SOVYET ORTAMINDA CENGİZ AYTMATOV’DA MİLLÎ VE EVRENSEL OLAN

Eylül 2008 - Yıl 97 - Sayı 253

                      

                  Marksist kurama göre Rusya’daki Bolşevik hareketi tarihi bir yanlışlıktı; ihtilal Almanya yahut İngiltere gibi sanayisi gelişmiş, işçi sınıfı mevcut ve oldukça şuurlanmış yerlerde olmalıydı.  Bolşevikler bu ideolojik boşluğu, köylü sınıfı ile işçi sınıfının yardımlaşması üzerine üç beş münasip sözle doldurarak yollarına devam ettiler. Komünist bir toplumsal yapıya geçebilmek için zorunlu olduğunu düşündükleri parti öncülüğü ve diktatörlüğüne dayalı siyasi sitemlerini kurmaya başladılar. 

                 Sistemin temel kurucu unsurlarının, ideolojik çerçeveye olan inançlarını çok kısa bir süre içinde yitirmeye başladıklarını biliyoruz. Fakat ortaya öyle bir kıyıcı devlet-parti örgütü çıkmıştı ki insanlar sadece yaşamak için bile bu güce teslim olmaya mecburdular.  Cengiz Aytmatov,    Muhtar Şahanov’la yaptığı söyleşide 1938’li yıllarda Türkistan’ın hemen her köyünde birkaç kişinin yok edildiğini söyler.

                   Biz bu dokunuşları, böyle bir ortamda nasıl bir edebiyat yapılabileceğine bakmak için yaptık. Marksist düşüncede, en genel ifadesiyle edebiyat ve sair estetik yaratışlar da birer gölge kurumdu ve son tahlilde üretim ilişkileri tarafından belirlenmesi gerekiyordu. Marks’tan itibaren bir türlü içinden çıkılamayan çelişki de burada başlıyordu. Bütün Marksist hareketler, mücadelelerinde bir üst kültür eseri olan şuuru öne alıyor, propaganda ve edebiyata birinci dereceden önem veriyorlardı. Marks da, bir işçi sınıfı var olmakla birlikte bunun şuurlandırılması gerektiğini söylüyordu. Sonuçta, Plenov’un da kuramsal gayretleriyle edebiyat, Marksist mücadelenin vazgeçilmez bir etkileme/propaganda aracı olarak görüldü ve kullanıldı. Bu boşluğu doldurmak üzere, Marksist tarih tezine  “ülkücü insan” kavramını getiren ve toplumsal birikimin ancak ülkücü insanlar eliyle bir sıçrama yapabileceğini söyleyen Hikmet Kıvılcımlı, Türkiye’nin dogmatik komünistleri tarafından hain ilan edilmişti.

                  Marksist hâkimiyetin henüz olmadığı, mücadelenin devam ettiği ülkelerde edebiyatın izleyeceği yol belli idi: Toplumsal gerçekçilik. Yani toplumdaki çelişkileri, sıkıntıları, ezenler-ezilenler ekseninde işleyecek,  gerektiğinde şişirecek, duygusal ağırlıklar ekleyecek,  ayrışma ve farklılaşmayı bu eksende derinleştireceksin.  Bunun her dereceden örneğini,  Sadri Ertem’in çok kaba ve acemice hikâyelerinden başlayarak 1990’lı yıllara kadar gördük.

                  Rusya’da ise Marksizm hâkim olmuş, Bolşevik partisi toplumun önderliğini yüklenmişti.  Şimdi kim kime karşı kışkırtılacak, hangi farklılıklar derinleştirilecek, hangi çelişkiler üzerine gidilecekti? Tarihi ve eski burjuva dönemini aşağılamak canlı bir edebiyatı besleyecek malzemeyi veremezdi ve kısa bir süre sonra kabak tadı verirdi. Ayrıca bu üsluptaki bir edebiyatın kurulmakta olan yeni düzenin inşasına pek de faydası, olumlu bir katkısı da yoktu yahut çok az olacaktı.

                                                      *        *        *

                  Sovyetler sistemi, milli duyarlık ve kimliklerinden soyunmuş, Sovyet ideallerine bağlı,  yeni insanlar yetiştirmek istiyordu. Bunun için komünist düzenin kurulmasını bekleyemezdi. Beklenen düzeni yeni yetişenler kuracaktı. —çelişki devam ediyor- Edebiyatın da bu çizgide ilerlemesi zorunlu tutulacaktı. Fakat nasıl?  Siyasi ve toplumsal sistemin savunuculuğunu yapmak, toplum liderlerini övmek, ne kadar da başarılı ve mutlu olduklarını söylemek, yeni toplumsal değerleri yüceltmek arzulanan insan tipini yetiştirmeye yetmezdi.  Bu insanlara hangi ahlaki değerler, hangi davranış modelleri sunulacaktı?

                   İşte, yukarıda işaret edilen bütün ideolojik disiplin ve parti zulmüne rağmen, edebiyata nefes aldıran nokta burası idi: Hangi sistemin peşinde olursan ol, klasik insanî, dinî, evrensel değerlere sahip, kişiliğini bu değerlerle bulmuş insanlara ihtiyacın vardır. İnsanlar yalan söylememeli, dosdoğru olmalı, cesur olmalı, fedakâr olmalı, başkalarını sevgiyle kucaklamalı, nefret ve kinden uzak durmalı, çalışkan ve başkalarını sömürmekten uzak durmalı ilah… Bunların içinde insanlar arasında kin ve nifakı besleyecek, insanları birbirine düşman edecek yahut yeni çıkan yönetici/parti- vatandaş ayırımını düşmanlığa dönüştürecek telkinler yoktur.  Buna, İkinci Dünya Savaşı yıllarında bir de yoğun bir vatanperverlik teması eklenmişti.  Çünkü savaş vardı ve ona Büyük Vatan Muharebesi adı verilmişti… Bu ortamda, parti yöneticileriyle sürtüşmemek, zaman zaman ufak tefek tavizler vermek kaydıyla, bu insanî/evrensel değerler üzerinden edebiyat yapılabilirdi. Güzel bir aşk hikâyesine,   yayımlanması Partinin emriyle olsa da kimsenin pek bir şey dediği yoktu. Fakat burjuva duyarlıklarının sergilendiği yolunda eleştiriler her zaman olabilirdi. Cengiz Aytmatov böyle bir hikâye ile Cemile’nin Avrupa’da yankılanması ve L. Aragon tarafından, dünyanın en güzel aşk hikâyesi olarak ilan edilmesiyle önünü açmaya ve ününü büyütmeye başlamıştı.

                  Ancak, Gorbaçov’un Açıklık ve Yeniden Yapılanma programını açıklamasıyla ve Rusya üzerine konuşmalarının yayımlanması ile iyice anlaşıldı ki, başarılamayan şey, yeni Sovyet insanının yaratılmasıydı; çöküşün sebebi,  klasik insanî/evrensel değerlerin Sovyet insanlarına verilememesiydi.

                                                                             *         *            *

                    Millî kültür ve evrensellik ilişkilerine kısa bir göz attığımızda, edebiyatçılar için millî oluşun zorunluluğu da hemen anlaşılacaktır.  Kültürün en kapsamlı ve güzel tariflerinden biri,  “İnsanın doğaya kattıklarıdır”  ve insan yaşamak için daima doğaya bir şeyler katmak zorundadır. Bu durumda insanı belli bir kültürden soyutlanmış olarak düşünmek mümkün değildir. Buna, insanın zorunlu olarak,  belli bir toplum içinde var olduğunu, kişiliğinin bu toplumun kültürü içinde oluştuğunu eklersek, edebiyatın da kendiliğinden, vazgeçilemez ve doğal ortamını çizmiş oluruz. Sonuçta edebiyat eserini fert yaratacaktır; ama fert kişiliğini o toplum/kültür içinde bulduğundan, bu çevreden etkilenmesi kendiliğindendir ve doğaldır.  Vazgeçilmezdir, çünkü kişi istese de bu çevreden aldıklarını reddedip, yeni bir çevreyi bir başına edinemez; yani yeni bir kişilik kuramaz. Bütün bu sebeplerle de yaşadığımız kültür yani millî kültürümüz yaratışlarımızda da birçok yönden belirleyicidir.  Ana dili kullanmak, o dilin taşıdığı kültürel birikimlerle yaratmak, ilk akla gelendir.

                  Evrensel diye bir toplumsal temel, bir kültür,  her zaman tartışılmıştır; ama hiçbir zaman var olmamıştır. Bu kavram, eski zaman filozoflarının bir çeşit ütopyası olarak günümüze kadar gelmiştir.  Bugün, küreselleşme dediğimiz, insani, kültürel etkileşimlerin çok hızlı olduğu zamanımızda yeniden tartışmaya sokulmak istenmektedir. Ne var ki insanlığın yaşadığı bütün iletişim, bilişim ve ulaşım hızına rağmen, dünyamızın henüz bir köy olmadığı ortada; olacağa benzemediği de.

                   Bu durumda, evrensel olan nedir? Edebiyatta millî ile evrensel olan birbirinden ayırt edilebilir mi?  

                  Evrensel olan bir takım değerler, tutumlar, tavırlar ve ilkelerdir ki insanın doğasıyla ilgilidir,  hemen her kültürde bir şekilde vardır ve insan var olduğu sürece de olmaya devam edeceklerdir.  Bu değer ve tavırların ortaya çıkış biçimleri kültürden kültüre,  yani toplumdan topluma değişir. Buna bakarak bu değerlerin kaynağının yerel toplumlar yahut kültürler olduğunu düşünmek yanlıştır. Bu değerlerde öz ayni, ortaya çıkış üslubu yani kültürleşmesi farklıdır. Mesela, hemen bütün kültürler ana ve babaya saygıyı istemişlerdir. Fakat bunu nasıl gösterdikleri farklı olmuştur. Avustralya’da gözlemlenen bazı yerli toplumlar, belli bir yaşa gelen babayı törenle götürerek, belirli bir yerde öldürürler. Bunu yapmayan evlat saygısızlık etmiş, hayırsız bir evlat olur.  Sözü uzatmadan ifade edelim ki sevgi, nefret, saygı, merhamet, kin, intikam, kıskançlık, fedakârlık, cesaret ve ilah. Değerler, evrensel yahut insanî dediğimiz niteliklerdir ve bütün toplumlarda şu veya bu ölçüde daima var olmuşlardır. Destanlar ve efsanelere karşılaştırmalı olarak baktığımızda, her toplumun kahramanları olduğunu,  fakat her birinin ayrı bir tip olduğunu görebiliriz.

                  Sonuçta söyleyebiliriz ki, edebiyatta evrensel olmak, insanî/evrensel değerleri konu edinmek, işlemek demektir; zaten edebiyat da budur.  Peyami Safa’yı hatırlayarak, “Romanın konusu insandır” diyelim; bütün edebiyatın. Olay örgüsü, onu anlatabilmek içindir.  En belirgin örneği olarak da genellikle Şekspir’in eserleri akla gelir.  

                  Yukarıda dokunmuştuk: İnsan düşüncesinin, inançlarının, davranışlarının, tüm yapıp ettiklerinin bir özü, bir de ortaya çıkış biçimleri vardır. İş


Türk Yurdu Eylül 2008
Türk Yurdu Eylül 2008
Eylül 2008 - Yıl 97 - Sayı 253

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele