmak maksadıyla ortaya koysun, canlılar içinde bilinçli olarak üreten ve tüketen yegane varlık olma imtiyazına sahiptir. İşte bunun için olsa gerek insan üretirken de sorumludur.  Çünkü insan üretirken ve tüketirken aslında temellük etmediği, emanetçisi olduğu imkânları kullanarak bunu yapmaktadır. Akıl da buna dâhildir. İnsan tüm bu işleri yaparken aslında Allahın sahipliğinde bulunduğu bir takım imkânları, emanetçi olarak kullanmakta ve tam burada sorumluluk ortaya çıkmaktadır. Bu sorumluluk,  insanın da yaratılmış olmasından kaynaklanan bir bağımlılık sorumluluğudur, kiracı sorumluluğudur.  Dolayısıyla insan verili de olsa kendi üretimleri de olsa üretirken ve tüketirken asla sınırsız ve sorumsuz değildir, olamaz.

Rönesans ve reformdan bu yana insanoğlunun yaşadığı ve el’an yaşamakta olduğu “aydınlanma” macerası, insanın Tanrıdan özgürleşme hikâyesidir aynı zamanda. İnsan aslında emanetçisi olduğu için oldukça dikkatli ve ölçülü olarak kullanması gereken aklını-ortaçağ Avrupası için söyleyecek olursak -kilisenin şahsında Tanrı’dan özgürleştirerek bu günkü uygarlığını yaratmıştır. Yani aklının emanetçisi değil sahibi olarak, onu Tanrı’dan özgürleştirerek, dilediği biçimde onu kullanabilme özgürlüğünü elde etmiş, onu nefsinin emrine tahsis etmiştir.  Bu özgürlüğün çekirdeğini insanın hırsları/nefsi teşkil etmektedir.

Kapitalist sistem de insanın sınır tanımayan nefsinin; yani hırslarının sonucu, insan aklının, insan zekâsının ürettiği bir sistemdir ve kendisini tabiatta var olan tabii düzenden ilhamla, insanın tabiatına en uygun bir sistem olarak takdim eder. Aslında bu değerlendirme doğrudur. Çünkü insanı tüketmek ve üretmek üzere kabul ettiğinizde, tüm iktisadi ilişkileri bu şekilde tanımlamak ve kurguyu bunu uygun yapmak, makul(rasyonel) bir davranıştır ve kapitalizm de bunu böyle yapmaktadır.  Çünkü herkesin böyle davranması sonucu herkesin durması gereken sınırlar kendiliğinden ortaya çıkmakta, refah en optimal seviyede oluşmakta, ekonomiler tam istihdam seviyesinde dengelenmektedir.  Çünkü tüm insanlar ihtiyaçlarını gidermek konusunda, kârını/faydasını azamileştirmek konusunda rasyonel davranacaklardır. Bu rasyonalizm(makuliyet)ise, daha fazla kâr, daha fazla, üretim, daha fazla tüketim, daha fazla haz, daha fazla refah, insanlığın kendinde kendisini bir başka otoriteye ihtiyaç duymadan daha fazla geliştirmesi demektir.

Yaşanmakta olan krizin tetikleyicisi olan ve devletin müdahalesiyle ancak kurtulabilen(bu dahi tartışmalı; kurtuldular mı acaba?) bu kuruluşlardan, bu işten sorumlu üst düzey yöneticilerinin kıdem tazminatı, iş kaybı vs. gibi kendilerini güvenceye alan iş sözleşmesi şartlarından kaynaklanan alacaklarının 40 milyar ABD Doları olduğunu 1 Ekim tarihli Dünya Gazetesi haber yapmıştı. Yani Dünyayı krize sürükleyen bu az sayıdaki insanın batan firmalarından alacakları para, Türkiye’nin dış açık rakamı kadar bir para.

Kapitalist sistemin egemenliğindeki dünyamızda, bu sistemin başrol oyuncusu olarak adlandırılabilecek olan ABD yüzde 4,6’lık nüfusuna rağmen dünya kaynaklarının yüzde 28’ini kullanıyor. Ve yine AB ülkeleri dünya nüfusunun yüzde 7,5’ini oluşturuyorlar ancak dünya kaynaklarının yüzde 28 kullanıyorlar.  Bir başka şekilde ifade edersek; dünya nüfusunun sadece yüzde 10,6’sını teşkil eden bu kapitalist ekonomiler, dünya hâsılasının yüzde 56’sını üretiyor ve tüketiyorlar. Bu sonuç sadece başarıyla izah edilemez.

Gezegenimizin ve insanlığın geleceğini, insanın bu tüketme hırsı belirleyecektir.  İnsaf sahibi hiç kimse yaratmış olduğumuz uygarlığımızın doğurmuş olduğu küresel ölçekteki çevre felaketi tehditlerini görmezden gelemez, tahfif edemez. Ortaya çıkan ve bize geleceğimizi işaret eden uyarıları, fantezi uyarılar olarak kabul edemez. Çünkü paranın, sermayenin, kültürün küreselleşmesi gibi ve hatta fiziksel şartlar gereği onlardan çok daha küresel kapsama sahip çevre felaketlerine dair işaretler, artık ciddi birer tehdit boyutuna ulaşş bulunmaktadır. Üstelik bu konuda isteseniz de sistemin dışında kalma şansınız bulunmamaktadır. Sizin asla bir katkınız olmayan ve başkalarının refahının ürettiği riskleri üstlenmek ve paylaşmak zorunda kalıyorsunuz.

İnsanlığın bu gelişme istikameti hakikaten artık bir tehdit unsuru olmaya başlamıştır. Bu sonuçtan Batı düşüncesi sorumludur. Ne kapitalist sistem, ne insanın bilgi üretimi ve bunun sunduğu imkânların sağladıkları, insanın hırsından müstağni, masum tecessüsler olarak görülemez. Aydınlanma da kapitalizm de bilgi anlayışımız ve üretimimiz de, insanın hırsının bir sonucudur. Ve tabii ki küresel mali krizler de.  Çünkü kriz kapitalizmin değil insanın krizidir.

İnsanlık kendini sil baştan gözden geçirip yeniden tanzim etmezse bu hırs gezegenimizin sonu olacaktır. Yeni bir bilgi ve insanlık anlayışına ihtiyaç bulunmaktadır. Bu bilgi ve insanlık anlayışı, sonucu ne olursa olsun sanayileşme, sonucu ne olursa olsun bilgi üretimi olamaz. Çünkü yapıp ettiklerimizle “O’nun va’zettiği düzeni bozuyoruz.”

 

 

 

 

 


Türk Yurdu Aralık 2008
Türk Yurdu Aralık 2008
Aralık 2008 - Yıl 97 - Sayı 256

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele