MEŞRUTİYET’TEN CUMHURİYETE İTTİHATÇI GELENEĞİ

Temmuz 2008 - Yıl 97 - Sayı 251

 

        Osmanlı Devleti XIX. yüzyıla Nizam-ı cedid reformlarıyla girdi. Ancak bu reformları Avrupa’nın taklidi olarak gören ulema ve halk Nizam-ı cedid’e sıcak bakmadı. Padişah ve çevresindeki bir avuç bürokrat kadronun gayreti yeterli olmadı. İhtişam çağının geleneksel gururunu taşıyan ve toplumla bütünleşmiş olan yeniçeri ordusu değişime direnişin esas unsuru idi. Yüzyıllarca Osmanlı, Avrupa’yı “küffâr-ı hâksâr, kefere-i fecere” adları altında ötekileştirmişti.  Şimdi bu yüzyıllarca hor ve hakir görülen, ahlak ve faziletçe geri bulunan Batılının, yani “küffâr”ın örnek olarak alınması o günkü halk muhayyilesinin kabul edebileceği bir iş değildi.  Ayrıca yeniçeri de Nizam-ı cedid askerini ve bu çerçevede yapılan reformları kendi varlığı ve temsil ettiği değerler açısından bir tehdit olarak görüyordu. Fakat Sırpların ve Yunanlıların isyanı ve yeniçerilerin bu isyanları bastırmakta başarısız olmaları Sultan III. Selim’in başlattığı yoldan yürümek isteyen Sultan II. Mahmud için bir fırsat oldu. Ulemanın ve ümeranın bir kısmının desteğini elde ederek yeniçeri ocağını kaldırdı. Ondan sonra da sadece ordunun değil bütün devlet teşkilatının modernleşmesi için süratli bir reformlar silsilesi başlattı. Fakat elinde bir model ve iyi işlenmiş bir program yoktu. Onun derdi gün geçtikçe güçlenen Avrupa ve Rusya karşısında devletini muhafaza edebilmekti. Bunun için önce devlet otoritesini güçlendirmeye çalıştı. Ayanları bir bir ortadan kaldırdı. Ne var ki, Mısır ayanını ortadan kaldıramadığı gibi az daha ayan devleti ortadan kaldırıyordu.

        Tanzimat biraz daha hazırlıklı bir reform programı idi. Az sayıda fakat iyi yetişmiş, Avrupa diplomasisini iyi bilen devlet adamları sayesinde bu hareket başarılı oldu. Reşit Paşa, Âlî Paşa gibi diplomat devlet adamları Osmanlı Devleti’ni tamamen istila etmeyi planlayan Rusya’ya karşı İngiltere ve Fransa gibi Avrupa devletlerini seferber etmeyi başardılar. Kırım savaşı Rus istilasını 25 sene geciktirdi. Reşit Paşa, Âlî Paşa ve Fuat Paşa gibi güçlü devlet adamları iktidarı saraydan Bâbıâlî’ye naklettiler. Tanzimat fermanı padişahın yetkilerini tahdid eden bazı hususlar mevcut olmakla beraber bunlar kesin bir anayasa hükmü haline gelmiş değildi. Hem pratik hem de teorik bakımdan hala padişah geniş yetkilere sahipti.

        Sultan II., Mahmud devrinden beri Avrupa’ya eğitim amacıyla birçok öğrenci gönderilmeye başlanmıştı. Avrupa’da tahsil görmüş bu aydınlar devletin üst bürokrasisinde yavaş yavaş yükselmeye başladılar. Zamanla adlarına Yeni Osmanlılar denilen ve Tanzimatçı devlet adamlarının icraatlarını beğenmeyen bir zümre ortaya çıktı.  O sırada Avrupa’da moda olan parlamentarizm hareketi Yeni Osmanlılar için bir örnek teşkil ediyordu. Fakat Yeni Osmanlılar İslamî özden uzaklaşş değillerdi. Parlamentarizm hareketini İslamî kökenlere dayandırdılar. Meşveretin İslam’daki yeri üzerinde durdular ve bu yönde teoriler geliştirdiler.  Nâmık Kemal, Ziya Paşa, Mithat Paşa gibi aydınlar ülkeyi Tanzimatçılara göre daha iyi idare edecekleri iddiasında idiler.  Sonunda askeri bürokrasi ile ittifak ederek bir askeri darbe ile Sultan Abdülaziz’i devirdiler.  Hâlbuki Tanzimat ricaline göre hem yetenek hem de donanım itibariyle daha zayıf idiler.  Seçilmiş, istişarî bir meclisin ülkenin meselelerini çözeceğini umuyorlardı. Meşrutiyet rejimi ile Türkiye Avrupa devletlerine benzeyecekti. Böylece Avrupa devletleri de Türkiye’ye karşı olan menfi bakışını değiştireceklerdi. Mecliste imparatorluk içerisindeki her unsurun temsilcisi olacağından Balkanlardaki etnik ayrımcılık hareketleri de ortadan kalkacaktı. Düvel-i muazzama denilen Avrupa devletlerinin imparatorluğu parçalamak için uyguladıkları bıktırıcı diplomasi sona erecekti.

        Yeni Osmanlılar Avrupa’yı görmüşler orada yaşamışlardı ama Avrupa’yı tanımıyorlardı. Çünkü Avrupa’yı Avrupa yapan unsurlar üzerinde herhangi bir araştırma yapmış değillerdi. Avrupa’nın ne tarihini, ne coğrafyasını, ne kültürünü, ne de toplumlarını incelemişlerdi. Gözlerinin gördüğü, şehirleşmenin geliştiği, modern binaların bulunduğu, şimendiferi olan, havagazı ile aydınlanan Avrupa onlar için canlı bir örnek teşkil ediyordu. Ziya Paşa’nın şiirinde bahsettiği gibi doğu “virâneler”i Batı ise “beldeler ve kâşâneler”i temsil ediyordu. Yeni Osmanlılar Avrupa’nın bilim ve teknikte ulaştıkları sonuçlara hayrandılar ama bunların bir sonuç olduğunu anlayamadılar. Batı yüzlerce yıldır uyguladığı sömürgecilik siyaseti ile zenginleşmişti. Bilim ve teknikteki ilerleme bu zenginleşme sayesinde mümkün olabilmişti. Bilim Batılılar için bir keşif kolu olmuştu. Napolyon 1798’de Mısır’a çıktığı zaman yanında coğrafyacılar, tarihçiler, filologlar, arkeologlar gibi bir bilim adamları ordusu vardı. Teknolojinin arkasında yüzlerce yılda meydana gelmiş teorik bir bilgi birikimi vardı, kütüphaneler vardı. Yeni Osmanlıların bunları düşünecek zamanları da yoktu. İmparatorluk parçalanıyor ve devlet elden gidiyordu. Pratik çözümlere ihtiyaçları vardı. Bu yüzden parlamentarizmi bir can simidi olarak gördüler. Fakat Avrupa’yı tanımadıkları gibi kendi toplumlarını da iyi bilmiyorlardı.

        Ne var ki, Sultan II. Abdülhamit’in Rusya ile olan savaşı bahane ederek Mebusan Meclisini kapatması ve tam 30 küsur sene açmaması parlamentarizmin denenmesinin önünü tıkadı. Abdülhamit çok milletli bir imparatorluk için parlamentarizmin faydalı değil, bilakis zararlı olacağına inanıyordu. Doksanüç mağlubiyetinden sonra devleti ayakta tutmanın ve ülkenin tamamiyetini korumanın derdindeydi. Çünkü ülke iktisaden yarı bağımlı durumdaydı. Düyun-ı Umumiye idaresi ile ülkenin vergi kaynaklarına milletlerarası bir komisyon el koymuş durumdaydı. Fransızlar bir taraftan, İngilizler bir taraftan imparatorluğu tırtıklıyorlardı. Hatta bunlara güya Osmanlıya tabi olan Bulgaristan prensliği ile küçük Yunanistan da dâhildi. Devletin kendisini bu güçlere karşı askerî yönden müdafaa etmesi imkânı yoktu. Sultan II. Abdülhamit de çareyi diplomaside buldu. Kâh Avrupa devletleri arasındaki rekabetten istifade ederek, kah hilafet siyasetiyle dünya Müslümanlarının manevi desteğini sağlayarak devlet gemisini yüzdürmeye çalışıyordu.

        Ancak içeride siyasi hürriyetlerin aşırı derecede daraltılması aydınların tepkisine yol açtı. Sultan Abdülhamit’in en büyük hatalarından biri budur. O durmadan modern okullar açıyordu. Mülkiye geliştirilmiş, Tıbbiye ve Harbiye modernleştirilmişti. Bu okullardan okuyanlar zamanın modern bilimlerini tahsil ediyorlardı.  Sansür ve okulların müfredatını kontrol siyaseti tam tersi sonuç verdi. Yasaklara karşı insan fıtratında var olan temayül burada da kendini gösterdi. Yeni Osmanlılardan Namık Kemallerin ve Ziya Paşaların şiirleri gizli gizli talebeler arasında okunuyordu. Başarılı bir vali fakat kötü bir devlet adamı olan Mithat Paşa onlar arasında efsaneleşti. Bunlara konan sansür ve yasaklamalar sonunda aydın muhalefetinin yeraltında teşkilatlanmasına yol açtı. 1889’da askeri tıbbiye öğrencileri arasında İttihad-ı Osmanî adı altında bir gizli cemiyet kuruldu. Sonradan İttihat ve Terakki adını alacak olan bu cemiyet Abdülhamit rejimine karşı muhalefetin bayrağını taşıdı. Avrupa’ya giden bu cemiyetin üyelerine Jöntürk deniyordu. Jöntürkler Avrupa’da muhtelif gazeteler çıkardılar. Çeşitli yollarla gizlice ülkeye soktukları bu yayınlarla ülke içerisindeki asker ve sivil bürokrasi arasında teşkilatlanmayı sürdürdüler.

        Jöntürklerin meşrutiyet rejimini savunmaktan başka hiçbir temel fikirleri yoktu. Jöntürklerin siyasi fikirleri üzerine güzel bir inceleme yapmış olan Şerif Mardin, “Jöntürklerin hiçbiri derin bir teori, özgün bir siyasi formül veya zihinleri devamlı olarak uğraştırmış bir ideoloji ortaya koymamıştır”, demektedir (Jöntürklerin Siyasi Fikirleri 1895-1908, İstanbul 2006, 24). Hiçbir programları da yoktu. Muhayyilelerinde meşrutiyet kavramına olağanüstü bir anlam yüklüyorlar ve ondan sihir ve keramet bekliyorlardı. Kanun-ı Esasi’nin yürürlüğe konması ve istibdat rejiminin sona ermesi ile her şeyin düzeleceğine inanıyorlardı. Çıkardıkları yayın organlarında yaptıkları tek şey Sultan II. Abdülhamit’in yaptığı kötülükleri anlatmaktı. Hiçbir siyasi teori ortaya koymuş değillerdi. Abdülhamit rejiminin kötülüklerini halka anlatmak niyetinde idiler. Anlattıklarını halk inanmadı fakat kendileri inandı. Hilafete karşı değillerdi. Hanedana da karşı değillerdi. Sadece Abdülhamit’e karşı idiler. O giderse bütün kötülükler sona erecekti.

        Çözümü bir seçkinler zümresinin iktidarı ele almasında görüyorlardı. Oysa bu sistem Osmanlı Devletince yüzyıllarca tatbik edilmişti. Kölelerin özel bir eğitimden geçirilip devlet kademesinde ve orduda istihdam edilmesi, yani kul sistemi Tanzimat’a kadar uygulanmıştı.

        İttihatçılar vatan, hürriyet, hizmet ve sadakat gibi kavramları kullanıyorlardı. Belirli bir ideoloji veya fikrî program meydana getiremediler. Osmanlıcılıktan İslamcılığa, İslamcılıktan Türkçülüğe savruldu durdular. II. Meşrutiyetin ilanı günlerinde ittihat-ı anâsır politikasına sarılmışlardı. Bu işe yaramayınca Türkçülüğü ön plana çıkardılar.  Birinci Dünya Savaşı ortaya çıkınca cihad fetvâsı ilan ederek İslamcılığa yöneldiler.

        İttihat ve Terakki 24 Temmuz 1908’e kadar illegal bir örgüt idi. Meşrutiyetin ilanıyla legal hale gelmesi bekleniyordu. Ancak İttihat ve Terakki seçimleri kazandığı ve siyasi bir parti haline geldiği halde yarı legal yarı illegal bir örgüt olma özelliğini sürdürdü. Çünkü legal bir siyasi partinin merkez karar organının toplanıp muhalif gazetecileri öldürme kararı alması düşünülemezdi. Hâlbuki meşrutiyet rejimini savunmaları onları çok partili parlamenter demokrasiye götürmesi beklenirdi. Fakat 1908’de ordunun baskısı ile meşrutiyet ilan edilince hürriyet dönemi uzun sürmedi. 1913’te Babıâli baskını ile de çok partili rejim diktatörlüğe dönüştü.

        Netice itibariyle Jöntürkler veya İttihatçılar için Meşrutiyet iktidarı ele geçirmenin bir vasıtası idi. Sultan Abdülhamit’in icraatlarını beğenmiyorlardı ve ülkeyi daha iyi idare edecekleri iddiasındaydılar. Onlara göre devlet çöküyordu ve bu gidişata dur demeleri gerekiyordu. Fakat hiçbir idari ve siyasi tecrübeleri yoktu. Son derece cahil ve basiretten uzaktılar.  Vatanseverliğin ülkeyi iyi yönetmek için kâfi olduğunu zannediyorlardı. Abdülhamit’in iç ve dış politikada kurduğu dengeyi kavrayamadılar. Her derde deva olacağı zannedilen meşrutiyet felaketlerin başlangıcı oldu.  Bosna-Hersek’in Avusturya tarafından ilhakı, Bulgaristan’ın istiklalini ilanı, Trablusgarp’ın İtalyan işgaline uğraması ve Balkan bozgunu arda arda zuhur etti. Vizyon sahibi bir liderleri de yoktu. Posta memurluğundan İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin liderliğine yükselmiş olan Talat’ın, iyi bir teşkilatçı ve partizan bir politikacı olmaktan öte bir özelliği yoktu. Enver son derece hırslı, komitacı bir askerdi. Cemal, Enver’den de hırslıydı. Ama hiçbirinde milletler arası politikayı okuyabilecek vizyon yoktu. 

        Çok cesur ve hatta cüretkârdılar. Balkan savaşından mağlup çıkmış bir ülkeyi emri vakilerle Birinci Dünya Savaşına sokmak gafletinde bulundular. Binbaşılıktan sonraki rütbeleri İttihat ve Terakki üyesi olduğu için elde etmiş olan Enver Paşa’nın en son komuta ettiği askeri birlik bir taburdu. Ama Birinci Dünya Savaşında ordulara kumanda edecek ve Sarıkamış felaketine yol açacaktı.  Bir sürü cephede 4 yıl Alman Genelkurmayının hedefleri istikametinde savaşan Türk ordusu tarihinin en büyük mağlubiyetine uğradı.  Bu mağlubiyet Osmanlı Devleti’nin sonu oldu. Mondros mütarekesi imzalandığı zaman 4 milyon km²lik imparatorluktan 800 bin km²lik bir ülke elde kalmıştı. Yani topraklarımızın beşte dördü elden çıkmıştı. Eğer İstiklal Savaşı olmasıydı o da elden çıkacaktı.

        İttihat ve Terakki esas itibariyle üçüncü ordu subayları arasında teşkilatlanmıştı. Meşrutiyetin ilanını da bu orduya bağlı subaylar sağlamışlardı. Bu tarihten sonra ordu kendisini meşrutiyet rejiminin bekçisi olarak gördü. Bu durum ordunun aşırı derecede siyasileşmesi sonucunu doğurdu. İttihat ve Terakki’nin ordu içerisinde teşkilatlanması ve iktidarı ele geçirmesi karşı teşkilatlanmaları da beraberinde getirdi ve bir grup subay Halaskârân-ı Zabitân Grubu olarak ortaya çıktı. Bu aşırı politizasyon Balkan savaşında uğranılan bozgunun en büyük sebebini teşkil etti.

        Ordunun kendisini meşrutiyetin bekçisi görmesinin aşırı politizasyona yol açacağı ve bunun bir ülke için felaketlerin başlangıcı olacağını zamanın aydınları görmüyor değillerdi. 25 Temmuz 1912’de Süleyman Nazif Hak gazetesinde, Meşrutiyet döneminde, Halâskâr Zabitân Grubu adlı askeri cuntanın faaliyetlerine karşı kaleme aldığı “Kılıçlı Siyaset” adlı makalesinde şöyle diyordu:

        “Ordu, Meşrutiyet’in değil, vatanın bekçisidir. Millet, Meşrutiyet idaresine layık değilse, onun bir parçası olan ordu bu liyakati kazanamaz…

        Meşrutiyet’ten sonra bizde pek ziyade dile dolaşan sinirlendirici tabirlerden biri ‘Ordu Meşrutiyet’in bekçisidir’ sözüdür. Bu manasız sözü bir düstur sayanlar, ordu ile beraber kendilerini de aldatmış oluyorlar.

        Hayır, Ordu Meşrutiyet’in değil, yalnız vatanın bekçisidir. Ve onun çalışma sahası serhadlerin berisi değil, ötesidir. Asker yalnız top sesine koşar. Siyasetçilerin hitabet sadakaları ile muharrirlerin kalem hışırtısı o mesâmi-i besâletin (o kahramanlık kulaklarının) vazife harimine girmek imkânı bulmamalıdır.

        Eğer bir millet Meşrutiyet idaresine layık değilse, onun silahlı bir cüzü olan ordu, bu liyakati hiçbir zaman kazanıp temin edemez. Meşrutiyetler orduların kılıcına değil, ümmetlerin (milletlerin) vicdanına istinat eder.

        Roma protoryenleri gibi Osmanlı Yeniçerilerinin de siyasetle uğraşmayı askerlik vazifelerine tercih ettikleri günden itibaren ne kadar millî felaketlerin ortaya çıkmış olduğunu herkes bilir. Bizde o âdet hâlâ aynı çirkinlik ve haşinlikle devam ediyor. Allah bu millete muin olsun,” (Celal Bayar, Ben de Yazdım, c.2, İstanbul 1997, s. 150).

        Şimdi bu yazıdaki Meşrutiyet kelimelerinin yerine Cumhuriyet’i koyarak yeniden okuyunuz, doksan küsur senedir değişen bir şey olmadığını göreceksiniz. Bunu Ahmet Turan Alkan 1992 yılında yayımladığı kitabının önsözünde tebarüz ettirdi (İkinci Meşrutiyet Devrinde Ordu ve Siyaset, Ankara 1992) :

        “II. Meşrutiyet devri hakkında çalışan araştırmacılar, galiba mütemadiyen hoş bir sürprizle karşılaşıyorlar: Bu, tarihle (yani olmuş-bitmiş olanla) değil, aktüalite ile (olanla) uğraşıyor olmanın şaşkınlığıdır. Bu devrin bütün belli başlı hadiselerini, küçük farklılıklarla günümüzde de tekrarlanıyor bulmak, ilk elde “A, tekerrür ediyor!” tuzağına dâvet eder, heyecanlandırır. Hakikatte, Meşrutiyet hadiselerinin, neredeyse aslının aynı izdüşümlerini, Cumhuriyet tarihimizin hemen her yılına –ama bilhassa son yıllara- dağılmış görmek mümkündür.”

        İttihat ve Terakki 20. yüzyıl Türk tarihinde komitacı ve müdahaleci bir siyaset geleneği oluşturdu. Cumhuriyet devrinde çok partili hayata geçtikten sonra serbest seçimlerde halkın teveccühüne mahzar olamayan siyasi partiler ordunun desteğini sağlamaya çalıştılar. Son 50 senedir Türk siyaseti 3-4 defa çeşitli şekillerde askeri müdahaleye maruz kaldı. Darbe veya müdahale müteşebbislerinin hepsi vatanseverdi. Hepsi ülkeyi kurtarmaya çalışıyordu. 1908 yılında Meşrutiyeti ilan ettirmek için dağa çıkan İttihat ve Terakki mensubu genç subaylar İngiltere Kralı ile ve Rusya Çarı arasında yapılan Reval Mülakatını bahane etmişlerdi. Güya bu mülakatta İngiltere ve Rusya kralları Türkiye’yi parçalamayı görüşşlerdi. Sonradan bu iki kralın Türkiye’yi değil Almanya’nın durumunu görüştükleri ortaya çıktı. 1960 darbesine katılmış olan subayların çoğunun hatıraları yayımlandı. Ortak yönleri şudur: hepsi günlük gazetelerdeki polemiklerden etkilenmişler ve siyasi iktidara karşı bilenmişlerdi. İktidar partisi ile muhalefet partisi arasındaki sert polemik onları etkilemişti ve memleket batıyor ve iyi yönetilmiyor kanaatine varmışlardı. İktidarı vatanseverler ele alır ve iyi bir anayasa yapılırsa ülke kurtulurdu. Sonraları pek çoğu beklentilerinin tam tersi istikamette gelişmelere şahit olunca pişmanlık duydular. Ancak siyasi hayata çeşitli şekillerde müdahale gelenekleşti.

        Bugün Türk siyasi hayatı halen normale dönmüş sayılmaz. Hala her türlü siyasi meselede asker görüşü merak edilmekte ve basın ve televizyonlar generallerin peşinde koşmakta ve onlardan siyasi hayata müdahaleye yönelik açıklamalar beklemektedirler. Bir kısım aydınların, basın mensuplarının ve muhalefetin normal demokratik bir ülkede olmaması gereken militarist yaklaşımları İttihatçı zihniyetin devamından başka bir şey değildir.

        Cumhuriyet ordu ve millet müşterekliği ile yürütülen İstiklal savaşı sonunda kuruldu. Bu sebeple millete karşı sürekli cumhuriyeti korumak ve kollamak vazifesi normal bir durum değildir. Bu tavır ilelebet Türk milletini cumhuriyet karşıtı bir pozisyona sokar. Cumhuriyete ehil görülmeyen bir millet ise demokrasiyi hak edemez. Toplumsal ve demokratik talepleri hep şüpheyle bakmak millete olan bir güvensizliğin tezahürüdür. Bu da aydınların kendilerini dev aynasında görmesi ve milleti sürekli elinden tutulması gereken bir çocuk olarak değerlendirmesi demektir. Temelinde yatan da kendini beğenmişliktir. Allah bütün aklı zekâyı aydına vermiş, millete bir şey kalmamıştır. Bu seçkinci bakış açısının demokrasi ile telifi imkânsızdır.  Siyasi yapıyı değiştirmeye çalışmakla sosyal yapı değişivermez. Bu bir odanın ısısı ile termometre arasındaki ilişkiye benzer. Oda ısınırsa termometre yükselir. Ama termometreyi ısıtıp yükseltmekle oda ısınmaz. 1980 askeri darbesi bunun en güzel misalidir. Bu darbeyi yapan generaller o günkü siyasileri tencereyi kirletmekle suçladılar ve onlara siyasi yasak koyarak yepyeni bir siyasi yapı belirlemeye çalıştılar. Fakat aradan 10 yıl geçmeden siyasi yapı eski haline döndü. Çünkü Siyasi yapıyı belirleyen unsur sosyal yapı idi. Şüphesiz sosyal yapı da sürekli bir değişim halindedir. Bu değişim kendi tabii yapısı içerisinde seyreder. Dışarıdan müdahale o yapının kendi içine kapanmasına yol açar ve değişimin istikametini arzu edilenin tersine çevirir. 

        Türkiye’nin istikbali aydının kendi sorumluluğunu bilmesinde ve topluma güvenmesinde yatmaktadır. Topluma sürekli akıl vermek ve onu belli bir hizaya sokmaya gayret etmek yerine toplumsal talepleri anlamaya çalışmak en doğru yaklaşım olacaktır, kanaatindeyiz.


        

 


Türk Yurdu Temmuz 2008
Türk Yurdu Temmuz 2008
Temmuz 2008 - Yıl 97 - Sayı 251

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele