100. YILINDA BİR DARBENİN ANATOMİSİ VE İKİNCİ ABDÜLHAMİD’İN TRAJİĞİ

Temmuz 2008 - Yıl 97 - Sayı 251

 

 

 

 

İkinci Meşrutiyet’in ilânı ve doğurduğu sonuçlar nazarı itibara alınırsa, bu hareketin siyasi tarih noktai nazarından, Tanzimat’tan daha büyük bir hareket olduğu sonucuna ulaşırız. Dahası, İkinci Mahmut gibi müdebbir  bir sultanın vefatının ardından ilân edilen Tanzimat’ın, şöyle geriye dönüp bakıldığı takdirde, İkinci Meşrutiyet sürecine göre hem daha iyi yönetildiğini, hem de ülkenin dış politikası itibariyle aşırı tahripkâr sonuçlara müncer olmadığını söyleyebiliriz. Kuşkusuz o günkü hareket de, Sultan Mecid gibi oldukça genç ve zayıf bir sultanın döneminde cereyan etmiş olsa bile, öncü bürokrasinin kendi içinde yaşadığı bazı iç çelişkilere rağmen, gene de yüksek bir devlet sorumluluğunun dışına çıkılmadığı rahatlıkla kabul edilebilir.

 

Buradaki kasdımız, herhalde iki ayrı dönemin ve ekibin birinden diğerini tercih değil, bilâkis yeni dönemin ve ekibin içinde bulunduğu şartların daha bir vuzuha kavuşturulması olmalıdır. Gene aynı şekilde, İkinci Abdülhamit ve İkinci Meşrutiyet kadrolarından birini merkez alarak hadiseye yaklaşmak, hiç mi hiç değildir. Fakat ne olursa olsun Türkiye, 1908 Meşrutiyeti ile, tarihinin en büyük kırılmalarından birine maruz kalmış ve sonuçları itibariyle de, günümüze kadar devam edecek dalgalı bir sürecin başlangıcını teşkil etmiştir.

 

Ne var ki bugün Türkiye’de yapılan İkinci Meşrutiyet dönemine ilişkin çoğu değerlendirmelerin, kendi reel şartlarından doğup beslenmediğini, daha ziyade de Mütareke dönemi ve İzmir suikastının ardından serpilip gelişen yeni bir mantığa oturtulduğunu, o noktadan geçmişe yönelik mahkûm edici bir bakış açısı oluşturulmaya çalışıldığını söylememiz icapeder. Kuşkusuz bunun kaçınılmaz bir yanı olduğu da meydandadır. Fakat Mütareke ve Cumhuriyet dönemine ait bu aşırı yargılayıcı tutumun, döneme ilişkin çoğu gerçeğin üzerini örttüğü ve daha ötede de yeni iktidar dönemlerinin kendi meşruiyetini üretmek sadedinde, bu eleştiriyi bir imkân olarak kullandıkları kabul edilmelidir. Yani nasıl İkinci Meşrutiyet kadroları, İkinci Abdülhamit dönemini aşırı biçimde yargılayarak, kendi meşruiyeti fikrini topluma aktarmak istemiş ise, işgal altındaki İstanbul yönetiminin, ya da Enver Paşa ve İttihatçı kompleksinden kendini arındıramayan Cumhuriyet idarelerinin tutumu da hemen bundan farksızdır. Eğer söylediğimiz husus daha yakın bir örnekle desteklenmek icabederse, 27 mayıs darbecilerinin, Menderes yönetimini nasıl yargılayıp mahkûm etmeye kalkışğını hatırlamakta fayda vardır sanıyoruz.

 

Öyleyse geride bıraktığımız herhangi bir tarih döneminin, iki farklı açıklaması yapılabilir demektir. Birincisi, şartlara kendi içinden bakmaya çalışmak!.. Bu, hem dönemi kendi içinden tanımak ve kavramak, hem de tarihin evrilme ve kırılma dinamiklerine nüfuz bakımından lüzumlu bir yaklaşımdır. İkinci yaklaşım da, ilgili dönem hakkında bugünden geriye bakarak hüküm vermek!.. Kaldı ki bu tutum da hem faydalı, hem de zaruridir. Çünkü biz kendimiz olarak, ister istemez ilgili dönemin dışındayız zaten. Fakat bu noktada, kendimizden önce şekillenmiş ön yargılı, mahkûm edici tutumların da darasını düşmek kaydıyle tabiî ki!..

 

Merkez Güç Saray’ın Dışında, Fakat Hani Nerede?

 

İşte, bugünkü çağdaş birikim ve tecrübelerimizin ışığı altında, İkinci Meşrutiyet için ne söylenebilir? Çünkü bu hadisenin somut biçimde algılanması, tahlilinden ve hasıl ettiği sonuçlardan daha zaruri hale geldi. Burada ilk gözümüze çarpan, meşrutiyetin ilânı ile birlikte, saray yönetiminin dominant karakterinin adeta tuzla buz olup çıkmasıdır. Bütün ırk, mezhep ve dinlerin kültürel kimliklerinin yanı sıra, siyasi huviyetleri ile de tezâhürü karşısında, merkezin yapacak herhangi bir şeyinin kalmamasıdır. Buradaki kasdımız, sarayın ve İkinci Abdülhamit’in yüksek caydırıcı gücünün ortadan kalkması, merkezin bundan böyle toplumsal-siyasal dalgalanmalara kendini teslim etmek durumunda kalışıdır. Özellikle Sultan Reşat’tan sonra saray, siyaseti yönlendirmede gücünü tamamen kaybetmiş, güç ve iktidarın merkezi de bütünüyle sarayın dışına taşştır. ( Bu husus Mütareke döneminde kısmî bazı değişiklikler gösterecektir .)

 

Ancak daha garibi şudur ki, sarayın dışına taşan iktidar gücünün somut, algılanabilir bir sınıfın eline de geçmemesidir. Çünkü 1876 anayasası etrafında teşkil eden ortak muhalefet cephesinin, kendi içinde müttehit bir grup oluşturmadığı ve aşırı derecede eklektik bir yapı arz ettiği meydandadır. Nitekim her türlü Balkan komitacılarının, bazı Arap unsurların, daha ziyade de Abdülhamid’e rijit muhalefeti ile tanınan Musevi ve Ermeni örgütlerinin, bunlara ilâve olarak mason localarının, bazı yabancı misyon şeflerinin, saray içi ihtilaf taraftarlarının, bir hayli Rumelili Türk grupların, aşırı mesafeler kaydeden medrese orijinli veya değil, bir takım islâmi sınıfların üst üste yığıldığı bu muhalefetin, ne büyük bir kapasite meydana getirdiğini kabul etmek gerekir. İşte böyle zamanlarda ortaya çıkan toplumsal-siyasal örgütlenmeler, doğrudan toplumun kendisinden daha etkili olabilmekte, hem merkezde gücü elinde bulunduran saray veya sultan üzerinde, hem de asıl tebaa nezdinde caydırıcı tesirler üretebilmektedir. Nitekim saray bu gelişmeyi durduramadığı gibi, ortaya çıkan muhalefetin caydırıcılığı karşısında da Meşrutiyet’i ilân etmekten başka bir çare bulamamıştır. Ancak gelişmeler bununla da sınırlı kalmamış, Abdülhamid’in devrilmesi noktasına kadar varıp dayanmıştır.

 

Abdülhamid’in Trajiğini Anlamak

 

Şimdi çok dıştan tasvir ettiğimiz bu gelişmeyi, kademe kademe tahlile çalışalım: İkinci Abdülhamit eğer arzu etse, mevcut gelişmenin önünü alabilir miydi? Hayır, kim ne derse desin, buna imkân bulunmadığı anlaşılıyor. Zira Abdülhamid o şartlarda, kendi iç emniyetini eğer kaybetmemiş olsa idi, behemehal müdahale ederdi. Çünkü saray, doğabilecek her türlü vehametin şuurunda olmalıdır. Ayrıca Sultan daha önceki yıllarda, Rumeli örgütlenmelerine dönük bazı tedbirler almış, fakat sivil ve askeri bürokrasinin muhalif cepheye iltihakları, ya da mevcut gelişmelerin önünün alınamayacak derecelere vardığı cinsinden raporlarla, kuvvei maneviyesi iyice sarsılmış vaziyettedir. Bu arada kargaşa çıkmaması, kan dökülmemesi cinsinden Abdülhamid’e atfedilen  gerekçelerin, fazla bir geçerliliğinin bulunmadığı da ortadadır.

 

İkinci Meşrutiyet’le başlayan ve vahim bazı sonuçlara doğru da hızla evirilecek bu süreci, sırf daha anlaşılır kılmak bakımından, 1979’da İran Şahı’nın devrilmesi hadisesi ile irtibatlandırabiliriz sanıyorum. Hatırlanacağı üzere, Tahran sokaklarını kalabalıklar doldurmuş ve “Şah İstifa!..” diye bağırıyorlar. İşte bu toplumsal dalga karşısında, Şah’ın ordusu ne yapacağını şaşırıyor veya Şah’ın emirlerini yerine getirmiyor. Ya da Şah emir verse bile, bizzat kendisine bağlı ordunun ve komutanların, emirlerini yerine getireceğine dair ümidini kaybediyor. Yani her türlü yetkiye ve güce sahip bir iktidarın, iktidar gücünün merkezinde yer alan “irade’nin” yapayalnız kaldığı, yıkılıverdiği an!..

 

Kabul edelim veya etmeyelim!.. İkinci Meşrutiyet dalgası ve Hareket ordusu karşısında Abdülhamid’in iç emniyetini, çevresinde yer alan sivil-asker bürokrasiye olan itimadını kaybettiği; karşı bir harekâta geçilmesi halinde de, Rumeli’nde olduğu gibi bunun sonunun getirilemeyeceği kanaatine vararak, hareketsiz kalmayı tercih etmesi ihtimali çok yüksektir. Dolayısıyla mevcut ortak cephe nazarında Saray’ın karizması sarsılmış, saray bir güç ve iktidar merkezi olmaktan bütünüyle çıkmıştır. Neticede Meclis-i Mebusan’ın ardından Sultanın yetkileri de alabildiğine daraltılınca, iktidarın merkezi tamamen sarayın dışına taşmak durumunda kalmıştır.

 

İkinci Meşrutiyet’in asıl felâketi de, işte o zaman meydana çıktı. Çünkü Abdülhamid’i hal’eden muhalif cephenin, kendi aralarında müttehid bir merkez teşkil etmediği, edemediği anlaşılmakta gecikmedi: 1876’da ilân edilen Mithat Paşa anayasasının yeniden ilânı veya taçlı demokrasi Meşrutiyete geçiş!.. Bunlar bütünüyle gerçekleşmiş; fakat yönetim için, ülke için lâzım gelen istikrar bir türlü temin edilememiştir. Dolayısıyla toplumun, aşırı derecede ihtiyacını duyduğu başladığı istikrarın temin edilememesi, ilgili dönemin asıl üzerinde durulması gereken tarafını teşkil edecektir.

 

 

Sanki Yeni Bir Fetret Dönemi (1908-1913)

 

Bugünden geriye dönüp bakıldığı takdirde, şöyle böyle dört beş yıl kadar devam ettiği anlaşılan bu çalkantılı dönemi; 1913-1918 arasında kalan ikinci yarıdan büsbütün ayrı düşünmek lâzım gelir. Çünkü bu ikinci yarıyı hem daha istikrarlı, hem de ülke adına söz söyleme yetkisini ele geçirmiş, bağlayıcı kararlar alabilen bir merkezin mevcudiyeti ile izah imkânı buluyoruz. Önceki dönem bunun tam aksine, adeta bir agora manzarası arzeder.  Yani birbiri içinde farklı iktidar odaklarının söz sahibi olduğu, bunların kendi aralarında hiyerarşik bir yapı oluşturmadığı, dolayısıyla iki de bir iç tasfiyelerin yaşandığı, karşılıklı tehdit ve kıtallerin de eksik olmadığı garip bir kaos ortamı!.. İşte tam da böyle bir zamanda maruz kaldığımız Trablusgarp ve Balkan Savaşları!.. Dolayısıyla, İkinci Meşrutiyet’in ilânı veya Abdülhamid’in devrilmesi ile sarayın otoritesi sona erse bile, Babıali’de veya ordu içinde merkezî bir otorite ve iktidar henüz teşekkül ettirilememişti.

 

Bu bakımdan, 1908-1918 arasında kalan on yıllık süreyi bir bütün telâkki etmemek ve kendi arasında ikiye ayırarak okumak faydadan hali değildir. Birincisi istikrarsız, farklı farklı iktidarların ve merkezlerin söz sahibi olduğu garip bir fetret dönemi!.. Ya da bir nevi, sürekli devrim yılları!.. İkincisi de İttihat Terakki’nin, kendi içinde ciddi bir iç tasfiyeye girişerek, iktidar otoritesini tekleştirdiği uzun savaş yılları!..

 

Bu bakımdan İkinci Meşrutiyet döneminin (1908-1913); Abdülhamid’i deviren ortak muhalefet cephesinin teşekkülü, kendi içinde ayrışması ve asıl iktidarın meydana çıkış safhaları olmak üzere, kademeli biçimde algılanması daha uygun olur.

 

Türk, Rus ve İran Devrimleri

 

Burada biri, daha yakın yıllarda cereyan ettiği ve takibine de imkân bulunduğu için, yukarıdaki süreci farklı bir açıdan daha İran(1979) ve Sovyet  devrimi (1917) ile eşleştirmemiz faydalı olacaktır.

Nitekim yirminci yüzyılda şahidi olduğumuz hemen her devrim hareketi, geniş ortak cephelere istinad etmektedir. 1917 Rus devrimi böyle olduğu gibi, II.Meşrutiyet ve İran devrimi de bu bakımdan benzerlik arzeder. Farklı farklı, yerine göre de birbiri ile imtizacı kabil olmayan sınıf, ırk, din, mezhep ve ideolojik tabakaların, müşterek bir amaç doğrultusunda ortak muhalefet cephesi teşkil etmeleri önemlidir. 1917 Rus devrimi, Lenin’in önderliğinde gerçekleşmiş olduğu halde, onun da etrafında farklı unsur ve tabakalardan oluşan geniş bir ortak cephe mevcuttu. Unutulmamalıdır ki bu ortak cephenin önemli unsurlarından biri de, Çarlık yönetiminden aşırı derecede rahatsız olan Rusyalı Türklerdir. Çuvaş, Kazak, Kazan, Başkurt, Kırım vs. Türkleri!.. Onları Çarlığa karşı, Lenin’le birlikte harekete ikna eden müessir gücün, İttihat Terakki ve dolayısıyla Teşkilât-ı Mahsusa oldu


Türk Yurdu Temmuz 2008
Türk Yurdu Temmuz 2008
Temmuz 2008 - Yıl 97 - Sayı 251

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele