Devletin Sosyolojisinden Sosyolojinin Devletine İntikal Etmek ya da Edememek (III)

Eylül 2014 - Yıl 103 - Sayı 325

        Çok partili hayata geçişle birlikte yüksek bürokrasiye (siz bunu devlet olarak da okuyabilirsiniz) hâkim olma mücadelesi,[1]alınan emrin tutarlı bir rasyonellik ve metodik bir uzmanlıkla tam olarak yerine getirilmesi”şeklinde anlaşılabilecek“yansız bir aygıtı, zaman içinde siyasal iktidarın emrindeki yanlı bir mekanizmaya çevirme kavgasına dönüşmüştür. Doğrusunu söylemek gerekirse, Türkiye’de bürokrasi ne Tanzimat ve Meşrutiyet dönemleri ne de Cumhuriyet döneminin ilk yılları olmak üzere tarihinin hiçbir döneminde yansız bir aygıt olmamıştır. Bilakis bu aygıt, eski aşkın devlet geleneğinin “seküler Batıcı” bir aşıyla yeniden üretildiği araçsal bir mekanizmaya dönüştürülmüştür. Arkadan gelenler de (DP ve diğerleri) görünenin aksine, aşkın bir devlet geleneği olan bürokrasiye, bu araçsal mekanizmanın kendisine değil, bürokratik seçkinlere muhaliftiler. Bu yüzden onlar da “bürokratik seçkinler merkezli siyaseti, parti merkezli siyasete” tahvil ederek, devleti (burada devleti sadece “mülk” olarak değil bürokrasi şeklinde de anlayabilirsiniz) temellük etme ve onun aşkın çizgisini harfiyen devam ettirme yolunu tercih etmişlerdir.

         

        Aslında Osmanlı siyasal deneyimi içinde merkez çevreyi tamamen kendi denetiminde tuttuğu için, çevre de merkez de bu gerilimin nasıl çözümleneceğine ilişkin tutarlı bir fikre sahip değildi. Bu yüzden de bürokratik iktidarın (tek parti iktidarı) arkasından yönetime gelen demokratlar da birincileri tersinden üreterek, başka bir kavramı, millî irade kavramını iktidara taşıdılar. Kendi siyasetlerine bayrak yapılan bu kavram, parti seçkinlerini uzlaşma ve iktidar paylaşımı yerine, bir aşırılıktan başka bir aşırılığa, “uçsalaşkıncılık” ya da “uçsalaraçsalcılık” olarak da nitelenen başka bir noktaya, millî irade fetişizmine sürükledi. Bu da öncekiler gibi sonradan gelenleri de hukuk devleti ve demokratik tercihler yerine, statükonun tersinden üretilmiş biçimi olan keyfî kuralsızlıklar rejimine yöneltti.

         

        Hakiki demokrasilerde, “muhalefeti devletin diğer yarısı hâline getirebilen”[2] kurumsal demokratik mekanizmalar bulunurken, bizim siyasal kültürümüz, bilhassa modern dönemle birlikte böylesi bir dengeyi üretmedi. Bu tarz bir denge, nihaî formunu ancak hukukun kurumsallaşmasıyla hukuk devleti içinde bulabilirdi. Bizde öteden beri bir türlü yapılamayan iş budur. Bu durum, devletin davranış kalıplarının kurumsallaşması, yani gerçek anlamda bürokratik sistemin oturmasıyla ancak mümkündü. Bunu, bürokrasi olmadan, demokrasi olmaz şeklinde de ifade edebiliriz. Bizim geleneğimizde bürokrasinin demokrasi karşıtı bir yerde konumlanması ve her türden baskıcı rejimin aracı olarak görülmesi, bu kategorik ayrım; sadece söz konusu kavramın demokrasiyle birlikte düşünülmesini engellememiş, aynı zamanda kuralsızlığın kural hâline getirilmesine de meşru bir zemin hazırlamıştır.

         

        Bu algının zihinlerde bıraktığı boşluk, arkadan gelen yönetimlere, bürokrasiye dilediği gibi müdahale serbestîsi, kısaca, keyfilik hakkı vermiştir. Demokratik kural ve teamüllerin terki olarak anlaşılabilecek bu keyfiliği meşrulaştıran sebeplerden biri, tek partili hayatta Kemalist ideolojinin sembolü ve kalesi olarak işlev gören kavramın, çok partili hayata geçişle birlikte, partizan çizginin ideolojik yansıması olarak işlev görmesidir. Modernleşme sürecinin en mühim araçlarından biri olarak da işlev gören kavram, zamanla, verilen emirleri harfiyen yerine getiren yansız bir aygıttan daha çok, ideolojik bir araç olarak görülmeye başlamış ve sadece halkın nezdinde değil, kendi zihninde de varlık sebebini şaibeli hâle getirmiştir.

         

         

        Mülkün Temellükü

         

        Tek partili dönem gibi çok partili dönem de devletle devlet dışı alan arasındaki ilişkileri kurumsal bir mekanizmaya oturtamadığı için, sadece bürokratik kuralların usulüne göre yürütülmesini değil, aynı zamanda yeterli temsil hakkı elde edemeyen bazı gruplarda mensubiyet duygusunun gelişmesini de engellemiştir. Bu noksanlık ve örülen kültürel duvarlar, toplumun bazı kesimlerinde, şu veya bu derinlikte fay hatları ve yüksek basınç merkezlerinin oluşmasına sebep olmuştur. Etnik ve dini içerikli biriken enerjilerin bir kısmı, kendini belli aralıklarla açığa vursa bile, özellikle seksenli yılların başından itibaren sahneye çıkan etnik temelli tepkiler, gittikçe derinleşen kronik bir yara hâline gelmiştir. Son yıllarda, yükselen muhafazakâr dalgayla birlikte, içeriği değişen çok daha farklı basınç merkezlerine tanıklık ediyoruz. Gezi Parkı örneklerinde görülen travmatik eğilimlerin hareket noktası, gündelik hayattaki yaşama pratiklerine dair seküler endişelerle, kamusallığın belirlenmesinde kendi görüşlerinin de dikkate alınmasını isteyen duyarlılıklar şeklinde özetlenebilir. Temel hakların yansız ve kurumsallaşmış bürokratik mekanizmalar sayesinde güvenceye alınması, tam da bu noktada daha da önemli hâle gelmektedir.

         

        Çok partili hayata geçişle birlikte Türk demokrasisi, kendini, çağdaşları gibi kurumsal bir niteliğe kavuşturmaktan daha çok, işleri kimin kontrol edeceği noktasında yoğunlaştırmıştır. Bunun en tipik örneği, 60’lı ve 70’li yıllar Türkiye’sinde görülen yüksek bürokrasiye yönelik müdahale girişimlerinde görülebilir. 1962–1974 arası dönemde, kamu iktisadî teşebbüslerinde genel müdürlerin görevde kalma süreleri ortalama 3,5 yıl iken, 1974–1980 arasındaki dönemde bu sayı 1,7 yıla inmiştir. Valiler için ise bu süreler sırasıyla 3,1 ve 1,5 yıl olmuştur. Heper (2006: 202), CHP’nin bağımsızlarla oluşturduğu 17 Ocak 1978’ten 1 Ağustos 1978’e kadar süren koalisyonunda, 206 üst düzey memurun görevden alınarak söz konusu diğer görevlere 320 yeni memurun atandığını belirtiyor. Adalet Partisi’nin azınlık hükümeti olduğu 1 Aralık 1979 ile 1 Mayıs 1980 dönemi arasındaki dönemde ise bu rakamlar sırasıyla 1.223 ve 1.367’ye yükselmiştir.

         

        Her neyse, sonuç olarak meşrutî monarşi ve cumhuriyet reformları, nasıl ancienrégime’deki devletin merkezî rolüne müdahale ederek onun sistem içindeki rolünü azaltmayıp bilakis artırdıysa, arkadan gelen ve kendini devlete karşı konumlandıran güçler de belli bir süre sonra aynı sürecin parçası hâline gelmiş, onun kurucu iradesine teslim olmuşlardır. Bunun en tipik örneklerinden biri, çevreden merkeze doğru yürüyen ve İdris Küçükömer gibi bazı araştırmacıların ciddi bir yanılsamayla “sol”[3]bir eksene oturttuğu İslamcı-muhafazakâr blokta görülebilir.

         

        Burada da memleket sorunlarına gerek doğrudan doğruya siyaset yoluyla, gerekse siyaset dışı yöntemlerle sivil toplum yoluyla çözüm bulma iddiasındaki “sağ-muhafazakâr” bloğun önemli bir kısmı, çözümlerini sivil alan üzerinden değil, devlet üzerinden ve devletin bürokratik mekanizmalarına egemen olmak suretiyle halletme cihetine gitmiştir. Bunlar da tıpkı kendilerinden öncekiler gibi, amaç sloganlarının bütün aksi söylemlerine rağmen, araç sloganlarda eskiyi değiştirecek hiçbir girişimin içinde bulunmamış, bilakis onun tahkimi için her yolu denemişlerdir. Dahası,sistemi değiştirmek için eskiden beri sürgit kullanılagelen “devlet aygıtı” ve onun kritik araçlarını devreden çıkartmak veya gücünü azaltmak gibi bir yola gitmek yerine, bilakis aynı araçlar ele geçirmek suretiyle gücün tahkimi için kullanma cihetine gitmişlerdir. Yapılan işler kısaca, “tek partili rejim” başlığını, “çok partili rejim” başlığıyla değiştirmek, sonra da baştaki kişileri, işgal ettikleri koltuklardan uzaklaştırarak geri kalan her şeyi olduğu gibi bırakmak şeklinde sürdürülmüştür.

         

         


        


        

        [1] Askerî yüksek bürokrasi büyük ölçüde bunun dışında kalmayı başarmıştır. Burada Yüksek Askerî Şura ve nihai onay makamı olan cumhurbaşkanının etkisi, siyasi partilerin bu sahadaki eğilimlerini engellemiştir. Mesela 1979 yılı Ağustos’unda dönemin başbakanı olan CHP Genel Başkanı Bülent Ecevit, Silahlı Kuvvetlerin başına CHP’yi destekleyen ya da ideolojisini benimseyen kişileri getirmek istediği söylenmiştir. Fakat terfi ve atamalar için nihai tavsiyeleri yapan Yüksek Askerî Şura, üst düzey rütbeler için tarafsız olduğu bilinen subayları terfi ettirir. Bkz. (Heper, 2006: 220).


        

        [2] Bkz. (Küçükömer, 1994b: 283).


        

        [3] Buradaki Sol kavramını Devrimci-İlerici güçler olarak okumak lazımdır. Zaten Küçükömer’in kendisi de kavramı bu şekilde kullanmıştır. Fakat öyle anlaşılıyor ki, Küçükömer’in ortaya attığı kavram bazı sorunları da beraberinde getirmekte, değişimin parçası gibi görünen sınıf ve zümreler de kapıdan içeri girince, bizzat statükonun parçası haline gelmektedirler. Küçükömer’in DP’yi “daha solda” görmesi, üretim güçlerinin geliştirilmesine yaptığı katkı dolaysıyladır. Buradaki sol, proletaryanın önünü açan burjuvazinin teşviki anlamında dolaylı bir sol, kenarından bir sol niteleme gibi görünüyor. Bkz. Küçükömer, İdris, (1994a), Düzenin Yabancılaşması, Bağlam Yayınları, İstanbul, s.107.


Türk Yurdu Eylül 2014
Türk Yurdu Eylül 2014
Eylül 2014 - Yıl 103 - Sayı 325

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele