DEVLET ADAMLARININ II. MEŞRUTİYET’E BAKIŞLARI ÜZERİNE

Temmuz 2008 - Yıl 97 - Sayı 251

 

Osmanlı devletinin son iki asrı ağırlıklı olarak kötü gidişe çare aramakla geçmişti. XIX. Asrın başından itibaren devletin idari yapısında reform çabalarının öne çıktığını görmekteyiz. Devletin idari yapısı kadar ekonomik şartlarının da iyileştirilmesini, vatandaşların yaşam kalitesinin geliştirilmesini amaçlayan düzenlemeler Gülhane Hattı Hümayunu, Islahat Fermanı gibi köklü adımlar halinde tezahür etmiştir. Her iki düzenlemenin de toplum hayatında, dış politikada ve devletin ekonomik yapısında farklı işlevler gördüğünü, bir takım tepkileri de beraberinde getirdiğini söylemek mümkündür. Söz konusu süreçte batılı devletlerin idari şekil ve anlayışlarının alınması girişimleri fikir ve toplum hayatımızda milletin kendi kültür kaynaklarından yararlanmak gerektiği düşüncelerine kuvvet vermişti.

Milletin hâkimiyet hakkı ve kendini yönetecekleri seçme konusundaki yeterliliği devlet adamları, bürokratlar ve aydınlar arasında tartışma konusu olmuştur. İktidar sahipleri hakkı kabul edip zamanı erken bulurken aydınlar “rüzgâra karşı yürümenin mantıksızlığını” vurgulamaktaydılar. Bu çerçevede, Yeni Osmanlıların bürokrat desteğiyle hayata geçirdiği I.Meşrutiyet, devletin hem idari hem sosyal yapısını dönüştürmek hususundaki gayretlerin en üst düzeye çıktığı, Osmanlıcılık düşüncesinin zirveye çıktığı bir aşama olmuştur. 1877–1878 Osmanlı-Rus savaşının sıkıntıları dolayısıyla II. Abdülhamid’in meclisi tatil etmesi üzerine bu süreç kesintiye uğramıştır. Bundan sonra yaşanan 30 yıllık merkezi otorite hâkimiyeti döneminde eğitim alanı başta olmak üzere sosyal, ekonomik ve siyasi alanda önemli gelişmeler yaşanmıştır.

II.Abdülhamid’in Meşrutiyet Süreci Değerlendirmeleri Üzerine

Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyetinin muhalefetini öne çıktığı bu devrin sonunda yeniden meşrutiyet dönemine geçilmiştir. Bu geçiş sırasında hem önde gelen devlet adamlarının hem de padişahın tavırlarının incelenmesi yakın dönemin gelişmelerinin nasıl değerlendirildiğini görmek bakımından çok yararlı olacaktır. Devrinde iki meşrutiyet ilan edilen II. Abdülhamid yakın dönem Türk tarihinin en çok tartışılan, eleştirilen simalarının başında gelmektedir. Olumlu bakanların hiç yanlışını görmedikleri, olumsuz bakanların ise hiçbir işini doğru kabul etmediği padişahı birinci elden malzemeye dayanarak değerlendirmek gereği de açıktır. II. Abdülhamid’in Anayasanın yürürlüğe girmesi hususunda 2 Ağustos 1908’de Bâb- Ali’de okunan hatt-ı hümayununda son yüzyılda yapılan yenileşme çabalarının bir hülasası vardır diyebiliriz. Tabii bu arada kendi döneminde yaşananlar ve bundan sonra yaşanması muhtemel hususlardaki görüşleri de bu konuşmada yer almaktadır. Devletin güzel günlerinden sonra ortaya çıkan çeşitli sebepler “hukuku ammeyi müstahak olduğu mertebede temine mani olduğundan” Sultan Abdülmecid, Gülhane Fermanı ile “emniyeti nefsiye ve hukukiyeyi müceddeden temin” etmenin yanı sıra idare usulü ile ilgili önemli esaslar koymuştur. Islahat Fermanıyla ise “usulü idareyi tanzim ve sunuf ve edyanı muhtelifeye mensup tebea beyninde revabıtı vatandaşiyi takviye eylemişti”[1].

Meşrutiyeti halkın terakkisi getirmiştir: II. Abdülhamid’in söz konusu süreçte yapılan düzenlemeleri idari sıkıntıları aşmak ve vatandaşların devlete bağlılıklarını artırmak ekseninde değerlendirdiğini görmekteyiz. Meşrutiyetin ilk defa ilanı ise halkın eğitim ve siyasi gelişmişliğinin idareyi düzenlemeye zorlaması ile olmuştur. Tanzimat Fermanın ilanından 1876’ya kadar geçen müddet zarfında “terbiyei umumiyece hâsıl olan terakki mesalihi umumiyenin usulü meşrutiyete rabtını ihtar eylemekle” kendiliğinden olarak Kanun-ı esasiyi ilan ettiğini ifade etmektedir. Halkın siyasi terbiyesinin idareyi yönlendirecek ölçüde geliştiği ve değişiklikte etkili olduğunu ifade etmesi hakikaten önemli bir tespit olmakla birlikte umumi terbiyeden kasıt aydın ve bürokrat kesimin meşrutiyetin ilanı için yapılan çabalar olsa gerektir. Zira meşrutiyetin tatil edilmesi ve etkili isimlerinin devre dışı bırakılması sürecinde umumi bir halk tepkisi söz konusu olmamıştır.

Devletin ve halkın menfaati Böyle olduğu içindir ki savaş ortamı gelişmeleri umumun menfaatini devre dışı bırakılabilmiştir. Nitekim Padişah, meclisin tatili ve anayasanın askıya alınmasını şöyle izah etmiştir: “arazı muhtelife menafi umumiye fikrine takaddüm ettiğinden kanunu esasinin tatili hakkında ihtarat tekessür etmiş[2] ve Saffet Paşa’nın sadrazamlığı sırasında bu yönde karar alınmıştır. Aradan geçen otuz yıllık bir sürede yaşanan gelişmelerin yanı sıra toplumun fikir ve beklentisi neticesinde “memleketin idare-i meşrutaya kabiliyeti meşhut olması ile” anayasanın yeniden yürürlüğü girmesi için gerekli emir verilmiş ve her tarafa duyurulmuştur.

Halka ve büyük devletlere teminat verme ihtiyacı: II. Abdülhamid Kanunu Esasinin tatbikatına bundan sonra “hiçbir veçhile ve hiçbir surette asla ve kat’a halel gelmiyeceğini dünkü gün düveli malume süfera ve memurini siyasiyenin tebrikatını kabul ettiğim sırada dahi beyan eyledim”[3] demektedir. Padişahın idari düzenlemelerin kalıcı oldukları hususunda yabancı büyük devletlere teminat verdiğini de ifade etme ihtiyacı hissettiği dikkat çekmiştir. Kanun kuvvetinin muntazam ve meşru hale gelmesinin memleketin faydasına olduğunun altını çizen II. Abdülhamid saltanatın hakiki menfaatinin de ülke menfaatiyle uyumlu bir şekilde gelişme göstermesinde olduğunu takdir ettiğini dile getirmiştir.

Hatt-ı hümayunun bundan sonrasında onbeş maddelik bir yapılması gerekenler listesi sunan Padişahın vatandaşların inanç, mesken dokunulmazlığı, basın hürriyeti gibi temel hak ve hürriyetlerinin sağlanması hususuna özel önem verdiğini görmek mümkündür. Bunlardan kendi yetkisiyle ilgili olanı daha sonra tartışmalar yaratacak bir kontrol anlayışıdır. Padişah, şeyhülislam, harbiye ve bahriye nazırları dışındaki bakanları sadrazamın seçip tasdikine arz edeceğini bunun dışında iç ve dış politikaya ilgili bakanların bakacağını ifade etmektedir. Bu ifadeler padişahın din ve ordu konularında kontrolü doğrudan kendi elinde tutmak, makamını korumak hassasiyetinde olduğunu göstermektedir. Burada orduya da olumlu mesajlar vermek ihtiyacı hissedilmiştir. Padişah devletin en büyük gücünün ordu olduğunu tasdikle, askerliğin ilerlemesi, silah ve diğer donanımlarının mükemmel olmasının şartlarını mutlaka yerine getireceklerini vaat etmiştir.

II. Abdülhamid’in 17 Aralık 1908 tarihinde (22 Zilkade 1326- 4 Kânun-u Evvel 1324), Meclisin faaliyetine başlaması dolayısıyla Meclis-i Umumi’de Ayan ve Mebusan heyetine yaptığı açış konuşması[4] da geçen sürede yaşanan gelişmelerden etkilenmiş görünmektedir. Bununla birlikte pek çok bakımdan ilginç değerlendirmeler içerdiğinden üzerinde durulması gereken bir mahiyeti haizdir. I. Meşrutiyetin tatili sebepleri üzerinde daha net ifadeler kullanan padişahın meydana gelen dış politik gelişmelerin değerlendirmesini de yapmıştır.  Osmanlı devletini gerçekten son hükümdar olarak nitelendirilecek kadar bilhassa 1878–1908 döneminde yöneten II. Abdülhamid’in burada söyledikleri hükümdarın karar alma tarzı hususunda da bize ilginç bilgiler vermektedir.

1877–1878 Meclisinin Tatil Edilmesi Gerekçeleri: Devlet başkanının yapmaya mecbur kaldığı bazı şeyler için umuma konuşurken farklı değerlendirmeler yapması anlaşılabilir bir durumdur. Ancak meşrutiyetin ilanı sürecindeki ifadeleri 33 yıllık iktidarında yaptıkları için müstebit olarak nitelendirilen padişahın da farklı etkiler altında kaldığını göstermektedir. Konuşmada değindiği hususları maddeler halinde ele almak konuyu daha anlaşılır kılacaktır.

Anayasanın uygulanmasındaki zorluk: Kanun-u Esasinin askıya alınmasını doğuran meclis-i mebusanı tatil etmesinin sebepleri için önce “mevki-i tatbika vaz’ında tesadüf olunan müşkülata mebni rical-i devlet tarafından gösterilen lüzum”u gösteren padişah, ikinci olarak milletin eğitim eksikliğini dile getirmiştir: “memalik-i şahanemde maarifin terakkisi ile kabiliyet-i ahali derece-i matlubeye îsal olununcaya kadar kanunun tehiri icrası tavsiye ve arz” olunmuştur. İkinci şıkkı tavsiye ve arz edenlerin kimler olduğu üzerinde düşünülmelidir. Zira meclisi mebusanın vaktinden evvel tatil edilmesini teklif eden hükümetin gösterdiği mazeret tamamen savaş ortamı şartlarında meclisin faaliyet göstermesinin zorluğu ile ilgiliydi[5].

Rusya ile savaşın yarattığı acil durumu görüşmek için 10 Safer 1295 (3 Şubat 1879) tarihinde toplanan Saltanat Şurasında eleştirilmekten rahatsız olan II Abdülhamid, dedesi Sultan Mahmud’un yolundan gitmeye mecbur olduğunu, dolayısıyla tamamen merkeziyetçi bir şekle dönüleceğinin işaretlerini vermişti. Devletin ve milletin hal ve istikbalini garanti altına aldığı hemen her mahfilde ilan edilen Anayasa ve Meclisin tatil edilmesi gündeme geldi. Hükümetin aynı gün Padişaha sunduğu arz tezkiresindeki görüşler meşrutiyet ve Meclis hususunda başta Padişah olmak üzere icra kuvvetinin yaklaşımını bütün açıklığı ile ortaya koymuştur. Meclisin kendisine havale edilen kanun tekliflerini “ezmine-i adiye’de incelemek ve müzakere etmekle” görevli olduğu vurgulanmaktaydı[6].

Dolayısıyla halkın eğitim ve kabiliyetinin yetersizliği bahanesinin hükümet tarafından gelmiş olması ihtimali son derece zayıftır. Diğer taraftan meşrutiyetin ilk günlerinde halkın umumi gelişmesinin meşrutiyetin ilanını ihtar ettiğini söyleyen padişah aradan geçen süre içinde eğitimin ve halkın kabiliyetinin yetersiz olduğunu keşfetmiş görünmektedir.

Burada uzun yıllar başkâtipliğini yapan Tahsin Paşa’nın bir değerlendirmesini hatırlamak meseleyi daha bir anlaşılır kılacaktır. 1894–1908 yılları arasında padişaha çok yakın çalışan paşa “Sultan Hamid’i etrafındaki adamlarla, sadrazam ve nazırlarıyla Saray bendegân ve mensubini ile hulasa, bir dakika peşinden ayrılmamış olan muhiti ile muhakeme etmek elbette en doğru yoldur”[7] tesbitini yapmaktadır. Gerçekten de oldukça vehimli olan ve çevresi tarafından bu zaafı kullanılan padişah meşrutiyetin ilanı ve anayasa hususunda da nihai karar vermeden önce yakın çevresinden fikir almayı ihmal etmemiştir. Meclisi tatil ettikten sonra da kendisine yakın bulduğu devlet adamlarına anayasanın tadili konusunda çalışmalar yaptırmış[8].

Halkın eğitim ve meşrutiyete kabiliyeti: İki Meşrutiyet arası dönem için II. Abdülhamid eğitim konusunda gerekli çalışmaları yaptığını, ülkenin her tarafında açtığı okullar sayesinde “halkın seviye-i istidadı teali etmiş olması hasebiyle izhar olunan arzuya binaen” meşrutiyeti ilan ettiğini ifade ediyor. II. Abdülhamid’in bu konuşmasında en haklı olduğu kısım eğitime verdiği önem noktasındadır. Gerçekten de padişah, Arabistan yarımadasından Balkanlara her seviyeden okullar açarak eğitimin gelişmesine zamanına göre büyük katkılar sağlamıştır. Ancak bu müesseselerden istenilen verimi alacak elemanları yetiştirme noktasında aynı şeyi söylemek zordur. Maddi imkânsızlıkların yanı sıra dış kaynaklı politik müdahaleler ve padişahın evhamlı kişiliği bu manada istenilen başarıyı elde etmeyi zorlaştıran temel etkenler olarak sayılabilir.

Diğer taraftan bu dönemde ortaya çıkan ve meşrutiyetin ilanında büyük pay sahibi olan muhalefet hareketi önce dönemin askeri okullarında baş göstermiş sonra ordu safları arasında yayılarak merkezi çevrenin baskısına ve taleplerine boyun eğmeye zorlamıştı. Bu okullar sayesinde halkın kabiliyeti artmı


Türk Yurdu Temmuz 2008
Türk Yurdu Temmuz 2008
Temmuz 2008 - Yıl 97 - Sayı 251

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele