TÜRK DEMOKRASİ TARİHİNDEKİ YASAMA-YÜRÜTME MÜCADELESİ AÇISINDAN II. MEŞRUTİYET İLE GÜNÜMÜZ UYGULAMALARININ KARŞILAŞTIRILMASI

Temmuz 2008 - Yıl 97 - Sayı 251

 

            Türk Demokrasi Tarihinin bilim çevrelerinde yaklaşık 200 yıllık bir süreci kapsadığı kabul edilir. 1808’de Sened-i İttifak’ın imzalanmasıyla başlayan bu süreç, 1839’daki Tanzimat Fermanı, 1856’daki Islahat Fermanı ve 1876’da ilan edilen ilk Anayasa (Kanun-i Esasi) ile devam eder.

Bu Anayasa ile; merkeziyetçi, egemenlik hakkının Osmanlı Padişahları tarafından temsil edildiği, yasama ve yürütme güçlerinin Padişah’ın şahsında toplandığı mutlak monarşik bir devletten meşruti monarşik bir devlet yapısına geçiş yapılır. I.Meşrutiyet olarak adlandırılan bu dönem, seçimler sonucu Mart 1877’de oluşturulan ilk Meclis’in 1878 Şubat’ında Padişah II.Abdülhamit tarafından feshedilmesiyle sona erer.

            1908’de aynı Padişah tarafından yürürlüğe konulmak zorunda kalınan aynı Kanun-i Esasi ile II.Meşrutiyet dönemi başlar. Bu dönem 1920’ye kadar sürer. Özelliklerini aşağıda inceleyeceğimiz bu devrede Türk demokrasi tarihinin ve siyasal hayatının en zengin örnekleri yaşanmıştır.

            Birinci dünya savaşından yenilgiyle çıkan Osmanlı Devleti’nin 30 Ekim 1918’deki Mondros Mütarekesinden sonra işgale uğraması ve Anadolu’da işgalci kuvvetlere karşı başlayan bağımsızlık savaşı esnasında, 1919’daki seçimden sonra İstanbul’da açılan Meclisin 18 Mart 1920’de kapatılması üzerine Ankara’da 23 Nisan 1920’de açılan TBMM ile yeni bir dönem başlar.

Kurtuluş savaşının kazanılması ve 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet’in ilanı ile 1924’de kabul edilen Teşkilat-ı Esasiye Kanununu sonrasında 1950’ye kadar süren bir tek parti iktidarı görülür.

1950-1960 yılları arasında Demokrat Parti iktidarıyla devam eden çok partili siyasal hayatımız 1960 yılındaki askeri harekat ile sona ermiş, 1961’de yeni anayasa kabul edilmiştir.

1980 yılında gerçekleştirilen askeri harekât ile Türk Demokrasi tarihi bir kez daha kesintiye uğramış, 1982’de yeniden oluşturulan Anayasa doğrultusunda Türk siyasal yaşamı devam etmiştir. Aradan geçen zaman içinde bu Anayasa’nın da güncel ihtiyaçlara cevap vermediği düşüncesiyle bir takım değişikliklere maruz kaldığı ve bu günlerde de ciddi bir takım değişiklikler yapılmaya çalışıldığı bilinmektedir.

Konu İle İlgili Kavramlara Bir Bakış

II.Meşrutiyet dönemine geçmeden önce bazı temel kavramlara kısaca temas etmekte yarar görüyoruz. Bunlar; “demokrasi”, “egemenlik”, “yasama-yürütme”, vb. gibi kavramlardır.

Demokrasi: Üstün iktidarın halkta bulunduğu veya halk tarafından doğrudan veya özgür bir seçim sistemi içinde seçilmiş temsilcileri aracılığıyla kullandığı, halk tarafından yönetim demektir. Başka bir ifadeyle, “halkın, halk tarafından ve halk için” yönetimidir.

Demokrasilerde idare edilenlerin ana hak ve hürriyetleri geniş ölçüde tanınır ve garanti altına alınır. İdare edenlerin imtiyazları sınırlı, eylem ve işlemleri denetime tabidir. Yetkiler, yasama (Parlamento) ve yürütme (Hükümet) arasında paylaştırılır. Yöneticiler, bağımsız yargı organlarınca denetlenir.

Demokrasinin ana prensipleri şu şekilde sıralanabilir. Halkın egemenliği, hükümetin yönetilenlerin rızasına dayanması, çoğunluğun yönetimi, azınlık hakları, temel insan haklarını güvence altına alınması, özgür ve adil seçimler ve temsil ilkesi, kanun önünde eşitlik, hukuk devleti, davaların hukuki usullere göre görülmesi, hükümet icraatının kanunlarla sınırlandırılması, genel ve eşit oy, çok partili siyasi hayat, vesayetsiz Meclis, toplumsal ekonomik ve siyasal çoğulculuk, hoşgörü, pragmatizm, işbirliği ve uzlaşma değerlerinin benimsenmesi.

Demokrasiler, insanların birbirlerine katlanabildikleri “hoşgörü” rejimleridir. Birbirini dinlemeyen, karşıt düşüncelere saygı göstermeyen, başkalarının da başka türlü düşünebileceğini ve herkesin buna hakkı olduğunu kabul etmeyen toplumlarda hoşgörüden söz edilemez. Karşılıklı diyalog ve hoşgörü ortamını tesis etmek, demokratik yönetimlerin görevi olduğu gibi, tersi eğilimli yönetimleri frenleme ve yönetimleri hoşgörüye zorlamada vatandaşların da sorumluluğu vardır.

Demokrasi aynı zamanda bir “çatışma rejimi”dir, çatışmanın yönetilmesini amaçlayan bir kurallar kümesidir. Ancak bu çatışmanın belli sınırlar içinde idare edilmesi ve “ödünleşme”, “oydaşma” veya tüm tarafların meşru olarak kabul ettikleri diğer “anlaşma”larla sonuçlanması gerekmektedir.

Demokrasiler, aynı zamanda bir “işbirliği sistemi” demektir. Birkaç partiden oluşan koalisyon hükümetleri buna en iyi örnektir. Bu olgu, çıkar gruplarına başkalarıyla pazarlık etmeyi, ödünleşmeyi, anayasal sistem içinde çalışmayı, kısaca işbirliğini öğretir. Bu işbirliği sayesinde farklı gruplar barışçı bir biçimde nasıl tartışılacağını, hedeflerin peşinden demokratik bir tarzla nasıl koşacaklarını ve nihayet bir çeşitlilikler dünyasında nasıl yaşayacaklarını öğrenirler.

İktidar-muhalefet” ilişkisi de böyledir. Bunlar, toplumun ortak sorunlarını çözmekte işbirliği yapmak zorundadırlar.

Konuyla ilgili diğer bir kavram “egemenlik” kavramıdır. Egemenlik, devletin kendi yetkilerini ve temel hukuk kurallarını serbest iradesiyle belirlemesidir; “hukuki, asli ve en yüce iktidar” olarak tanımlanabilir. Devlet, egemenliğini kullanırken kendisinden daha üstün başka bir otoriteye bağımlı değildir. Egemenlik, kayıtsız ve şartsız bir iktidardır.

Halk egemenliği (milli egemenlik), bütün demokrasi türlerinde başta gelen ortak ilkedir. Halk, kendi yönetimine ve geleceğine egemen olacak, kendisi ile ilgili tüm kararları alabilecek, kendini yönetecek olanları doğrudan kendisi seçecek ve seçilenleri de sürekli olarak denetleyecektir.

Egemenlik veya devlet kudreti, tek ve bölünmezdir. Kuvvetler veya iktidarlar ayrılığı deyiminden kastedilen şey ise, fonksiyonlar ayrılığıdır. Devletin hukuki fonksiyonları yasama, yürütme ve yargı olarak üçe ayrılır.

Yasama fonksiyonuyla devlet kural koymak suretiyle genel, sürekli, objektif ve kişisel olmayan işlemler yapar. Buna karşılık yürütme fonksiyonuyla sübjektif bir hukuki durum doğuracak veya bir objektif hukuki durumun özel bir şartını meydana getirecek bir irade açıklamasında bulunur. Yasama işlemi genel ve soyut iken yürütme işlemi daima bireysel ve somuttur. Yargı işlemleri ise hukuki uyuşmazlıkları çözen işlemlerdir.

Yasama Meclislerinin ana işlevi; Kanunları oylamak ve yürütmeyi denetlemektir. Bunlardan özellikle yürütmeyi denetleme işlevi, bizi yakından ilgilendirmektedir. Halk tarafından belirli bir süre için iş başına getirilen hükümetin, keyfi uygulamalardan uzak ve ulusal çıkarlar doğrultusunda hizmet görmesi gerekir. Bu icraatı gerçekleştirdiği sırada da yasama organının denetimi ile karşı karşıyadır. Bu denetim, sırf bilgi edinme ve eleştirmelerden ibaret değildir. Gündem dışı söz alma, soru, genel görüşme, Meclis araştırması, Meclis soruşturması ve gensoru gibi yöntemlerle yerine getirilir.

“Yasama-Yürütme” ilişkisi ise genel bir tabir olup, içinde daha dar anlamlarıyla “iktidar-muhalefet” veya “yöneten-yönetilen” ilişkilerini de barındırır. Nitekim, yönetime halk iradesinin katılmasını sağlayan ana vasıta “Meclis” olunca, halkın temsilcileri olan Meclis üyelerinin genel manada halkı, yani yönetilenleri temsil ettikleri kabul edilebilir.

Demokrasilerin başlangıç safhasında en belirgin özellikleri, yürütme organına karşı yasamayı kuvvetlendirme çabaları olmuştur. Günümüzde, genellikle yürütmenin üstünlüğünü kabul eden bir siyasal anlayış daha çok uygulama görmektedir.

Türk demokrasisinde de yasama-yürütme mücadelesine “altı kırılma noktası” karşımıza çıkmaktadır. 1909 ve 1914 anayasa değişiklikleri ve 1921, 1924, 1961 ve 1982 anayasalarıyla ortaya çıkan bu kırılma noktalarında dikkatimizi çeken ana özellik; her bir anayasal tasarrufun bir öncekine tepki mahiyeti taşıması, başka bir tabirle reaksiyoner bir hareket manzarası göstermesidir. Böylece, kimi zaman yasama organının, kimi zaman yürütme organının güçlendirildiğini görüyoruz.

Ancak, yasama organına zaman zaman üstünlük tanıyan anayasal metinlerin dahi genellikle teoride kaldığı, pratikte ise gerçek üstünlüğün her devirde yürütme organına ait olduğu görülmektedir.

II. Meşrutiyet Dönemiyle İlgili Karakteristik Vasıflar

Bu dönem, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin öncülüğünde Manastırda bir ayaklanma çıkarılması ve 23 Temmuz 1908 günü Meşrutiyeti ilan ettiklerini bildirmesi üzerine çaresiz kalan Padişah II.Abdülhamit’in isyancıların isteklerini kabul edip, “1876 Anayasasının yürürlüğe girdiğini ve Meclis-i Mebusan’ın yeniden açılmasına karar verdiğini” bir İrade-i Seniye ile ilan etmesiyle başlar.

Dönemin ilk icraatı; İttihat ve Terakki’nin baskısı doğrultusunda bir kabine değişikliğine gidilmesi ve bir talimatname doğrultusunda seçimlerin yapılarak Meclis-i Mebusan’ın açılmasıdır.

Meşrutiyet dönemi içinde dört genel seçim yapılmıştır. Birinci seçim, 1908 senesinin Kasım-Aralık ayları içinde, ikinci seçim 1912 senesi sonunda, üçüncü seçim 1914 senesi Mayıs’ında, dördüncü seçim ise mütareke devresinde ve 1919 senesi Aralık ayında yapılmıştır.

Meclisi Umumi’nin Mebusan bölümü (Meclis-i Mebusan) Meşrutiyet siyasi hayatının odağıdır. Halkın kurduğu örgütlenmelerden ve kitle haberleşme araçlarından yoksun bir ülkede, Meclis-i Mebusan, günlük ve güncel sorunların serbestçe dile getirildiği bir forum olmuştur. Bu niteliğini 1913’e kadar saklı tutmuştur. İmparatorluğun her yönünden gelen temsilciler, etnik bir emredici vekâlet anlayışı ile ülkenin küçültülmüş bir tablosunu oluşturmuşlardır. 275-290 kişi arasında değişen tam bir sayı içinde, milliyetçilik çalışmaları iktidar-muhalefet diyaloguna sürekli bir sertlik vermiştir. Balkanlılık, Ermenicilik, Araplık ve Türklük sorunları, Meclisi sık sık karıştırmıştır. İttihatçıların milliyetçi tutumu artıkça da şiddet kazanmıştır.

II.Meşrutiyet parlamentosu 4 yasama dönemini kapsar. Ve her dönem fesihle (1911, 1912, 1918, 1920) sonuçlanmıştır. Bunlardan birinci ve ikinci dönemler çok hareketlidir ve iktidar-muhalefet diyalogunun serbestçe işleyebildiğini göstermiştir. 1914seçimleriyle açılan savaş parlamentosu ise muhalefetsiz bir dönemdir. Mebusan’daki muhalefet, 1918 yılının yenilgisiyle sertleşir ve yoğunlaşır. 1920’de toplanan son Osmanlı Mebusan’ının ömrü çok kısa (üç ay kadar) sürmüştür.

II.Meşrutiyet, 1908-1918 süresi içinde, toplam olarak, dört buçuk yıl kadar süren bir parlamento hayatına sahip olmuştur.

Yürütme gücünün başı sıfatıyla bu dönemde üç Padişah görev yapmıştır. Bunlar; Abdülhamit, Mehmet Reşat (Beşinci Mehmet) ve Vahidettin (Altıncı Mehmet) olup, aynı zamanda Osmanlı İmparatorluğu’nun da son Padişahlarıdır. Mehmet Reşat, en uzun süre II.Meşrutiyetin özelliklerini taşıyan hükümdar modeli sayılır.

II.Meşrutiyet devresi içinde 24 hükümetin görev yaptığı görülür.

1908-1913 ve 1914-1918 arasında kurulan kabineler, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin ve çoğunluğunun kontrolü altında kurulmuşlardır.

            II.Meşrutiyetin başlangıçtaki ana görüntüsü; 1876 Anayasa’sının yürütmeye ağırlık tanıyan yetkisini ortadan kaldırması, yasamanın yetkilerini arttırmasıdır. Özellikle 1909-1912 devresinde gerek yasa yapma ve gerekse yürütmeyi denetleme anlamında Meclisler ile hükümetler arasında yoğun bir etkileşim göze çarpmaktadır. Meclislerin feshi, hükümetlerin düşürülmesi, iktidara mensup milletvekillerinin iktidarı eleştirmeleri, onun aleyhine oy kullanmaları, sorular, gensorular vb. gibi denetim araçlarının sıkça kullanılması gibi örnekler, bize yasama-yürütme ilişkisindeki hareketliliği göstermektedir.

Ancak, Anayasal anlamda yasama organının üstün bulunduğu II.Meşrutiyet döneminin 1909-1912 devresi içinde dahi, yürütme kuvvetinin yasama kuvveti üzerinde hakimiyet tesis etmeye yönelik çabaları da göz ardı edilmemelidir.

Meclisin (yasama erkinin) bu gücünden çekinen İttihat ve Terakki Cemiyeti, 1914’de gerçekleştirdiği Anayasa değiş


Türk Yurdu Temmuz 2008
Türk Yurdu Temmuz 2008
Temmuz 2008 - Yıl 97 - Sayı 251

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele