Türkiye'de Demokrasi, Milliyetçilik ve 22 Temmuz Seçimlerinin Düşündürdükleri

Temmuz 2008 - Yıl 97 - Sayı 251

         

        Türkiye imparatorluktan cumhuriyete geçiş sü­recinde çağdaş gelişmeler doğrultusunda yol aldı. Milli devletin kurulması, batı standartları­nın kabul edilmesi, milli ekonominin güçlendi­rilmesi ve demokrasinin geliştirilmesi bu hedefler doğrultusunda gerçekleştirilmeye çalışıldı. Meşruti­yetten Cumhuriyete uzanan süreçte millet ege­menliğine dayalı bir yönetim modeli benimsendi. Siyasi parti temeline dayalı temsili demokrasi 1946'dan itibaren uygulanmaya başlandı. Dünya­daki sosyal, kültürel, ekonomik ve siyasi gelişmeler­den uzak kalınmadı.

        Sosyal ve siyasi gelişmeleri dünyadaki diğer olaylardan ve süreçlerden ayrı değerlendirmek mümkün değildir. Bu yüzden 22 Temmuz seçimle­rini bu bütünlük içinde incelemek ve komplo teorilerine fazla rağbet etmeden dünyadaki geliş­meler içinde Türkiye'nin konumunu akılcı olarak iyi okumak gerekir. Buna bir de iç bünye dinamikleri­ni eklersek ancak doğru bir değerlendirmeye ulaşabiliriz.

        Türkiye demokrasiye geçtikten sonra uzun süre konumunu soğuk savaş şartlarına göre belirledi. Sağcılık ve solculuk tanımlaması bile buna göre ya­pıldı. Zorunlu ittifaklar insanların hazmetmedikleri duruşlara katlanmalarına yol açtı. Doğrular yanlış­lar birbirine karıştı. Siyah - beyaz kadar birbirinden ayrı zannedilen ayırımların yapaylığı ortaya çıktı. Bu ayırımlarda bulutsu alanlar diyebileceğimiz iç- içelikler çok zor fark edildi. Bunlar açıktan ifade edilemese de siyasete doğrudan doğruya yansıdı.

        Dünyada olduğu gibi Türkiye'de de küreselleş­menin etkisi kendini gösterdi. ABD öncülüğündeki ulus-ötesi büyük sermayenin manevraları ve AB ön­cülüğündeki yeni kurumsal dönüşüm politikaları bir kıskaç gibi bünyeyi sarmaya başladı. İç dinamik­lerden yükselen refleksler baskı altına alınarak, içe­riden uyumlu ortaklar aranmaya başlandı. ABD'de uzun süre yaşamış bir akademisyen milletvekili ön­ce parti genel başkanlığına, sonra başbakanlığa ka­dar getirildi. Sağlık problemleri olan ve yaşlılık dö­nemine girmiş bir politikacıya, terörist başının hedi­ye edilmesiyle yol verildi. Son olarak 2002 seçimle­rinden hemen önce kurulan bir siyasi partinin ba­şarısına ortak olunmaya çalışıldı.

        2001 yılında ülkedeki sıcak parayı çekerek kri­zin derinleşmesini sağlayan uluslararası sermaye, yeni hükümetin uyumlu politikaları doğrultusunda kısmi bir rahatlamaya destek oldu. Her ne kadar hükümet kendi başarısı olarak görse de küresel merkezlerin taleplerine uygun politikalar göz ardı edilmemelidir. IMF ve Dünya Bankasının tavsiye et­tiği istikrar politikaları, yönetimlerinde büyük bir kriz yaşayan koalisyon hükümeti zamanından itiba­ren devam ettirildi. Acı reçetenin birazcık olsun ra­hatlığı AKP hükümeti zamanında kendini gösterdi. AB uyum yasaları, özelleştirmeler, kur politikala­rı, ABD'nin Ortadoğu politikaları gibi birçok dış beklentiye olumlu ve uyumlu davranan hükümet, bir seçim dönemini krizsiz atlatmayı başardı. Vatan­daş bu kısmi ferahlama ve çaresizlikle gelir dağılı­mındaki uçurumun artmasını, istihdamın azalması­nı, ticaretin daralmasını, fakirleşmeyi umursamaz göründü. Hükümete kamuoyu desteği devam etti. Seçime çoğunluk iktidarı oluşturmuş bir hükü­metin kamuoyu desteğinin devam ettiği gözlene­rek girildi. Bunda dış faktörlerin yanı sıra iç dina­miklerden kaynaklanan unsurları da ilave etmemiz gerekir. Hiçbir politik sosyal süreç tek faktöre da­yandırılamaz. Bunun için 2002 seçim zaferinden, 22 Temmuza giden süreci iyi tahlil etmek gerekir. Hatta AKP'nin kurulmasında baş aktör olan Başba­kan R. Tayip Erdoğan'ı bugüne getiren politik geç­mişi iyi okumamız gereklidir. Aksi takdirde doğru sonuca ulaşmamız mümkün olmayacaktır.

        AKP'nin başarısını anlayabilmek için, dış faktör­lere dayanan komplo teorileri yerine Türkiye'deki sosyal değişme sürecine bakmak daha faydalı ola­caktır. Cumhuriyet öncesi başlayan modernleşme ve batılılaşma hareketi ülkenin geri kalmışlığını kır­maya yöneliktir. Cumhuriyet sonrası İnönü döne­minde ise bu hareket adeta millete karşı işkenceye dönüşmüş durumdadır. Baskı o kadar bezdirmiştir ki, demokrasiye geçilen 1950 seçimlerinde "Yeter söz milletindir" sloganıyla yeni kurulan Demokrat Parti büyük çoğunluğun reyleriyle iktidara geldi. Bu iktidar değişikliği bazı yazarlar tarafından "be­yaz ihtilal" şeklinde isimlendirilmiş ve demokrasi ta­rihimize altın harflerle yazılmıştır. Demokrat Parti'nin bu çıkışı kendisinden sonra birçok siyasi akı­ma temel ve gelenek oluşturmuştur.

        Burada fark edilmesi gereken nokta, millete kar­şı resmi makamlarla zor kullanılması ve milletin asli kültürüne ters uygulamalar yapılması milli bir tepki­ye yol açmaktadır. Özellikle 27 Mayıs askeri darbe­sinden sonra kamuoyunda pek tanınmayan Süley­man Demirel'in, AP genel başkanı olarak seçimleri büyük farkla kazanması buna en önemli örnektir. Bu örneklerde, milletin kültürüne yabancılaşmış resmi devlet yüzünün çektiği tepki saklıdır. Bu tep­kide ciddi anlamda milliyetçi duygular devrededir.

        Milliyetçiliğin devlete egemen bir hareket hali­ne gelmek istemesi ise 1960'lı yıllarda filizlenen MHP hareketiyle gündeme gelmiştir. İdeolojik milli­yetçilik Atatürk zamanından sonra ilk olarak Türk milletini ve kültürünü temele alarak siyaset sahne­sinde yerini almıştır. Modernleşme adına Türk toplumunun jakoben bir Batılılaştırma sürecine tabii tutulması ciddi çatışmalara ve sosyal bozulmalara yol açmıştır. Bu durum siyasi hareketlerin başarısın­da da önemli bir belirleyici unsur olarak sürekli kar­şımıza çıkmıştır.

        Devlet yönetiminde ve kültür politikalarında egemen olan, batı kaynaklı sol renge bürünmüş CHP militarizmine ve seçkinciliğine karşı Alparslan Türkeş, bir siyasi hareket yaratmıştı. Türkeş'in CKMP'den MHP'ye uzanan politik macerasında or­taya koyduğu tavır, milletin temel değerlerine yö­nelik olmuştu. Bu hareket sadece bir anti-komünizm hareketi olmayıp, CHP jakobenizmine karşı başlatılmış bir milli hareket idi. Bu yüzden dokuz ışı­ğın umdelerinden birisi milliyetçilik, birisi de halkçı­lık idi. Devlete egemen olan CHP kadroları yerine, bu milletin kendi evlatlarından yetiştirilecek bir mil­liyetçi kadro hareketi başlatılmıştı. Batıcı ve her tür­lü yabancı ideolojiyi içinde barındıran CHP kadro­larının karşısında yeni bir alternatif doğmuştu. Bu aynı zamanda sosyolojik olarak tabakalaşma pira­midinin alt katmanlardan yukarıya doğru zorlan­ması idi. Belki de sonraki dönemde yaşanan çatış­maların en önemli sırrı burada saklı olacaktı.

        Milliyetçi hareket 1970'li yıllarda bütün anti-komünist reaksiyoner tavırlarına rağmen, toplumun iç bünyesinden filizlenen bir halk hareketi idi. Yeti­şen milliyetçi kadrolar, solculara göre daha fazla halktan ve toplumsal tabandan gelmekteydi ve mil­li karakterdeydi. Uzun soluklu bir mücadeleye giri­şen Türkeş, asıl zaferin yetişecek milliyetçi kadrolar­la sağlanacağına inandı ve hiçbir zaman popülist politikalara pirim vermedi. Ama milletine her za­man güvendi ve gücünü tıpkı Mustafa Kemal Ata­türk gibi Türk milletinin kendisinden almayı tercih etti. Verdiği mücadele ile Türkiye'ye yön verebile­cek ülkücü bir nesil yetiştirdi.

        Milliyetçilik MHP hareketiyle sivil ve demokratik bir siyasi tavır haline geldi. Sıcak çatışma dönemin­de karşıt güçlerin bütün önyargılı suçlamalarına rağmen, MHP demokratik ve milliyetçi bir hareket olarak Türk siyaset tarihinde yerini aldı. Özellikle Demokrat Parti ve Adalet Partisi tecrübesine karşı, başarısız kalınan milli siyaset ve milli zihniyete sahip kadro oluşturma çabası MHP'nin en önemli vasfı olarak ortaya çıktı. İnönü devrinde devlete egemen olmuş ve kemikleşmiş Batıcı aydın ve yönetici seç­kinlerin karşısında ilk defa sistemli bir fikir mücade­lesi başladı. Kendisine milliyetçiliği misyon olarak benimseyen kadrolar toplumun yönetim kademe­lerinde yer almaya ve ses getirmeye başladılar.


        

 

        
Geçtiğimiz Nisan (2008) ayında Türk Ocakları Kongresinde hayata veda eden Ayvaz Gökdemir'in Öğretmen Okulları Genel Müdürlüğü buna en so­mut örnektir.

         

        CHP karşısında MHP'den başka Demokrat Parti ve Adalet Partisi çizgisi dışında başka bir siyasi ha­reket ise Milli Nizam ve Milli Selamet Partisi adlarıy­la örgütlenmeye başladı. Prof. Dr. Necmettin Erbakan önderliğinde başlayan bu hareket, görüş ola­rak siyasal İslamcılığı benimsedi. Siyasal İslamcılığı millet ve milli devlet varlığı dışında ütopik bir siyasi hareket haline getirdi. Ülke gerçeklerinden uzak, hareketlerine "milli görüş" adını vermelerine rağ­men milli unsurlara ters bir yapılanma içine girdi­ler. Kendilerine Müslüman sıfatını takarak toplu­mun diğer kesimleriyle aralarına dini kriterli mesafe koydular. Bu çok önemli bir bölünmenin ve kırılma­nın başlangıcını oluşturdu. Sonunda 28 Şubat sü­recinde tasfiyelerine giden yol açılmış oldu.

        28 Şubat darbesi "Milli Görüş" siyasi hareketi yüzünden masum çok insanın zarar görmesine se­bep oldu. Aynı zamanda hareketin önemli bazı isimleri fikirlerini gözden geçirme fırsatı buldular. Demokrasi anlayışı ve Batı ile ilişkiler konusunda ta­mamen farklı bir anlayış benimsediler ve geniş ta­bana hitap edecek yeni bir siyasi oluşuma giriştiler. Bu oluşumun öncülüğünü ve liderliğini milli görüş çizgisinin güçlü partisi Refah Partisi'nden İstanbul belediye Başkanlığı yapmış olan R. Tayip Erdoğan yaptı. Sonuçta Adalet ve Kalkınma Partisi kurulmuş oldu. 22 Temmuz seçimlerinde kazanılan zaferin değerlendirilmesinde bu sürecin önemi büyüktür.

        Erdoğan, milli görüş adı verilen Milli Selamet Partisi geleneğinden yetişmiş bir siyasetçi olarak 1980'li yıllarda aktif siyaset içinde göründü. Milli görüşün kapalı cemaat yapısı aksine dışa dönük ta­vırlarıyla dikkat çekti. Ekipçi bir yaklaşımla çevresin­deki kadrolarına değer veren ve onları dinleyen bir lider olarak İstanbul Belediye başkanlığında halkın beğenisini toplamaya başladı. Tabandan gelen bir siyasetçi olarak halkın hassasiyetlerine yönelik tavır­larıyla büyümeye devam etti. Sonuçta 2002 seçim­lerine kurduğu AKP ile damgasını vurdu. Siyasetçi­ler ve bilim adamları bu başarıyı tahlil etmekte ol­dukça zorlandı. 2007 seçimindeki yükselen oy ora­nı ise herkesi şaşırttı.

        Olayı bu çerçevede 22 Temmuz seçimlerine ge­tirecek olursak daha anlamlı bir tahlil yapabileceği­mizi sanıyorum. AKP'nin seçim başarısı genel olarak genel başkanı Tayip Erdoğan'a bağlanmasının hak­lı sebepleri vardı. Birincisi Erdoğan seçkinci ve Jakoben tavırlara karşı halkın yanında yer aldı. İkinci­si popülizmi çok profesyonel olarak kullandı. Üçüncüsü vitrini iyi hazırlanmış bir yönetim kadrosu gö­rüntüsü verdi. Halkın günlük algılama ve hassasi­yetlerine çok uygun hitap etme yeteneğini kullan­dı ve seçmeni ikna etmeyi başardı.

        22 Temmuz seçimleri yeni kurularak birinci dö­nemini iktidarda tamamlayan AKP için sürpriz dere­cede yüksek oyla zafere dönüştü. Gözlemciler ve AKP yöneticileri kazanma yönünde beklentileri ol­masına rağmen bu kadar oy patlaması beklemiyor­lardı. Bu seçim Demokrat Parti'den sonra CHP çiz­gisine karşı kazanılan zafer veya gösterilen tepki olarak kayıtlara geçti. Özellikle gösterilen tepki ifa­desinin altını burada çizmek lazım. Çünkü seçimi hızlandıran faktör cumhurbaşkanlığı seçimi oldu.

        Bazı çevreler bir AKP'linin cumhurbaşkanlığına oturmasını "son kalenin düşmesi" gibi yorumlaya­rak demokratik olmayan tepkiler koymaya çalıştılar. 17 Nisan'da Genel Kurmay Başkanlığı internet site­sinden e-muhtıra olarak adlandırılan bildiriden, Atatürkçü Düşünce Dernekleri öncülüğünde yapı­lan "cumhuriyet mitingleri" ve son olarak hiçbir hu­kuki mesnedi olmayan şekilde cumhurbaşkanlığı seçiminin Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edil­mesi bardağı taşıran son damla oldu. Seçmen ken­di demokratik iradesine müdahale olarak yorumla­dığı bu manevralara karşı sessiz tepkisini sandıkta gösterdi ve oy oranında beklenmedik yükselme gö­rüldü.

        AKP'nin iki dönem seçmen çoğunluğunun des­teğini alarak iktidara gelmesi bütün analistlerin ilgi odağı oldu. AKP'yi kuran çekirdek kadronun milli görüş çizgisinden gelmesi sürekli şüphe ve tedir­ginlik yarattı. Yukarıda işaret ettiğimiz gibi siyasal İs­lamcılığın yarattığı kırılma AKP kadroları konusun­da toplumda, özellikle kendisini laik-cumhuriyetçi olarak tanımlayan kesimlerde güven bunalımına yol açtı. Seçimlerin sonuçlanmasının ardından ka­muoyunda meydana gelen şaşkınlık bir süreliğine durgunluk yarattı. Fakat durgunluk uzun sürmedi ve AKP'ye karşı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının kapatma davasıyla bozuldu. Seçimden zaferle çık­tıktan sonra bir yılını henüz dolduramayan bir ikti­dar, partisinin kapanması tehlikesi ile şaşkınlık için­de kaldı. İktidara gelmek ile iktidara hakim olmak arasındaki fark ortaya çıktı. İktidarı belirleyen ve sürdürülmesini sağlayan sadece gerekli oy oranını almak olmadığı bir daha anlaşılmış oldu.

        Tekrar 1950 yılındaki seçimlerde Demokrat Parti'nin kazandığı zafere dönecek olursak, geniş halk

        kitlelerinin desteğini almasına rağmen devlete tam anlamıyla hakim olamadıkları yönünde tespitler önem arz etmektedir. Demokrat Parti büyük bir ço­ğunluk ile iktidara gelmelerine ve uluslararası alan­da destek ve işbirliği aramalarına rağmen sonuçta başarısızlığa uğramışlardır. İhtilal yapılmasına gi­den sürecin doğru yönetilmediği düşünülürse sa­dece suçun ihtilal yapanlarda olmadığı anlaşılır. Bu konu üzerinde duygusal yönden fazla analiz yapıl­madı ama mutlaka doğru tespitler yapmak gerekir. Özellikle milletin geçmişten bugüne uzanan prob­lemlerinin çözümlenmesi için bu şarttır.

         

        27 Mayıs ve 12 Eylül askeri darbelerinden son­raki dönemde ortaya çıkan siyasi hareketler geç­mişten ders alarak yollarını çizmiş olmaları gerekir. Bu süreçlerde hem iç dinamikler, hem dış şartlar daha iyi anlaşılabilecek ipuçları vermektedir. Son seçimlere kadar uzanan süreçte bu ipuçları ne ka­dar iyi görüldüyse, o kadar başarıdan söz etmek mümkündür. Seçimlerde çoğunluğun oy teveccü­hünü kazanmak iktidar için yeterli değildir. Belki ik­tidar olmak için ilk şarttır. Sonrasında gerekli olan davranışları gösteremediğiniz taktirde bu güce egemen olmanız ve sürdürmeniz mümkün değildir.

        İktidarın ilk şartı demokratik sistemlerde seçimin kazanılması olduğuna göre biz son seçimlerle ilgili değerlendirmemize devam edelim. 22 Temmuz se­çimlerine giderken AKP dışında milletin teveccühü­nü kazanabilecek partilerin durumlarına yakından bakmamız gerekir. Milliyetçi - muhafazakar seç­men için alternatif parti adaylarından birisi şüphe­siz bir önceki dönemde oy oranını yükseltmiş ve koalisyon ortağı olmuş bir parti olarak MHP önem­li bir siyasi aktördür. MHP yukarıda işaret ettiğimiz gibi DP tecrübesinden sonra milleti temele alan ve milli siyaseti hedef olarak benimseyen bir siyasi çiz­gi oluşturmuştur. Bunu yaparken kaliteli ve milli şu­ur sahibi bir kadro yetiştirmeye büyük önem ver­miş, günübirlik politikalardan uzak durmuş ve hiç­bir zaman popülist-geçici-aldatıcı görüntü verme­miştir. O zaman neden iktidara ulaşacak başarılar elde edilememiştir. Halbuki milli bir hareket olarak halka daha yakın olması gereken Milliyetçi Hareket Partisi, kadrolarını da hazırlamış olarak seçimlerde daha başarılı olabilirdi. Başarılı olmasının önündeki engelleri bu anlamda iyi tahlil etmek gerekir.

        MHP küreselleşme sürecindeki manevraların ve olumsuz propagandaların etkisiyle bir müddet içi­ne kapanma görüntüsü verdi. Devlete karşı, bir ta­raftan Kürtçü ayaklanmanın saldırısı, bir taraftan küresel batılı güçlerin kıskaçları MHP'de kendiliğin­den resmi devlet mekanizmasının yanında yer al­mayı ve bütün hatalarıyla savunmak zorunda kal­mayı getirdi. Halbuki millet gerçeği üzerine bir ide­olojik bakış açısına sahip olan milliyetçi hareketlerin halka daha yakın olması beklenir. Bu yakınlığı kur­makta maalesef başarılı olunamadı. 1970'li yıllarda­ki devlete egemen olan "CHP zihniyetli bürokratik yapıya karşı geliştirilen argümanlar" adeta unutul­du veya ihmal edildi. Halbuki bu karşı duruş MHP'nin temel varlık sebeplerinden ve güç odakla­rından birisiydi. Mesela AKP iktidarına karşı çok za­yıf dayanaklarla internette yayınlanan askeri muh­tıra ve mecliste cumhurbaşkanlığı seçiminde kamu­oyunun vicdanlarını yaralayan zorlamalar karşısın­da tavır alınamaması, parti yönetimi tarafından da bir eksiklik olarak kabul edildi. Seçim sonrası bu ta­vır cumhurbaşkanlığı seçiminde sistemin tıkanması­nı önleyici bir etki yaptı ve Türkiye tekrar krize gir­medi. MHP genel başkanının kısır çekişme yerine "önce ülkem" düsturu olumlu yansımalara sebep oldu.

        Küreselleşmeyle beraber dünyada milliyetçiliğin yükseldiğini söylemek mümkün. Bu özellikle Türk milliyetçiliği için daha doğru bir tespit olsa gerek. Çünkü hem Sovyetlerin, hem de Yugoslavya'nın dağılmasından sonra Türk kültür hinterlandının ge­nişliği ortaya çıktı. Buna bağlı olarak son zamanlar­da değişik çevrelerde milliyetçiliğin yükselmekte ol­duğu iddiaları sıklıkla gündeme getirilmeye başlan­dı. Bunda MHP'nin kurumsal olarak ne gibi katkısı olduğu tartışmalı olmakla beraber, seçimlerde MHP'ye gösterilecek teveccühü etkileyeceği orta­dadır. Milliyetçiliğin yükselmesinde katkısı belirsiz olsa da, MHP'nin bu yükselen milliyetçiliği yönet­mesi ve yönlendirmesi beklendi. Hatta buna bağlı olarak yaratılan beklentiye kamuoyuna yansıyan bir açılım gözlenemedi. Küreselleşen dünyada kü­resel güçler karşısında tarihten gelen gücüyle önemli bir rol üstlenmesi beklenen Türkler ve Tür­kiye devletinin önderliğini yapması beklenen MHP, kitlelere umut olma başarısını yakalayamadı. Hal­buki küreselleşme bütün olumsuzluklarına rağmen milliyetçi hareket ve Türk milleti için farklı fırsatlar yaratmaktaydı. MHP henüz bu fırsatları lehine çevi­rebilecek bir performans gösteremedi. Bundan sonraki sürecin gerçekçi tedbirler alınmasına bağlı olarak gelişeceği açıktır.

        22 Temmuz seçimleri öncesinde MHP küresel­leşme karşısında ülke için umut olmak bir tarafa milliyetçi gelenekten ve kültürden gelen kesimleri

        harekete geçirmekte ve kucaklamakta dahi zorlan­dı. Seçim başarısı toplumun bütün kesimlerinde he­yecan ve umut yaratmaya çok bağlıdır. İnsanlar ül­ke için bu siyasi kadrolar çözüm üretebilir kanaati­ni hissetmelidir. Kendisi o partiden olmasa da, ken­di geleceklerini ve ülkenin istikbalini burada gör­meleri gerekir. İktidar adayı parti de bu anlamda kucaklayıcı olmak zorundadır. Seçmen ve taraftar beğenmeyen, kendi taraftarı ile gönül bağını güçlendiremeyen bir siyasi parti dünyanın hiçbir yerin­de başarılı olamaz. 22 Temmuz seçimlerine hazırlık döneminde MHP genel başkanının ve dünyayı ta­nıyan bazı parti yöneticilerin basiretli adımlarıyla bu konuda ümit verici adımlar atılmış ama tam bir gönül seferberliği sağlanamamıştır. MHP Türk milli­yetçiliği temelinde halkla kucaklaşmayı ve seçmeni ikna etmeyi yeterince başaramamıştır.

        Çağdaş gelişmeleri yakından takip edebilen ha­reketler başarıyı mutlaka yakalayacaklardır. MHP dünyanın artık değiştiğini, soğuk savaşın sona erdi­ğini, tek kutuplu dünya düzeni kurmaya çalışan güçlerin bilgi ve teknolojiyi çok iyi kullandıklarını, dünyada sanayi devriminden sonra yeni bir tekno­loji devrimi (bilişim devrimi) yaşandığını, organizas­yon modellerinin değiştiğini, mücadele teknikleri­nin farklılaştığını elbette yakından takip etmektedir. Ne zaman ki bunların gereğini yapabilen bir yapı­lanma ve çalışma modeli geliştirilir, o zaman Türki­ye MHP'nin önderliğinde dünyada lider konumuna ulaşabilir ve büyük güçler arasında mücadeleye gi­rişebilir. Aksi taktirde ülkenin problemleri karşısında çözüm üretemeyen, topluma ümit olamayan ve ik­tidar alternatifi görüntüsü veremeyen bir parti ko­numuna düşer. Bu durum bütün partiler için geçerlidir.

        CHP'nin durumu ise başarı veya başarısızlık noktasından değerlendirilmekten çıkmış görün­mektedir. Batıcılık ideolojisinin ve devletçiliğin tem­silcisi konumundaki CHP'nin artık tıkanmışlık yaşa­dığı açıktır. Cumhuriyetin kuruluş yıllarından beri devlet partisi görünümündeki CHP, istikrarlı bir çiz­gi sürdüremedi ve kendini yenileyemedi. Ata­türk'ten sonra milliyetçilik çizgisinden ayrılarak, çağdaşlaşmayı bu milletin kültüründen yabancılaş­maya çevirdi ve toplumdan gittikçe uzaklaştı. için­de çok farklı kozmopolit akımları barındırdı. Adeta kendi toplumu ile kavgalı bir parti konumuna düş­tü. Hatta kendi içlerindeki kavgalar, kendi ayakları­na sürekli bağ oluşturdu. Son zamanlarda sol lite­ratürün beslediği anti-emperyalist tavırlarla "ulusal­cılık" adıyla tekrar milliyetçiliğe göz kırpsalar da inandırıcı olmakta zorluk çektiler. Küresel güçlerin işbirlikçisi ilan ettikleri ve irticanın baş destekçisi gördükleri AKP yönetimi ile kavgaları, toplumun geniş kitleleri tarafından destek bulmadığı gibi, muhafazakar seçmenin AKP saflarında kenetlenme­sine sebep oldu.

        Mesela Cumhuriyet mitingleri Türk bayraklarıy­la gövde gösterisine dönüşmesine rağmen milliyet­çi - ulusalcı bir hareketlenmeye sebep olmadı. CHP için de, MHP için de bir yükselmeye katkı sağlama­dı. Bayrağı için hayatını her an ortaya koyabilecek kesimler açısından heyecan uyandırmadı. İlginç bir paradoks olarak yıllarca milliyetçiliğin kalesi olarak tanınan şehirler sessiz bir mutabakatla AKP'yi des­teklediler. Cumhuriyet mitinglerindeki görüntü, Türk bayraklarına rağmen nedense eski dönemler­deki sol örgütler öncülüğündeki gösterileri çağrış­tırdı. Zihinlerden yabancı komünist liderler ve hare­ketlerin bayrakları ve resimleriyle sokakları doldu­ran sol militanların eylemleri henüz silinmiş değildi. Dolayısıyla ulusalcılık-milliyetçilik duygusunun yük­selmesinden gelecek oy oranı da CHP'ye yansıma­dı. Yeni dönemde CHP'nin ulusalcılık veya milliyet­çilik konusunda inandırıcı olmak için tedbirler al­ması bu anlamda elzem görünmektedir.

        Seçim sonuçları ile ilgili çok şeyler yazıldı, çok şeyler söylendi. Çoğunlukla işin kolaycılığına kaçıl­dı. Komplo teorileri fazlasıyla revaç buldu. Halkın iradesine saygısızlığa varan tepkiler gösterildi. Hiç kimse önce kendisini eleştirmeyi ve daha iyi neler yapabileceği konusunda çaba sarf etmeyi tercih et­medi. Kendilerini sürekli merkezde ve mutlak doğ­ru gören yetkililer, kabahati başkalarında aramaya devam ettiler. Halbuki başarı ortak akıl geliştirerek hedefe kitlenmiş inançlı kadrolardan geçer. Futbol takımının başarısı bile, sahaya inerken iyi bir takım oluşturacak oyuncuların seçimine, takım ruhu oluş­turacak bir yönetime, güzel oyun kurmayı başara­cak bir teknik hazırlığa, saha şartlarına ve karşı takımın performansına bağlıdır. Tesadüfen toplan­mış oyuncularla maç kazanılması ancak mahalle maçlarında mümkündür. Siyaset hazırlık, akıl ve eh­liyet gerektirir. Bunu sağlayan ekipler ise mutlaka başarıya ulaşır.


Türk Yurdu Temmuz 2008
Türk Yurdu Temmuz 2008
Temmuz 2008 - Yıl 97 - Sayı 251

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele