ATATÜRK DÖNEMİ TARİH YAZICILIĞINDA II. MEŞRUTİYET

Temmuz 2008 - Yıl 97 - Sayı 251

           

 

 

Atatürk dönemi tarihyazıcılığı, şüphesiz ki II. Meşrutiyet döneminin Türkçü ve Batıcı fikir ve düşünce ikliminde filizlenen ve Milli Mücadele sonucu oluşan siyasal coğrafyanın imkânları üzerine inşa edilen; Türkiye Cumhuriyetinin kurucu kadronun, var olmaya; varlığını koruma ve sürdürme arzusuna dayanan; milliyetçi dünya görüşünün ürünüdür. Bu yüzden, Türk tarihinin milliyetçi, çağdaş, batıcı ve seküler bir yorumunu içeren Türk Tarih Tezi, Atatürk’ün çağdaş, laik ve milliyetçi bir Türk Devleti kurma ve onu geleceğe taşıma ülküsünün, ideolojik bir uzantısı olarak, tarih aracılığı ile temellendirilmesine; açıklanmasına ve yorumlanmasına dayanır. Ek olarak Türk Tarih Tezi, Türk tarihine getirdiği bütüncül bir tarih yorumu ve Güneş-Dil Teorisi ile birlikte, Atatürk döneminin ideolojik, siyasal ve kültürel olgu ve olaylarının tümüne damgasını vurmuştur.

Türkiye Cumhuriyetinin ilk döneminin inkılâpçı ruhu, kendisinin dışındaki öteki, düşman, rakip ve muhalif kimliklerle giriştiği rekabet, mücadele ve hesaplaşmada kullandığı en önemli ideolojik aygıt şüphesiz ki tarih disiplini ve çalışmaları olmuştur. Tarihin bilimsel olduğu kadar milliyetçi; nesnel olduğu kadar faydacı yorum ve çıkarımları dönemin tarih çalışmalarına damgasını vurmuştur. Bu çalışmanın konusunu oluşturan II. Meşrutiyet döneminin olgu ve olaylarını bu bağlamsal çerçeve içinde görmek gerekir. Bu çalışmanın temel hipotezi Cumhuriyet kadrolarının yetiştikleri kültürel coğrafya ve iklimi oluşturan Tanzimat, I. ve II. Meşrutiyetler, İttihat ve Terakki Cemiyeti, Jöntürklük ve II. Abdülhamit İstibdadı gibi olgu ve olaylara öteki, rakip ve muhalif çerçeveden baktıkları; tarihyazıcılığında da nesnel ve milliyetçi bakış açısıyla, bu olay ve olgulara anokranik, gayri milli ve bütüncül inkılâpçı ruhtan yoksun oldukları iddiasını taşır. Şüphesiz Atatürk döneminin tarihyazıcılığına örnek teşkil edecek en önemli kaynaklar, Türk Tarihinin Anahatları proje ön çalışması ve I. ve II. Tarih Kongresinin bildirilerinin yanı sıra, dönemin tarih ders kitaplarıdır. Şüphesiz ki hipotezimizle ilgili değerlendirmeler, Türk Tarihinin Anahatlarında ve kongrelerde çalışma dönemimizle ilgili bilgi ve yorumların olmamasından dolayı, ders kitaplarındaki bu dönemle ilgili satır aralarındaki değerlendirmeler ağırlıklı yer alır.

Atatürk’ün Türk Tarih Tezi ve Tarih Çalışmalarına Etkisi:

Türk Tarih Tezi, çıkış nedeni bağlamında, bilinen Türk tarihi içinde Avrupalı emperyalist güçlerin Türk ve onun tarihi hakkında olumsuz görüş ve yaklaşımlarının olduğu bilgi ve fikirlere karşı bir dizi tepkiyle başlar. Bu yüzden refleks olarak, savunmacı yönü hep ön planda olmuş; yazılı metinler ortaya konulurken nesnel ve objektif değerlendirmeler yerine savunma öncelikli spekülatif yorumlara daha fazla başvurulmuştur. Ancak Türk Tarih Tezi iddialı bir başlangıca sahip olduğu kadar, dünya tarihini Türk ölçeğinde yorumlayarak ve bir teze dönüşerek, Batı-dışı toplumların içinde Batı uygarlığını kendi tarihi içine çekip, Türk tarihinin bir parçası haline getirerek, çok yönlü işlevi olan bir tarih yorumu ile öncelikli bir yere sahiptir. Ancak Atatürk’ün Türk Tarih Tezinden beklentilerine baktığımızda, milliyetçi bakış açısının öne çıktığı görülür.  Türk milletinin yakın dönem tarih içinde yaşadıklarının etkisi ile içinde bulunduğu manevi çöküntünün neden olduğu güvensizliği aşmak; topluma milli bir ruh ve heyecan aşılamak ve çağdaşlaşma yolunda yeni bir hamle yapmak için tarih çalışmalarını öncelikli işlerden görmüştür. Atatürk bunu, “Türk kabiliyet ve kudretinin tarihteki başarıları meydana çıktıkça, büsbütün Türk çocukları kendileri için lâzım gelen hamle kaynağını o tarihte bulabileceklerdir. Bu tarihten Türk çocukları, istiklâl fikrini kazanacaklar, o büyük başarıları düşünecekler, harikalar yaratan adamları öğrenecekler, kendilerinin aynı kandan olduklarını düşünecekler ve bu kabiliyetle kimseye boyun eğmeyeceklerdir.”(Atatürkçülük- I 1998: 358) sözleriyle açıklamıştır.

Atatürk’ün Türk Tarih Tezi, Orta Asya ve Türkiye coğrafyalarını, ağırlıklı olarak antik dönem olmak üzere,  tarihsel geçmişleri ile sahiplenir. Orta Asya’nın bugününe dönük herhangi bir beklentisi olmadığı hissini verir; Türkiye için ise antik dönem ile bugün arasında doğrudan bir bağ kurar. Orta Asya söylemi, Türklerin anayurdu ve beyaz ırkın beşiği olduğu; ilk medeniyetin de Orta Asya’da çıkıp dünyaya yayıldığı noktalarında toplanır. Bugünle ilişkisinin kurulmamaya özen gösterilmesinin en önemli nedeni Sovyetler Birliğinin dostluğuna duyulan ihtiyaçtır. Türkiye için Anadolu’nun en eski halkının kim olduğu ve ilk medeniyetin kimler tarafından kurulduğu; Osmanlı imparatorluğunun kuruluşu ile ilgili iddiaların yanı sıra Türklerin İslam tarih ve medeniyetine katkısının ne olduğu noktaları öne çıkar. Türk Tarih Tezi Orta Asya ile Türkiye arasında doğrudan köprü kurmasının yanında eski dünyanın tarihinin merkezine, spekülatif biçimde, Türk tarihini yerleştirir. Böylece hem Batılılaşma ile ilgili önyargıların aşılması hedeflenirken hem de  yeni dünya ile bütünleşme arzusuna tarihsel bir dayanak oluşturulmaya çalışılmıştır.

Atatürk dönemi tarihyazıcılığı, tarih metodolojisi, tarihe bakış açısı, örgütlenme ve tarihçi tipi noktalarında Türk tarihyazıcılığının tarihi gelişimine çok yönlü etkileri olmuştur.  Atatürk’ün tarih konusundaki temel hedefi, ilmi yöntem ve araçlarla ortaya konulmuş ve konulacak tarihimize ait en yeni ve doğru bilgileri, milli süzgeçten de geçirerek, kamuoyu ile paylaşmak ve yeni bir Türk tarihi yazmaktır. “Büyük Devletler kuran ecdadımız büyük ve şümullü medeniyetlere de sahip olmuştur. Bunu aramak, tetkik etmek, Türklüğe ve cihana bildirmek bizler için bir borçtur” (Atatürkçülük I: 358) diyen Atatürk, tarih yazmayı mühimserken, onun gerçekliğini milli fayda bağlamına yüklemesi ile çağın temel anlayışı olan ulus-devlet oluşumunun zorunlu ve öncelikli bir şartı olarak görür. Çağdaş bulgu, bilgi, yol ve yöntemlerle tarih yazmak kadar onun milli vasfı Atatürk’ün tarihe bakışını ve beklentisinin ne olduğunu anlamlandırır.

Atatürk döneminin tarih çalışmalarına katılanlar, tarihin belli alanlarında uzman olanlardan çok, inkılabın öncü siyasal kadrolarını oluşturan aydınlardır. Milliyetçi kimlikleri ile tarihe ilgi duyan ve siyasetçi kimlikleri ile yeni ve çağdaş bir toplumun tarih bilgisi ihtiyacının karşılanması gerektiğini düşünen bu aydınlar tarih araştırmalarını örgütledikleri gibi, bizzat onun yazımını da gerçekleştirmişlerdir.[1] 1929’dan itibaren, başta Yusuf Akçura, Dr. Reşit Galip, Samih Rıfat, Hasan Cemil (Çambel), Yusuf Ziya(Özer) İsmail Hakkı (Uzunçarşılı), Reşit Saffet (Atabinen), Şemseddin (Günaltay) ve Mehmet Tevfik (Bıyıklıoğlu)  hem mebus olarak meclis çalışmalarına hem de tarih çalışmalarına aktif olarak katılmışlardır.(Behar 1996: 93-95)

Atatürk döneminde, 1929’dan başlayarak yoğun bir meşguliyet temposunda sürdürülen tarih çalışmaları, başlangıçta Türk inkılabının tarihsel bir yorumu olarak gelişim göstermekle birlikte, zamanla Türk Tarih Tezine uygun yazılı eserlerin verilmesi, yeni tarih çalışmalarının duyurulduğu ve değerlendirildiği periyodik yayınların varlığı ve kongre geleneğinin başlatılması ve sürdürülmesi noktalarında Türk tarihyazıcılığına bir ivme ve yön kazandırmıştır. Dönemin dünya tarihyazıcılığında görülen bütüncül yorumlar ve tarihin ara boşluklarından yararlanan spekülatif değerlendirmeler Türk Tarih Tezinin oluşumuna da önemli etkileri olmuştur. Buna bağlı olarakta yeni kurulan Türkiye Cumhuriyetinin tarihsel temellendirilmesine duyulan ve mazinin yeniden inşasının aciliyeti, Türk tarihi ile ilgili çalışmaların sınırlılığı ve alanın uzman eksikliği, arkeoloji, antropoloji, filoloji, linguistik gibi tarih disiplinine yardımcı alanlardaki yeni bulguların, daha sınanmadan, başka bulgularla desteklenmeden ve genel kabul görmeden, kesin doğrular veya mutlak gerçeklermiş gibi kabullenilmesi ciddi mahzurlar doğurmuş; tenvirde sıkıntılar yaratmış ve tenkit konusu olmuştur.[2]

Bir Tarihi Vakıa Olarak II. Meşrutiyet:

Fransız İhtilalinin “uhuvvet, müsavat ve hürriyet” üçlemesini ideolojileştiren, yeni, Batılı ve Jöntürklük fikri üzerine yaslanan ve muhalif, komitacı ve efsunlu bir geçmiş üzerine, tek amacı ve gündemi kanunuesasîyi hayata geçirmek olan,  İttihatçı bir gelenek inşa eden siyasal harekete İttihat ve Terakki;  tarihsel süreç için ise II. Meşrutiyet adı yaygın bir kullanıma sahiptir. II. Meşrutiyeti önemli kılan, onun Yeniçeri kazan kaldırmalarından ve 1876 tipi bürokrasi zorlamasından farklı olarak, entelektüel, sosyal ve siyasal bir tabana oturmasıdır. Bu taban onun hem politik talep ve ideolojik tatmin noktalarında siyasal zayıflığını hem de fikri, kültürel ve sosyal gücünü ve zenginliğini oluşturmaktadır. Yeni Osmanlıların siyasi hatırası ve mirası üzerinden gelişen ama entelektüel birikim, politik deneyim ve siyasi örgütlenme ve eylem bakımından onlardan ciddi farklılıklar gösteren İttihat ve Terakki Cemiyeti,  etrafında oluşturulan İttihatçılık efsanesi bir yana bırakılırsa, siyasal kültürümüzde örgütlü siyasetin muhalefet ve iktidar deneyimleri oluşturan ilk ciddi siyasi oluşumdur.

Türk siyasi tarihinde siyasal gücün yeniden tanımlanması ve kullanımın yeniden belirlenmesi noktalarında bir dönüm noktası olan ve 1908’de ikinci defa ilan edilen Meşruti yönetim aslında çağdaş Türk siyasal düşüncesinin temelini teşkil eder.  Milli Mücadele’nin başlangıcından günümüze kadar sıkça dile getirilen Türk siyasal düşüncesindeki “egemenlik” fikrinin halka ya da ulusa ait olduğu tartışma ve ilk dile getirildiği zaman II. Meşrutiyet’in ilanı zamanına denk gelir. Aynı zamanda devletin kendini ve toplumu modern unsurlarla tanımlayıp donattığı ve zihniyet olarak geçmişten kopuş fikri, II. Meşrutiyet’in varoluş kimliğine karşılık gelir. Sina Akşin, Türk Tarihinde “su kesimi çizgisi” olarak gördüğü 1908 İhtilali’ni, kendisinden sonra gelecek olan Türkiye Cumhuriyetinin habercisi ve bu ihtilali gerçekleştiren İttihat ve Terakki’yi Cumhuriyetin inşasını gerçekleştirecek Cumhuriyet Halk Fırkasının ilk nüvesi ve tarihe ait alanda “suların bambaşka bir yönde akması” olarak görür (Akşin 1998: 440-441). İdeolojik, sosyolojik ve kadro bağlarının sürekliliğine bakıldığında gerek Milli Mücadele’nin, gerekse Cumhuriyetin eylem planı II. Meşrutiyetin idealleri ile örtüşür. İttihatçı bir hükümetin iktidarında I. Dünya Savaşına giriş ve sürdürme nedeninin ana teması olan “tam bağımsızlık” fikri hem Milli Mücadele’nin hem de Cumhuriyetin en önemli siyasal ilkesi olmuştur.  

II. Meşrutiyet, siyasal yönetimin basit bir el değiştirmesinden öte, çok yönlü zihni dönüşümlere yataklık eden ve ideolojik kurtuluşların değerler dizisidir. Türk siyasi ve düşünce tarihleri içinde hak ettiğinden daha azı ile yetinmek zorunda kalan 1908 İhtilali veya II. Meşrutiyet, Türkiye Cumhuriyeti’nin habercisi olan ve millî, laik ve çağdaş siyasi bir gelecek tasarımının öncüsüdür. Yarı modern, yarı geleneksel 19. yüzyıl ikinci yarısı Osmanlı varlık fikrini sorgulayan ve İttihad-ı Anasır mücadelesinden Türk Milliyetçiliği fikrine ve eylemine ulaşarak Türkiye Cumhuriyetinin fikri, siyasi, kültürel ve ideolojik temellerini kurgulayan II. Meşrutiyet Türk tarihyazıcılığında hak ettiği yeri hiçbir zaman alamamıştır. Ancak II. Meşrutiyet bir vakıa olarak, tüm yetkinliği ile tarihin içindedir ve i&


Türk Yurdu Temmuz 2008
Türk Yurdu Temmuz 2008
Temmuz 2008 - Yıl 97 - Sayı 251

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele