NASREDDİN HOCA MİZAH KARAKTERİNİN OLUŞUM VE GELİŞİM SÜRECİ ÜZERİNE DÜŞÜNCELER

Kasım 2008 - Yıl 97 - Sayı 255

 

 

Giriş

Nasreddin Hoca 1208 yılında Anadolu Selçuklu devletinin önemli şehirlerinden Sivrihisar’ın Hortu köyünde dünyaya gelmiş ve 1285 yılında Akşehir’de vefat etmiştir. Bunu Fuat Köprülü 1917 tarihli Nasreddin Hoca adlı kitabında, o tarihten otuz yıl kadar önce Sivrihisar müftüsü Hasan Efendi’nin “Mecmua-î Maarif” adlı eserine dayandırmaktadır. Buna göre babası karye imamı olan Nasreddin Hoca daha sonra Akşehir’e göç ederek orada vefat etmiştir (Köprülü 2004: 22).

Nasreddin Hoca’nın Sivrihisar ve Akşehir’de yaşadığına dair birçok vesika bulunmaktadır. İbrahim Hakkı Konyalı Başbakanlık Osmanlı Arşivinde türbesinin ve medresesinin kaydını gösteren bir arşiv vesikasını yayınlamıştır.

Nasreddin Hoca’nın adının geçtiği en eski belge Ebû’l-Hayr-i Rumî’nin Sarı Saltuk menkabelirini anlatan “Saltuk-nâme”sidir (Boratav 1996: 9). Nasreddin Hoca fıkraları da çok erken tarihlerde derlenerek kitaplarda yer almıştır. Saltuk-nâme’den sonra bazı kitaplarda birkaç Nasreddin Hoca fıkrası yer alır. 16. yüzyıldan sonra ise doğrudan doğruya Nasreddin Hoca fıkralarının bulunduğu kitaplara rastlanır (Duman 1996: 59- 60). Bu el yazması kitapların çoğu birbirini bir silsile halinde takip eder. Günay Kut’a göre bugüne kadar tespit edilen el yazması Nasreddin Hoca kitaplarının sayısı 37 civarındadır (Kut 1992: 147).

Türkiye Türkçesinde elyazması kaynaklar, taşbasması ya da matbaa harfleri ile yayınlardan oluşan bir süreç içerisinde Nasreddin Hoca fıkraları yaygınlık kazanmıştır. Sözlü gelenekten gelme, yani halk arasında derleme yapma, ilk yazmalardan itibaren gerçekleştirilen bir süreçtir. Mehmet Tevfik’in Latâif-i Hâce Nasreddin başlıklı kitabının (1883) genişletilmiş hali olan Adam başlıklı kitabının (1886)  metinlerinin bir kısmını eski taşbaskılarından, büyük bir bölümünü de sözlü gelenekten almış olmalıdır.

Pertev Naili Boratav’a göre, Bahaî’nin yayınladığı Latâif-î Hâce Nasreddin’in (1926) toplam 381 fıkradan 127’si sözlü gelenekten kaynaklanmıştır (Boratav 1996: 79).

Kemalettin Şükrü, Eflatun Cem Güney, Abdülbaki Gölpınarlı, Tokmakçıoğlu vb. daha eski yayınlardan yararlanmakla beraber sözlü gelenekten gelme hikâyelerden de alıntılar yapmışlardır. Erdoğan Tokmakçıoğlu’nun kitabındaki 330 fıkradan bir bölüğünü halk için yayınlanmış takvimlerden derlediğini söylüyordu: “O takvimlerde piyasadaki baskılarda bulunmayan hikâyelere rastlanıyor.” Bu metinlerden hiç olmazsa bir bölüğünün sözlü gelenekten gelmiş olması düşünülebilir (Tokmakçıoğlu 1991: 16).

Ziya Gökalp,  Halk Klasikleri 1: Nasreddin Hocanın Lâtifeleri adlı kitabı yayınlamıştır. Abdülbakî Gölpınarlı,   Nasreddin Hoca, İsmail Hamî Danişmend ve Fuat Köprülü Nasreddin Hoca Fıkraları adlı kitaplarıyla hem hoca hakkında bazı yeni bilgi ve değerlendirmelerde bulunmuş, hem de bir derleme yapmışlardır. Eflatun Cem Güney de Nasreddin Hoca Fıkraları adlı kitabıyla bu derlemelere katkıda bulunmuş isimlerden biridir. Bu isimlerden sonra da birçok araştırma ve derlemecinin yaptığı çalışmaların Nasreddin Hoca kimliğinin şekillenmesinde ciddi katkıları olduğunu söyleyebiliriz.

 

Tarihi veya Toplumsal Mizah Karakteri olarak Nasreddin Hoca Yahut Tarihî Karakterin “Mizahî” Karakteri Şekillendirmesi

Her ne tarihî bir Nasreddin Hoca’nın varlığı üzerinde bile tartışma sürdürülmekteyse de Nasreddin Hocanın tarihi bir şahsiyet olarak varlığı bir gerçektir. Ancak 13. Yüzyılda yaşamış olan ve Akşehir’de türbesi bulunan Nasreddin Hoca ile onun etrafında anlatılan fıkraların ilgisini kurmak son derece güçtür. Onun hayatından yola çıkarak “fıkralara” ulaşmak nasıl mümkün değilse, fıkralardan hareketle de hayatı hakkında bilgi edinemeyiz. (Sağlam 1997: 28).  Fakat tarihî bir şahsiyet olan Nasreddin Hocanın onun fıkralarının şekillenmesinde nasıl bir katkısı olduğu belki de asıl meseleyi teşkil eder.

Karşımızda Saltuknâme’de adı geçen, Evliya Çelebi Seyahatnamelerinde kendisinden söz edilen ve daha 13. yüzyılda bile tanınan bir tarihî karakter bulunmaktadır. Aynı zamanda halk arasında bu karakterin kerametlerine dair çeşitli inançlar ve rivayetler dolaşmaktadır. Bu bakımdan her ne kadar yazmalarda ve halk arasında anlatılan fıkralarda ona uygun olmadığı düşünülenler söz konusuysa da.

Bazı yazmalarda ve taş baskısı kitaplarda daha sonraları Nasreddin Hoca karakterine uygun olmadığı düşünülen konu, espri ve ifadeler yer almaktaydı. Bu yazmaların hazırlandığı ve fıkraların halk arasından derlendiği zamanlarda bile Nasreddin Hoca fıkralarının nitelikleri üzerinde farklı hassasiyet ve anlayışların bulunduğu görülmektedir.

Nasreddin Hocanın tarihî kişiliğinin derlenen ve üretilen fıkraların hep belirli bir seviyenin üzerinde kalmasını sağladığını düşünebiliriz. Ona olan saygı ve atfedilen özellikler hangi tür tavır ve davranışların Nasreddin Hocaya ait olabileceği sorusunu sürekli canlı tutmuştur. Ortada üzerinde âdeta titrenen bir mizah karakteri vardır. Bütün dönemler boyunca sürdürülen bu hassasiyet mükemmel bir mizah karakterinin şekillenmesindeki temel noktayı oluşturur.

Nasreddin Hoca fıkraları uzunca bir zaman içerisinde sürekli derlenerek. Gözden geçirilerek ve elenerek günümüze kadar gelmiştir. Her derleme ve basılı hale getirilme işlemi aynı zamanda Nasreddin Hoca kimliğinin adeta yeniden inşasıdır. Nasreddin Hoca fıkralarını derleyen ve yazılı hale getiren kişilerin hemen hemen önemli bir kısmı dönemlerinin en ciddî entelektüelleri arasında yer almaktadırlar.

Nasreddin Hocanın hayatı ve mizahı üzerinde araştırma ve derlemelerde bulunanların başlıcalarını şu şekilde sıralamamız mümkündür: Müftü Hasan Efendi, Evliya Çelebi, Mehmet Tevfik Efendi (Çaylak), İbrahim Hakkı Konyalı, Fuat Köprülü, İsmail Hamî Danişmend, Kemalettin Şükrü, Pertev Naili Boratav, Şükrü Kurgan, Bursalı Mehmet Tahir, Doktor Nazmi, Ahmet Kutsi Tecer, Sami Ergün, Refik Gür, Eflatun Cem Güney, Kaya Erginer, Samim Kocagöz, İlhan Başgöz, Saim Sakaoğlu, Mustafa Duman, Sabri Koz, Fikret Türkmen, vb.

Pertev Naili Boratav Paris devlet Kitaplığındaki Lami’nin Lâtaif adlı eserinden söz etmektedir. 1581’de yazılmış bulunan eserin özenle hazırlanmış olan nüshasının önsözünde verilen bilgilere göre, Lâtaifteki hikâyeleri Lâmi’i derlemiş ya da telif etmiştir. Eserin, manasız edep dışı şeylerle dolduğunu gören Lâmi’î onu tamamlamaktan vazgeçmiş, hatta yakmayı düşünmüş. Sonunda yazılması bitmiş nüshaları oğluna devretmiş. Oğlu alçakgönüllülük göstererek eserin üslup ve muhteva bakımından kusurlu olan yerlerinin kendisinin, kusursuz olan yerlerinin de babasının olarak kabul edilmesini söyler (Boratav 1996: 12- 15).

Nasreddin Hoca karakterine ilişkin inşa çabaları daha sonraki yıllarda yoğunluğunu artırarak devam etmiştir. Örnek vermek gerekirse, 1941’de yayınladığı bir yazıda İsmail Hami Danişmend gerçek tarihlik Nasreddin Hocaya mal edilen kaba hikâyeler ve halkın kaba içgüdülerini meydana vuran uydurmalarla onun gerçek kişiliğini yitirmiş ve böylece haksız yere kötü bir ün kazanmış olduğunu ileri sürerek ona gerçek kişiliğini ve değerini verme çabasına girişiyordu. Onun Yavlak Arslan oğlu müstevfi (Maliye müfettişi) Nasır ed-din adında biri olması gerektiğini ileri sürüyordu. Bu devlet adamı Selçuklu Sultanı 2. Mes’ud (Saltanatı 1283- 1298) zamanında yaşamış olacaktı. İsmail Hami Danişmendin tezi sadece ad benzerliğine dayanıyordu (Boratav 1996: 18).

Samim Kocagöz, fıkraların Nasreddin Hocaya ait olup olmamasıyla ilgili olarak şöyle demektedir: Nasreddin hocamızın gerçekten kendisinin olan fıkraları nasıl bilebileceğiz? Nasıl ötekilerden ayıracağız?

  1. XIII. Yüzyılın tarihsel ve toplumsal yaşantısına uygun düşen fıkralar.
  2. Nasreddin Hoca espri veya şaklabanlık yapmak için hiçbir zaman ne olay hazırlar, ne de düşünür.
  3. Hocanın dehası, ulusumuzun zekâsının, esprisinin, hayatı görüş yeteneğinin – bu yetenek bütün halk edebiyatımızda vardır.- bir sembolüdür. Onu bayağılaştırmayalım.
  4. En önemlisi, Nasreddin Hocanın yaşamış kişiliğinden, yaşayan kişiliğini ayırmak taraflısıyım (Kocagöz 1970: 288; 1972: 10- 11).

Nasreddin Hoca fıkraları hakkında akademik bir bakış açısını yansıtan Pertev Naili Boratav’ın bu konudaki görüşleri şu şekildeydi: -“Ta eskilerden başlayarak, derleyiciler ve derlemelerini Hoca ve fıkraları üzerine görüşleri ile yoğunlaştırmış olan araştırmacılar, Nasreddin fıkralarını bir araya getirmekle yetinmemişlerdir. Onların bu konudaki tutumları, örneğin İncili Çavuş, ya da Bekri Mustafa konu alanlarınkinden farklıdır. Kimi eski yazmalarda derleyici, en azından Hocaya mal edilen hikâyeleri “sahih menakıb” ya da “bühtan” (yani, Hocaya yakışmadığı halde ona mal edilmiş uydurma şeyler) olarak ayırma gereği gerekliliğini duymuş. Demek ki, öteden beri Nasreddin Hoca sözlerinde, davranışlarında birer hikmet, ibret dersi, hareket düsturu bulunduğu düşünülen saygın bir kişi sayılmış. Kimi yeni araştırıcılar, halk geleneğindeki bu önyargılardan güç alarak onun tarihi/ gerçek kişiliği üzerine eğilirken ona “soylu” ve “aydın” bir kimlik kanıtlamak gayretine düşşler. Başka araştırıcılar ise gerçek kişiliği ne olursa olsun, Hocayı sağduyu ile, hoşgörü ile, tok sözlülüğüyle, kötülüğe, adaletsizliğe, zulme yönelmişlere, bunlar yüce ve kudretli kişiler de olsa, hadlerini bildirmekten çekinmeyen, toplum vicdanının yarattığı bir “halk ve hak savunucusu” olarak görmüşlerdir. Ama Hocanın fıkraları söz konusu olunca, araştırıcıların hemen hepsi, bu metinlerden bir bölüğünü her araştırıcı, ya da derleyici kendi ölçüsüne göre, “sansür” etmekten, ideal bir Hocaya yakışanlarla yakışmayanları ayıklamaktan da kendilerini alamamışlardır. Bizim kanımızca Nasreddin Hoca hikâyeleri bir bütündür. Onların tümünün Türk halkbilimi ve kültür araştırmaları bakımından önemi vardır. Eğitim, estetik, vb. endi


Türk Yurdu Kasım 2008
Türk Yurdu Kasım 2008
Kasım 2008 - Yıl 97 - Sayı 255

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele