“TÜRKİYE – ORTADOĞU – ABD” DENKLEMİNDE “KÜRT KARTI”

Ekim 2008 - Yıl 97 - Sayı 254

 

Başlangıçta şunu belirtmeliyim ki Kürt hareketi, ancak uluslararası sistemde değişim yaşandığı dönemlerde, güçlü uluslararası aktörlerin yanında yer alarak uluslararası gündeme girebilmiştir. 1990’lı yıllarda Doğu Bloku’nun yıkılması, dünyaya hükmeden tek süper gücün ABD olarak belirmesi ve ABD’nin Irak ile Birinci ve İkinci Körfez Savaşlarını yapması süreçlerinde özellikle Irak’ın kuzeyindeki Kürtler, ABD’nin Ortadoğu politikasına eklemlenmeyi başarmışlardır. Bu gelişmelerden doğal olarak Türkiye'deki Kürtler de etkilenmişler ve uluslararası politikanın gündemine girmeyi başarmışlardır. Bununla birlikte, 1975 yılında ABD’nin çıkarları gereği önce Irak’lı Kürtleri destekleyip sonra yalnız bırakması nedeniyle Irak’lı Kürtlerin başına gelen felaketler, uluslararası politikanın temel felsefesini bilmeyen Kürtlerin, uluslararası aktörler tarafından her zaman nasıl kolayca kullanılabileceklerinin açık bir örneği olarak tarih sayfalarındaki yerini almıştır. Dolayısıyla bugün de siyasal Kürtçülük, kendi gücünün bir sonucu olarak değil, yabancı devletlerin çıkar ilişkilerinin bir gereği olarak uluslararası politikaya girebilmiştir. Kürt sorununun uluslararası boyut kazanması, Kürt hareketinin nihai hedefinin sınırını da uluslararası aktörlerin belirlemesiyle sonuçlanmıştır. Bunun bir sonucu olarak Kürt hareketi, yabancı devletlerin dış politika aracı haline dönüşştür. Çünkü Kürt hareketi, hareketini uluslararası aktörlere ve konjonktüre endekslemekle, baştan itibaren onlar tarafından yönlendirilmeyi ve kullanılmayı da kabul etmiştir. Dolayısıyla uluslararası aktörlerin çıkarları neyi gerektiriyorsa, bundan sonra o yönde hareket etmek zorunda kalacaktır. Bu bağlamda Kürtler, gelecekte de Ortadoğu’da ve enerji kaynakları üzerinde egemenlik kurmak isteyen tüm ülkeler tarafından bir politika aracı olarak kullanılacaktır. Bu ülkenin, ABD, Almanya, Fransa, Rusya veya Çin olması bizim açımızdan bir fark yaratmayacaktır, ancak dünyanın tek süper gücü olan ABD’nin, bu politikaların içerisinde olması da kaçınılmazdır.

Bugün dünyadaki küreselleşme süreci ve uluslararası aktörlerin çıkarları, Türkiye’deki Kürt hareketinin ayrılıkçı olma yönünü ortadan kaldırmış, bunun yerine var olan sınırlar içinde Kürtlere kültürel haklar verilmesini öne çıkarmıştır. Ancak uluslararası şartlar izin verdiği anda tekrar gündeme getirilmesi ve mutlaka Türkiye’nin küçültülmesi fikri, Batı’nın bilinçaltına işlenmiş bir Osmanlı fobisinden kaynaklanmaktadır. Söz konusu fobi nedeniyle, 20.Yüzyılın başında “büyük güç” pozisyonundan “orta güç” pozisyonuna düşürülen Türkiye’nin bir daha “büyük güç” olma potansiyelini tamamen ortadan kaldırmak ve gelecekte bölgede istedikleri her şeyi rahatlıkla yapmak istemektedirler. Batı’nın kendi terörüne olumsuz PKK terörüne olumlu yaklaşımı, işte böyle bir bilinçaltı düşmanlık kültünün ürünüdür. Ancak Kürtlere bireysel-kültürel haklar verilmesi konusundaki tavırları kendileri açısından tutarlı olmakla birlikte “grup hakları” konusunda tutarsızdırlar. Çünkü Fransa Korsika halkına, İspanya Basklara, İngiltere İrlandalılara, kimliklerini korumaya dönük bireysel-kültürel haklar tanımakla birlikte, bu bölgelerin ülkeden ayrılmasına zemin hazırlayacak “grup hakları” vermeye asla yanaşmamaktadırlar.

Diğer taraftan, 1980’lerden bu yana başta Almanya olmak üzere Avrupa Birliği’nin önemli ülkeleri,  PKK’yı terörist bir örgüt olarak saymazken ve Kuzey Irak’ta PKK’ya karşı yürütülen askeri operasyonları eleştirirken­, ABD baştan beri tutarlı biçimde PKK’yı terörist bir örgüt saymış, Kuzey Irak’ta PKK’ya karşı yürütülen askeri operasyonları hoş görmüştür. Sadece büyük operasyonların uzamasından, müttefiki konumunda olan KDP ve KYB’nin zarar görmesinden endişelenmesi nedeniyle rahatsızlık duymuştur.  ABD, Avrupa Birliği'nin aksine, en azından zahiren Kürt sorunu ile PKK arasında kesin bir ayrım yapmış ve ikisini ayrı değerlendiren bir çizgi izlemiştir

Avrupa Birliği ve ABD’nin bu konuda farklı politikalar izlemesinin nedeni, Avrupa Birliği ile ABD arasındaki Ortadoğu ve Orta Asya bölgelerine ilişkin çıkar çatışmasıdır. ABD, amaçlarına ulaşmak için Kuzey Irak Kürtlerini kullanırken, Avrupalı devletler PKK kozunu ellerinde tutmak istemişlerdir. Bu konuda, en azından yakın döneme kadar, Türkiye ile ABD’nin çıkarlarının ortak bir paydada buluştuğunu; ABD’nin, İran’ın isteği üzerine, Kuzey Irak’taki Kürtleri önce destekleyip sonra 1975’te yüz üstü bırakmış olmasını dikkate aldığımızda ise çıkarları neyi gerektiriyorsa Kürt politikasını o yönde değiştirdiğini ve değiştireceğini söyleyebiliriz. ABD’nin, geçmişte bölgedeki büyük güç İran’ı Kürtlere tercih etmesi, bugün de küresel boyutta Rusya ve Çin’e, bölgesel boyutta ise Suriye ve İran’a karşı, kendi çıkarlarını korumak için, tarihi ve kültürel geçmişi ile bölgede önemli bir ağırlığa sahip olan Türkiye’yi Kürtlere tercih edeceğini göstermektedir. Küresel oyun çerçevesinde düşündüğümüzde, ABD’nin Kürtler için Türkiye'yi feda etmesinin akılcı olmayacağını söylemek doğru bir yaklaşım olacaktır.

Ancak şunu da belirtmekte fayda vardır ki ABD, Türkiye’de gelişmekte olan  Kürt hareketini etkisi altına almak istemektedir. Çünkü SSCB tehlikesini üzerinden atan bir Türkiye’nin daha korkusuz ve bağımsız hareket edeceğini kestirmektedir. Bu nedenle, PKK’ya destek olmayarak Türkiye ile ilişkilerini olumlu yönde sürdürebileceğini ama Kürt hareketini etkisi altına alarak Türkiye’nin uluslararası politikalarını yönlendirmede baskı aracı olarak kullanabileceğini düşünmektedir.[1]

ABD’nin Kürtler hakkında 1960’lardan beri savunduğu çizgi, Kürtlere kültürel hakların verilmesidir. Ayrıca ABD, Öcalan’ı teslim ederek sadece Irak’ın kuzeyindeki Kürtlerle ilgilendiğini göstermek istemiştir. Fakat yarın ne olacağı, uluslararası aktörlerin çıkarlarının Kürtlerin ayrılıkçılığını desteklemelerini gerektirip gerektirmeyeceğine ve Türkiye'nin gücünün uluslararası aktörleri dengeleme konusunda hangi konumda olacağına bağlıdır. Unutulmamalıdır ki uluslararası politikayı yönlendiren birincil faktör tarihte “güç” olmuştur ve halen de “Güç”tür. Dolayısıyla, güçlü ülkelerin oyuncağı olabilecek her topluluğun, ilerde Türk Milletine bir tehdit olabileceği düşüncesiyle hareket edilmeli ve mutlaka “Tek Millet Tek Devlet” felsefesinde ısrar edilmelidir. Bana göre, grup kültürüne ilişkin haklar hususundaki yumuşama süreci, şartlara bağlı olarak oluşmuş olsa da uzun vadede takip edilmemesi ve “akıllıca” terk edilmesi gereken bir süreçtir.

Sadece bir dış politika aracı olarak gördükleri PKK’ya, Batılı ülkeler başka misyonlar da yüklemişlerdir. Bunlardan birincisi, Kürt kimliğinin tanınmasını sağlayarak Batılı olma yolunda geri dönülmez adımlar atmış olan Türkiye'yi Batı standartlarına göre yapılandırmak, gerekiyorsa Türk milliyetçiliğini zayıflatmak ve belki de Türk ulusunu yeniden biçimlendirmektir. İkincisi ise Türkiye üzerinde PKK aracılığıyla baskı oluşturarak, Ortadoğu’daki dengeleri yeniden kurarken, Türkiye'nin bunları kabullenmesini sağlamaktır.[2] Ortadoğu’da meydana gelen son gelişmeler, İsrail’in Filistin’de kural tanımadan kan dökmeye devam ederken Lübnan’a saldırması ve Suriye’yi tehdit etmesi, ABD’nin İran’ı şekillendirme çabalarını sürdürmesi, Ortadoğu’da, “bağımsız davranma yeteneğine haiz bir ülke kalmaması” temelinde bir planlamanın var olduğunu ve bir gün bu planlamanın Türkiye’yi de tehdit edeceğini ortaya koymaktadır. 

ABD’nin, PKK’ya karşı baştan beri tutarlı biçimde terörist örgüt muamelesi yaptığını tekrar etmekle birlikte, en başında belirttiğimiz gibi, “Uluslararası ilişkilerde ebedi dostluklar yoktur, ebedi çıkarlar vardır’’ ilkesini hatırlatarak, bu tutumun farklı uluslararası koşulların oluşması halinde değişebileceğini belirtmek gerekir. Ancak mevcut uluslararası koşullar, ABD ile Türkiye’nin en azından orta vadede çıkarlarının örtüşğünü ve birlikte hareket edeceklerini; ABD’nin terör konusunda da Türkiye'yle ortak politikalara sahip olduğunu, dolayısıyla PKK’nın da ABD nazarında en azından orta vadede terörist muamelesi görmeye devam edeceğini göstermektedir.

ABD’nin Irak’ın kuzeyinde bağımsız Kürt devleti kurmak isteyip istemediğini gösterecek ilk işaret ise Kerkük’ün statüsüne ilişkin olacaktır. Eğer ABD, Kerkük’ü Kürtlere bırakırsa, bölgede bağımsız bir Kürt devleti kurmak istediği anlamına gelecektir. Çünkü Kerküksüz bir Kürt devleti, Türkiye, İran, Irak ve Suriye tarafından karaya sıkıştırılmış bir şekilde hayatiyetini sürdüremeyecektir. Böyle bir sonucun ortaya çıkması halinde, Türkiye’nin ABD ve Batı devletleri ile ilişkilerini tehlikeye sokacak kadar sert tedbirler alması ve hatta sıcak çatışmaya girmesi gerekebilir. Bu nedenle, Türkiye’nin bölge ülkeleri ile ilişkilerini her zaman iyi tutması  büyük önem arz etmektedir.

Enerji kaynaklarına ve zengin doğal kaynaklara sahip olan Ortadoğu ve Hazar havzasının bulunduğu bölgede yer alan Türkiye, mevcut coğrafya sınırları içerisinde güçlü biçimde ayakta kalmak ve gelişen uluslararası politikaları etkilemek istiyorsa, teknolojik anlamda en gelişmiş silahlarla donatılmış profesyonel bir orduya sahip olmanın yanı sıra, bir ülkenin en önemli güç unsurlarından biri olan ülkesine bağlı barış içinde yaşayan yurttaşlar topluluğunu oluşturmaya çalışmalı ve onlara parasız askerlik yaptırmaya da mutlaka devam etmelidir. Gelişebilecek uluslararası tehditlere karşı Türkiye, güçlü ordusunun yanı sıra örgütlü ve bilinçli toplumu, ve bu topluma dayalı bir sivil savunmayı da en etkin biçimde örgütlemelidir. Uluslararası ilişkilerin mantığında meydana gelen devrimci gelişmeler, Türkiye'yi yukarda saydığımız önlemleri almaya mecbur bırakmaktadır. Çünkü Türkiye, her ne kadar demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletiyle Batı Uygarlığı’nın “ortak değerlerini” temsil etse de, Huntington felsefesiyle medeniyetler çatışması tezini dünya kamuoyuna sürekli olarak işleyen ABD’nin Irak Savaşı’nda sergilediği tutumu dikkate aldığımızda, söz konusu tedbirlerin mutlaka alınması gerektiği sonucuna varmaktayız.

Eğer Türkiye, uluslararası güçler kar


Türk Yurdu Ekim 2008
Türk Yurdu Ekim 2008
Ekim 2008 - Yıl 97 - Sayı 254

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele