İNSAN, İKTİDAR VE ANLAM ÜZERİNE TARTIŞMALAR

Temmuz 2008 - Yıl 97 - Sayı 251

 

 

Kendini tanımaya en az zaman ve kaynak ayıran bir yaratıktır insan. Onun için de insan kendini en az bilen ve tanıyan yaratıktır. İnanılmaz derecede zengin bir doğa, bu doğanın üzerinde harikanın da üstündeki mahlûkat çeşitliği ile ekonomik girdap insanı kendisi üzerinde düşünmeden alıkoyuyor gibi. “Göz kendini görmezmiş” sözü insan ve insanlık için iki kat daha doğru. Güneşi, Ayı, kainatı, deniz dibi yaratıkları bin bir çeşit özelliği ile en ince ayrıntısına kadar öğrenmeye çalışan insan, sıra kendisine geldiğinde şaşırıyor. Onun için insana bilgeler sürekli olarak “kendini bil”, “kendini tanı” diye telkinde bulunuyorlar. Buna rağmen insan hâlâ kendisi için “meçhul” olmaya devam ediyor.

İnsana zenginlik ve konfor sağlayan zekânın zaferleri karşısında, manevi değerler doğal olarak düşerken akıl, dini inançları da silip süpürmüştür. Sonuç olarak aklın çapı kadar büyüme ya da küçülme dönemi açılmıştır. Hatta aklı kullanabildiği kadar bir yaratığın insan olabileceği modern düşüncenin odağına oturmuştur. Kendi ürettiği teknolojinin yüksek seviyedeki gelişimi ile geleneksel inanç ve değer yargıları arasındaki uçurumun kapanamayacak ölçüde büyümesi insanoğlunun çağdaş bunalımını tetiklemiştir. Teknolojik devrim sonrasında bireyin fiziği eskiye oranla özgürleşirken zihni daha da bağımlı hale gelmiştir. Düşünmenin dayanılmaz ağırlığı altında ezilen sıradan insan, kendi nam ve hesabına düşünecek diğer hemcinslerini devreye sokmuştur.

İnsan Sır mıdır?

“Doğuştan iyi ve eşittir” ile başlayarak insan konusunda birbirine taban tabana zıt onlarca anlayış ortaya atılmıştır. İlk önceleri insan “Tembel ve çalışmaktan hoşlanmayan bir yaratıktı”, akabinde “Çalışkan ve sorumluluk taşıyan bir yaratık” olduğu iddia edilmeye başlandı. Daha sonra da bu görüşİnsanın ne iyi ne de kötü olmadığı, her iki yana da meyilli olabileceği” şeklinde bir anlayışla yer değiştirdi. Politik yönden Aristo’dan bu yana insan “zoonpolitikon”du, Hobbse ise yine eski çağlara dönerek bu anlamda “insanı insanın kurdu” yapıp çıktı. Bu yüzden insan kendini hemcinslerinden korunmak için devlet denilen aygıtı yaratmıştı. Antropoloji biliminde ise insan “Homo Faber” yani “alet yapan yaratık”tır. Psikoloji de insan; “isteyen hayvandır”. Birbirine taban tabana ters görüş ve düşünceler mantıktan felsefeye her yanı sardı. Hakkında toplanan her bilgi insanın ne denli bilinmez olduğunu ortaya koyan belge kimliğine büründü. Artık malum oldukça meçhulleri daha da artan yaratıktır insan. En sonunda Carrel’in ifadesiyle insanın “meçhul” olduğu ilan ediliverdi.

Tolstoy ünlü romanı Diriliş’te insana yönelik olarak ortaya konulan tek boyutlu ve tek zamanlı bakışları eleştiren şöyle bir pasaj vardır: “Boş inançlardan birisi de her insanın kendi özel niteliklerinin olduğudur; yani insan iyi, zalim, akıllı, aptal, canlı, tembel falan olur. Bir insanın zalim olmaktan çok iyi kalpli olduğunu, arada aptallık etmesine rağmen akıllı olduğunu, ya da daha çok canlı bir kişiliği bulunduğunu söyleriz; ya da bunların tam tersini. Yalnız bir insanın hem iyi kalpli, hem de akıllı, bir başkasının ise hem aptal, hem kötü olduğunu söylemek pek doğru değildir. Gene de insanları böyle sınıflandırırız. Hatalı bir davranıştır bu. İnsanlar ırmaklar gibidir; Su hep aynıdır ama ırmak kimi yerde dar, kimi yerde daha geniş olur. Bir yerde ağır akar, bir yerde hızlı. Suyu bazen durudur, bazen bulanık, bazen soğuk, bazen sıcaktır. İşte, insanlarda da böyledir”.

İnsanın diğer insanların kaderini belirleme, emretme ve yönetme duyguları insanoğlunun saklı yönlerinin belirginleşmesine neden olmuştur. Artık bir insanı tanımak için onun bir güce sahip olması ya da bir başka ifadeyle hiyerarşide önemli bir yere gelmesinin gerektiği düşüncesi yaygınlaşmaya başladı.

İktidar Duygusu: Hükmetmek bir anlamda yaratılışın ve doğanın gereği olarak ortaya çıkmıştır. Bu yüzdendir ki insan bitki, hayvan ve doğaya hâkim olabilmiştir. Doğa üzerinde hâkimiyetini pekiştiren örgütlü insan grupları hem cinsleri üzerinde de egemenlik kurmuştur. Bu etkinin zaman içerisinde genişlemesi kurumsal iktidarı ortaya çıkarmıştır.

İktidar aşkı, insan doğasının bir parçasıdır, oysa iktidar felsefeleri, ince nitelikleri ile herkes tarafından kolay kolay görülmeyen birer deliliktir. Gerek madde, gerek başka insanlar olarak dış dünyanın varlığı, bazı gururlu kişilerin kabul etmekten utanç duydukları, ama ancak delilerin reddedebileceği bir veridir. İktidar aşklarının kendilerine dünyayı olduğundan başka biçimde göstermesine göz yuman insanlara, her tımarhanede rastlanır: Biri çıkar, kendisinin İngiltere Bankası Guvernörü olduğunu iddia eder, başkası çıkar, İngiltere Kralı olduğunu söyler, bir başkası da Tanrı olduğunu iler sürer. Burada saydıklarımıza çok benzeyen kuruntular, öğrenim görmüş kişiler tarafından, kolaylıkla anlaşılamayacak bir dille anlatıldıkları zaman, onları anlatan kişilere felsefe profesörlüğü sanı sağlar; coşkulu kişiler tarafından, çok iyi anlaşılır bir dille anlatıldıkları zaman ise o kişilere diktatörlük sağlar. Vesikalı deliler, davranışları eleştirildiği zaman, şiddete başvurma eğiliminde olduklarından, tımarhaneye kapatılırlar; vesikasızlarına ise güçlü orduların komutası teslim edilir, bunlar da böylece, ellerinin erişebileceği bütün akıllıları öldürebilme, onları türlü felaketlere düşürebilme olanağına sahip olurlar. Deliliğin edebiyatta, felsefede ve siyasette başarı kazanması, çağımıza özgü tuhaflıklardan biridir; deliliğin başarı kazanan biçim de hemen hemen tamamıyla, iktidara yönelmiş güdülerden hareket eder[1].

Artık dâhilik ile delilik birbirine karışştır. Başarı ölçü olunca kavramlar tersinden okunmaya başlanır olmuştur. Fizyoloji karşısında gerçekte dahi ile deli arasında bir fark yoktu. Her ikisi de yer, içer, uyur ve rüya görür. Fark zihni melekelere yüklenen anlam noktasında kendisini gösterir. Sıradan insanların duyarlılığı olmadığından, tecessüsü ve keşfetmeyi dert edinmez. Yerine göre kendi kabuğunda kendisiyle yetinir. “Bir dahi, çektiği acıdan sorumlu değildir. Çünkü inancı sonsuz gücünü ölçmek için ona bu ateşten gömleği giydirir. Fırtına nasıl martıyı alır götürürse kaderin güçlü rüzgârı da onu daha yükseklere sürükler. Sıradan biri ise, yaradılışı gereği sakin bir hayat arar. Trajediyi, dramı istemez. Bunlara ihtiyacı yoktur. Gölgede, sakin bir yerde kalmayı, rüzgârlardan korunarak ılık bir iklimde yaşamayı ister. Kaderin gizli eli onu kargaşalıklara doğru iterse kaçar, direnir, korkar. Tarihe adını yazacak ve dünyaya adını duyuracak sorumluluklarla karşılaşmayı istemez. Hatta onlardan çekinir bile”[2]. Aslında yaşam sıradan insan için mutluluk üretecek kadar cömert davranırken dahi ve deliler için ise inanılmaz derecede cimri davranmaktadır. İnsanın fizyolojik yapısı da böyle programlanmıştır. Pascal diyor ki; “Duygularımız hiçbir ifratı kabul etmez. Çok fazla gürültü bizi rahatsız eder; çok fazla ışık gözlerimizi kamaştırır; çok fazla yakınlık veya uzaklık görüşe engel olur. Lafı çok uzatmak veya çok kısa kesmek, söylenen sözün değerini azaltır. Çok fazla zevk, ıstırapla neticelenir”. Hâlbuki hem delinin hem de dâhinin her hareketi ya “ifrat ya da tefrit” noktasında teşekkül eder. Bu anlamda kendi fiziği ve duyguları da dâhileri taşıyamaz. Tonlarca ağırlıktaki düşünceleri küçük kafaların taşıyamadığı gibi küçücük yürekler de bunu barındıramaz. Ayrıntılar zihinsel yönden gerekli belalardır ve onların ayrıntısı da filozofu normalden ayıran aşırı hassasiyeti üretmektedirler. Görülmemesi gerekenleri görmenin sonuçları körlüğün sonuçlarından daha korkunçtur.

Fikir Özgürleştirmezse

Örs ve çekiç, özgürlük ve ekmek, erdem ve acı arasında tercih yapmaya zorlanan sıradan bir insanın tutacağı yol bellidir. Düşünce hem karın doyurmuyor hem de özgürleştirmiyorsa o zaman bireyi kutsal bir hastalıkla karşı karşıya bırakıyor demektir. Düşüncenin özgürleştirdiği ortamda ise mide aç kalıyorsa, insanı zalim bir tercih ensesinden yakalamış demektir. Yaşam en büyük özgürlüktür. Bu anlamda en kötü yaşam en iyi ölümden iyidir. Fikir bireyin yaşamını anlamlandırmaya ve yabancılaşmadan kurtarmaya yarayan bir araçtır. Başlı başına bir anlamı da yoktur.

Daniel De Foe’dan Meriç’in aktardığı, “Hakikati bulan, başkaları farklı düşünüyorlar diye, onu haykırmaktan çekiniyorsa, hem budala, hem de alçaktır. Bir adamın, “Benden başka herkes aldanıyor” demesi güçtür ama sahiden herkes aldanıyorsa, o ne yapsın?” Çoğu zaman aldanmanın ve alçak olmanın faturasını insanlar hayatıyla ödemiyor ama gerçeği haykırmanın bedelini hem hayatı ile ödeyenler hem de tarih boyunca lanetlenenler hiç de az değil. İnsanlara “aldanıyorsunuz” demek hiç de kolay değildir. Gerçekler yüzünden çarmıha gerilenler, aç hayvanlara parçalatılanlar, kurşuna dizilenler hatta “Hayır hayır Dünya dönmüyor” diyerek gerçeklerden dönenlerin binlerle ifade edildiği bir dünya var karşımızda. 

Özgürlük ile insanlık arasında çok yakın bir ilişki vardır. Özgürlük insanı bitki ve hayvandan ayıran en temel özelliktir. O bakımdan özgür olmayan bireye insan denemez. Bu anlamda köleler gerçekte insan değillerdir! Zorla evcilleştirilmiş ve insanlıklarına yabancılaştırılmışlardır. O halde özgürleştirmeyen gerçek niçin gür sesle ifade edilsin! Tersinden ifade edilirse “Gerçek köleleştiriyorsa niçin yüksek sesle seslendirilsin?” Hatta alçaklık ve budalalık kariyer, şan, zenginlik ve şöhret sağlıyorsa gerçek niçin tercih edilsin ki? Çoğu zaman eğilmenin bedeli olarak birçok insan dik durma imkânına kavuşabiliyor. “Yurttaşlar, kör bir yükselme tutkusuna kapıldıkça ve aşağısı yerine yükseklere baktıkça kendilerinin ezilmesine daha kolaylıkla rıza gösterirler; hükmetme onlar için bağımsızlıktan daha fazla önem kazanır ve başkalarını zincir altında tutabilmek için kendileri de zincir taşımayı kabul ederler[3].”

Akıl Metalaşırsa: Anre Gorz “İktisadi Aklın Eleştirisi” adlı kitabında şu görüşü savunur: “Her şeyin sayılabilir ve satılabilir olduğu”, “Daha fazlanın daha değerli olduğu” iktisadi bir akıllılığın insanlığa katkısı yalnızca büyük bir yabancılaşmadır. “Çalışma, modernliğin evladı olan kapitalizm tarafından dinsel ve akıldışı gerekçelerle ibadete dönüştürülmüştür. Kapitalizmin “çalışma ideolojisi”ni ödünç alan reel-sosyalizm ise püriten etiğin yerine “sosyalist vatan” ve “parti” etiğini geçirerek çalışmanın özüne ve hiyerarşisine dokunmamış, böylece, insanın köleleştirilmesine ve yabancılaştırılmasına katkıda bulunmuştur. Akıl doğrudan doğruya midenin emrine sunulmuştur. Mademki var olmak tüketmekle mümkündür. O halde her şey tüketime hizmet etmelidir. Hâlbuki “Mutluluğun, tüketime ve çalışmaya değil, duygusal ve kültürel alışverişin yoğunluğuna bağlı olduğunu; “boş zaman”ın yaratıcılığa, birlikte yaşama becerisinin geliştirilmesine, sanata, oyuna ve aşka imkân verdiği de bir gerçektir. Aklı ticari bir meta gibi somuta indirgeyerek kutsallaştıranlar sonunda varlık nedenlerine aykırı bir yaşam biçimine kavuşurlar. Çalışmanın, tüketimin ya da tatminin tek başına amaç olarak alınmasıyla obje ile süjenin yeri değişir. Obje ile süje arasındaki ilişki kopar. Sonuçta matadorun tuttuğu şalı düşman sanan boğanın durumuna düşülmüş olur. Aynı durum bilim için de söz konusudur. “Bilim için bilim” birbirinden kopuk gerçeklere ulaştırır ama sistem anlayışının da sonunu getirmiş olur. Parçada gerçeği arama gayretleri sonuçta insanları mutsuzluğa ulaştırır.

Bilim Putlaşırsa: Paul Feyererabend “Düşünmeye değil, düşünceyi ve aklı dar sınırlar içine hapseden akılcılık benzeri düşünce kalıplarına karşı çıkar. İnsanlığa büyük hizmetleri olduğunu düşündüğü bilim pratiğini ve bir faaliyet olarak bilimi sonuna kadar destekler. Bilim adamlarını insani ve toplumsal kaygılarla hiçbir bağı olmayan tümevarım makinelerine çeviren, bilimin tüm diğer insani girişimleri hükümsüz kıldığına inanan ve bilimi akılcı bir yönteme indirgeyerek yurttaşlar üzerinde, onların denetimi dışında kalan, bir iktidar odağı haline getiren teorilere saldırır. Bilginin aşırı uzmanlaşmasının tehlikelerine dikkat çekerek bilimin demokratikleştirilmesinden yana olur.

Anlam Kaybolursa

19. yüzyılda o zamana kadar görülmedik bir gelişme ortaya çıkmıştı. Pozitivizm ona dayalı olarak aklın egemenliği her alanda hâkimiyetini göstermişti. Akıl ile gönlün bağı kopmuş. Madde, maddiyat ve fizik her şeyin ölçüsü olmuştur. Artık her insanın bir fiyatının olduğu döneme girilmiştir. Binlerce yıldır kilise ve papazın sağlayamadığı iç huzuru ve rahat yaşamayı, teknoloji bir anda bütün insanların emrine sunmuştu. Ancak bu kez de “anlam” kaybı ortaya çıkmıştır. Carrel’in o nefis izahıyla manzara şöyleydi: “Süratli ulaştırma vasıtalarının, telgraf ve telefonun, yazı yazan, hesap eden ve evlerde eskiden pek ağır yapılan bütün işleri yapan makinelerin, modern iş tekniklerinin muazzam bir tempoda hızlanmasına insanların nasıl tahammül edeceklerini kimse düşünmemiştir…/… Evlerin buharla ısıtılması, elektrikle aydınlanma, asansörler, biyolojik ahlak, gıda maddelerinin kimyevi işlemlere tabi tutulması, sadece zevkli ve elverişli oldukları için kabul edilen yeniliklerdir. Fakat onların insanlar üzerinde muhtemel etkilerinin ne olacağı düşünülmemiştir…/…İş hayatının örgütlenmesinde, fabrikaların işçilerin psikolojik ve zihni durumlarına etkisi tamamen ihmal edilmiştir. Çağımız sanayisi, makineyi kullanan insanların gerçek doğaları hakkında bir fikre sahip olunmadan ve fabrikanın yapay hayatının bu insanlar ve onların çocukları üzerinde nasıl bir etki yaptığı araştırılmadan gelişmiştir”.

Mühendis, içinden çıkılmaz bir biçimde maddi dünya içinde sıkışıp kalmıştır. Onun yaratıcılığı, bu dünyanın yasalarıyla sınırlanmıştır; sonunda yasalar çerçevesinde ne yapılabilirse ancak onu yapar. Fakat uğraşını, prensip olarak bile kaçışı olmayan Kafkavari bir şatoda sürdürmeye mahkûmdur. Çünkü dünyada hangi odalar olduğunu, bu odalar arasında hangi kapıların bulunduğunu ve bu kapıların nasıl açılacağını gösteren bir büyük plan yoktur elinde[4]

Kapalı gözlerin ardında inşa edilen dünya ile yetinmek dönemi, teknoloji ile birden bire ortadan kayboldu. Maddi sahada meydana gelen değişiklikler manevi alanda ihtilale neden oldular. Yüz yıllardır geçerli olan haram ve helaller, doğrular ve yanlışlar, faydalı ve zararlılar birden bire karşıtlarıyla dengelenmeye başladılar. Yalnızca meleği haklı ve kutsal bulanlar artık şeytana da hak vermeye başladılar. Ölenlerin haklılığı öldürenlerin haklılığı ile yer değiştirdi.

Heraklitos bir zamanlar şöyle demişti: “Deniz hem en temiz hem de en pis sudur: Balıklar onu içebilir ve ondan yaşam bulur; insanlar içemez ve onda ölümü bulur.” Eşekler çöpü altına tercih ederler.” Maymunların en güzeli insan ırkıyla karşılaştırılınca çirkindir; insanların en akıllısı, bir tanrıyla mukayese edilince aptal gözükür[5]. Mevlana’nın suyun geminin içinde olması ile geminin altında bulunmasının meydana getirdiği sonuçların birbirinden ne denli farklı olduğunu anlatan felsefi bir açıklaması vardır.

Kavramlar kullanılma biçimlerine göre yararlı ya da yararsız sonuçlar ortaya çıkarmaktadır. Deniz suyuna temiz ve yararlı demeye alıştırılmış olanlar, suyun kirliliği ile karşı karşıya gelince şaşkına dönerler. Suyun gemiyi yüzdürmesinden dolayı suya yararlı diyenler suyun geminin içini doldurarak onun batmasına neden olmasıyla geleneksel bilgilerinden kuşkuya kapılmaya başlarlar. Sarsılmaz gerçekler titremeye başlayınca da mutlak iman sahipleri endişeye kapılırlar. Arayış zihinden mideye inince, iman da gönülden ayağa düşer. Toplum, yaratılış, dünya ve insan konusundaki gerçekler durulan yere göre anlam kazanırsa saraydakilerin Tanrı anlayışı ile gecekondudakilerin Tanrı anlayışı yavaş yavaş birbirinden ayrılır.

Sonuç

Fiziki yapısı ile cüce ve aciz olan insan yüce olan diğer niteliklerini de ideolojilerin ya da totaliter ideokratların emrine tahsis edince yabancılaşır. Bu durumun onu, yalnızca fiziki yapısı ve içgüdüsel yetenekleri ile ispatı vücut eden yaratıklardan da daha sefil bir duruma indirgemesi kaçınılmazdır. Kendi eliyle ürettiği devasa yapıların, çıkılmaz hiyerarşilerin ve çözümlenemez siyasi aygıtların pençesi altında inim inim inlemekten başka kurtuluş yolu da kalmaz. Zihnen ikna olmamış insanlığı başka bir şekilde tatmin etmek de mümkün değildir. Var oluş amacını kaybetmiş, aşk duygusunu yitirmiş, bilime kafasını daha da karma karışık hale getirmesine izin vermiş, kendi gücünü iktidarın emrine özüne müdahale etmesi için tahsis etmiş olan bir insanlık acınacak bir durumda demektir.

         


         

[1] Bertrand Russel, İktidar, İstanbul, 1994, s.266.

[2] Stefan Zweıg, Marıe Antoinette, Çeviren; R. Divitçigil, Doruk Yayınları, Ankara, 1999, s.,10.

[3] Etienne de La Boetie, Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev, Ankara, 1995, s.80.


Türk Yurdu Temmuz 2008
Türk Yurdu Temmuz 2008
Temmuz 2008 - Yıl 97 - Sayı 251

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele