AYTMATOV ‘UN YAZARLIK MOTİVASYONU

Temmuz 2008 - Yıl 97 - Sayı 251

         

        Büyük sinema ustası T. Okeyev gibi, ulu Türkistan şairi Rauf Parfî gibi, sevgili Hocamız hem bilim hem fikir hem de sanat erbabı hoş insan Salican Cigitov gibi Aytmatov Çıngız Törekuloviç de Hakka yürüdü.  Başımız sağ olsun, mekânı cennet olsun.

        11 Haziran 2008 günü Kırgızistan Cumhurbaşkanı Kurmanbek Bakiyev bu konuda bir ferman (yarlık) yayınladı. Fermanın ilk cümlesi şu: 2008 yılının 10 Haziran günü, Kırgız Cumhuriyetinin Halk Yazarı,  Sosyalist Emek Kahramanı,  Akademik,  Lenin ve SSSR lavrenti, Kırgız Cumhuriyetinin Kahramanı Aytmatov Çıngız Törekuloviç “ mezgilsiz düynödön kayttı”(Vakitsiz dünyadan göçtü)”

        Bu fermanda “ söök koyuu” (defin) tarihi olan 14 Haziran 2008 cumartesi günü , “ aza kütüü künü”(yas günü) ilan edilmiş, Aytmatov’un  “Ata Beyit” müze mezarlığına defnedileceği de haber verilmiştir.

         Her fâni ölümü tadacaktır ama kimi fânilerin fenâ âlemine uçmaları, sadece ailelerini değil bir ülkeyi ve hatta dünyayı öksüz bırakır. Bir âlimin ölümü, âlemin ölümüdür, sözünün hikmeti budur. Aytmatov da “âlim romancı”ydı. 80 yaşında olmasına rağmen “ mezgilsiz düynödön kayttı”sözünün derin anlamı da budur. Ölüm sadece bir fâninin hayatının değil kendisinden beklentilerin de son bulmasıdır.’Yetim-i akran’ gibi, ‘sanat yetimi’, ‘edebiyat yetimi’, ‘roman yetimi’ kalıverir insan. Büyük yazarların bizim tam bilemediğimiz entelektüel azaplarından birisi de her hâlde sürekli olarak yaratılan beklentilere cevap verme kaygılarıdır. Burada tırnak içinde bir “ okuyucu zâlimliği”nden söz etmek mümkündür. Çıtayı çok yükseklere çıkarır ve bekler rahat bir seyirci gibi okuyucu da ; “ Haydi atla bakalım” der. Sporcu da yazar da bu teşvikin çelişkisel duygularını yaşar da  “Ya atlayamazsam! Ya mahcup olursam!” gibi kaygılara kapılır.

        Aytmatov, kendisinden hiçbir beklentinin olmadığı bir zamanda gerçekten çok yükseklerden atladı. Yüksekten kalkıp yükseğe uçan bir tayyare, ya da rekorla başlayıp rekorla devam eden bir sporcu gibi. Trajedisi yüreğinde saklı ve ‘ kalıplanmış bir ideolojik ortam’da onu dünya çapında şöhretli kılan temel güdü, kanı damarlarda coşturan sırlı kuvvet nedir acaba? ‘Söyleyene değil söyletene bak’ gibi “ Yazana değil yazdırana bak” demenin Aytmatov örneğinde hiç de yanıltıcı olmayacağını düşünüyorum. Her geçen gün daha da artan beklentileri hiçbir zaman bütünüyle öldürmedi, yalnız 90 sonrasında sarstı, Aytmatov. 90 süreci onu öç almak istediği ve âdeta bunun için yaşadığı ama şimdi hasmı ölmüş ve gardı düşş insan hâline getirdi. Bu sürece gelene kadar onun “yazma motivasyonu”, ‘yükseklerden kendisini atlatan büyük ve güzel enerji’ eserlerinin derinliklerine sinmiş ruhtu. Onun büyük motivasyonundan kaynaklanan bu ruhu kendimce anlamaya ve açıklamaya çalışacağım.’ Söyleyene değil söyletene bak!’ misali, buradaki temel soru, ona bütün bu olağanüstü hikaye ve romanları  yazdıran  temel sebep nedir ?

        Mevcudu çok iyi tespit ve tahlil edip dünyayı değiştirmek üzere bir gelecek kurmayı öneren sosyalizmin büyük heyecanı, başlangıçta yazarçizerlerin en belirgin motivasyonuydu. Belki de ancak ülkesi çapında ve kendinden menkul eserlerle tatmin arayacak olan rüzgârı zayıf bir yazarın evrensel bir misyona sahip kılınması, tabii ki onda psikolojik ve sosyolojik bakımdan önemli ve etkili değişiklikler yaratacaktır. Kendi halinde kalacak ve tatmin arayacak bir Hakimzade Niyazî’nin Sovyet misyonuyla yüklenmesi ve megaloman bir Donkişot havariliğine soyunması da Sovyet misyonuyla şereflenen bir  Cambıl’ın   Kazakistan aslanı kesilmesi de,  Salican Cigitov’a göre basit bir ozan özelliğindeki Toktogul’un  bir göle ve şehre ad olacak kadar büyütülmesi de sosyalizmin uygulamadan önceki büyük söylemi ve fetvaları sayesindedir. Estirilen büyük rüzgârların önündeki Maksim Gorkilerin, Gogol’ların, Şolohovların, Mayakovskilerin, Galiyevlerin, Gamzatovların Yeseninlerin damarlarındaki kanı ateşleyen ve yürüten budur. Çocuğunun dünyaya gelişini büyük merak, sevgi ve heyecanla karşıladığı hâlde zamanla, ilk heyecanı geçen ve evladı kendisi gibi büyüyünce duygu ve heyecan dalgaları dinen, rutinleşen bir babanın ‘psikolojik değişirlik’i gibi ideolojilerin de ilk rüzgârları geçince, soyut ve heyecan verici fikirler, davalar pratik hayatın içinde bir düzen hâline gelir. İlk heyecanlar unutulur. Düzen öncesi ‘aktivistler’in çoğu yok olur. Duygu ve heyecan yüklü soyut ve hatta ütopik nutukların yerini politik uygulamalar alır. Gerçeklik ya da pratiklik sürecinde kristal fikirler şangır şungur kırılır. Yeni düzende düzenbazların hâkimiyeti gittikçe pekişir. Kitle ülkülerin yorgunluğundan arındırılır ve rahat ettirilir. Buzdağının görülür yüzüdür rahatlık. Milyonlarca kan bedeli üzerine davasız uyumcul bir insan tipi ortaya çıkar. ‘Ülkü yorgunluğu’, metodik ve propagandist dezenformasyonları her bakımdan kabule hazırdır. Kısaca buna ‘heyecanlı ve iddialı bir ideolojinin rutinleşmesi’ diyebiliriz. İkinci Dünya Savaşı’nın sonuçları itibariyle geçici bazı rüzgârlar estirilmiş olsa da Aytmatov’un yazmaya başladığı dönem  “ ideolojik motivasyon”un ortadan kalktığı, rutinleşmenin, pratik siyasetteki yüzsüzlüklerin açıkça görüldüğü bir zamandır. O hâlde Aytmatov’un beklenmedik yüksek atlayışını sağlayan ve onu ta 90’lara kadar âdeta uçuran rüzgar neydi? Maksim Gorki’nin ‘romantik sosyalist heyecanı’ ya da Şolohov’un  ‘büyük Sovyet rüzgârı’ yoktur artık. Büyük, yaratıcı  eserler sadece iyi bir eğitimle, doğuştan getirilen olumlu genle ve bilgi ile yaratılamaz. Bütün bunlar var olduğu hâlde bu dünyanın konforuna dalıp doğru dürüst bir eser bırakmadan giden insanların sayıları belki meraklılarını şaşırtacak kadar çoktur. Kaliteli bir eğitim ve bilgi ortaya ancak teknik başarılar çıkarabilir. İnsanların pratiklerini ilgilendirir bu, ruhlarını ve ülkülerini değil. Aytmatov’un  “edebî kaderi” çocukluğunda başlayan ve uzun süren bir trajedinin sonucudur. Onun temel motivasyonu, babasını alıp götüren ve habersizce kurşuna dizen Sovyet ideolojisinden öç alma duygusudur.  

                    Ben onun derinden derine bir ‘öç motivasyonu’na dayandığını bunun için de eserlerinin psikanalitik olarak incelenmesinin gerekli olduğunu düşünüyorum. Bunu kendimden de biliyorum. Lisedeki edebiyat öğretmenimin kompozisyon kağıdıma “ Sen Türkçeyi bilmiyorsun” diye yazması uzun yıllar beni ‘yazma korkusu’na itti. Sonraki yazılarımın derin yapısında ise öğretmenimin beni (Türkçemi) yok sayan o talihsiz ifadesine karşı “ ben varım” güdüsü hakim oldu.  Öç alma duygusunun çok derinlerde saklı olduğunu ve muhatabı öldürme, muhatabı rezil etme duygusundan daha çok kendi varlığını ispat etme çabası olarak ortaya çıktığını sanıyorum. Bunu Gazi Eğitim Fakültesi öğretim üyesi psikolog prof. Dr. Yaşar Özbay ile konuştum. Bu değerli bilim adamının görüşlerinden de yararlandım. Aytmatov'un çocukluk anılarını okumuştum. Şeker köyüne avdetlerinde nasıl aşağılandıklarını, babasızlığın ne sıkıntılar ne korkular yaşattığını, üstelik yirmi yıl boyunca her gün dönecek diye bekledikleri babasının 1957 yılında aldıkları bir mektupla Stalin kırgınında öldürüldüğünü öğrendiklerini uzun uzun anlatıyor Aytmatov. Bir anlamda, insanlık tarihinin en trajik kırgınlarından biri olan ‘ represiya süreci’ , küçük Cengiz’e babasının ölümüne alışma şansını bile vermiyor.1937 yılında Moskova'da tutuklanan Törekul'un öldürüldüğü yirmi yıl sonra nerde olduğu ise 54 yıl sonra öğrenilir. 1991 yılında Bişkek’e 30 km uzaklığında bir tuğla ocağında 153 kişilik toplu mezar bulunur. Aytmatov’un babası Törekul’un kemikleri de buradan çıkar. Bağımsız Kırgızistan devleti kısa zamanda, bu ölüm ocağının yanına, Ata Beyit adında bir müze-anıt mezar yaptırır. Toplu mezarda yatan 153 kişi bir devlet töreniyle Ata Beyit’e nakledilir. Aytmatov’un bu merasimdeki konuşması unutulmazdır. Bilhassa “ 53 yıl sonra babamı buldum” cümlesi unutulmazdır. Tabii ki böyle bir hayatın onun bilinçaltında kendini ve milletinin kültürünü var ederek intikam alma duygusu yaratmaması mümkün değildir. Yoksa bütün tehlikeleri göze alarak romanlarında içten içe Sovyet eleştirisi yapmazdı. İşte Aytmatov’un daha rahat olması gereken 90 sonrasında aynı entelektüel devingen tavrı gösterememesine mukabil, en ağır şartlarda bütün tehlikeleri göze alarak ‘ dokunulmaz konular’a temas etmesi bunun için dikkat çekicidir. Bu,  içinde tutamadığı esrarlı öcün büyük bir romancı ustalığıyla yansımasıydı bence. Romancının büyük ‘dışavurum’uydu.

        Bu süreci bir az daha açarak hatırlatalım: Babası Törekul Aytmatov, Moskova’da tutuklanınca Aytmatov dokuz yaşındaydı. Yok edileceğini anlayan baba Aytmatov, ailesinin Kırgızistan’a Talas şehrinin Şeker köyüne dönmesini istedi.1937 yılından itibaren yirmi yıl belki de her gün Aytmatov annesi ve kardeşleriyle birlikte babasını bekledi. Uzun yıllar Talas’taki KGB’ye giderek babalarını sordular. Tam yirmi yıl sonra öldürüldüğünü anladılar ve ümitlerini kestiler. Çocukken kaybettiği ve delikanlı iken bir gün bulacağını ümit ettiği babasının öldürüldüğünü haber alan bu çocuk ne düşünür? Bence Aytmatov’un ta derinliklerinde saklı olan duygu bu uzun süreç içinde mayalandı ve değişik şekillerde yüzeye çıkan ve zamanla belki de ilk sebebi ve kaynağı unutulan bir intikam motivasyonuna döndü. İntikam motivasyonu, onda da  muhatabı yok etmekten çok, kendini büyük başarılarla ispatlayan ve düşmanlarının “yok edici paradigmalar”ına karşı  “eleştiriyel var oluşu” ya da  bütün azametiyle hayatı savunan onarıcı bir güç oldu.. Yani bir bakıma Cengiz Aytmatov, babası yok edildiği için ‘var oldu’. O,  babasını kendisinden alan Sovyet’ten en büyük nişanları alarak intikam aldı. Bunun için onun edebî kaderi, yaşadığı trajik süreçten beslendi, denebilir. Babası tutuklanıp öldürülmeseydi de Moskova’da hayatını sürdürseydi, Aytmatov bu derecede başarılı yazar olabilir miydi? Bence asla olamazdı. Varlık mücadelesi, babasının ömrüne de ömür katan büyük bir çabaya döndü ve yaradılıştan getirdiği üstün yeteneği Gorki Edebiyat Enstitüsündeki teorik ve pratik çalışmalarla zirveye çıktı. 90’lı yıllara kadar bütün eserlerinin derin yapısına veya satır aralarına sinmiş olan sistem eleştirisinin altında da bu duygunun baskın bir neden olduğunu düşünüyorum.

        Aytmatov’un diğer bütün duyguları ve motivasyonları az veya çok bu “ Babasının yok edilmesine karşı kendini var etme” çabası etrafındadır. Bu bağlamda ikinci motivasyonunun kendisi ve kardeşleriyle birlikte babasını bekleyen ve kim bilir ne ümitlerle birlikte ne acılar, ne kaygılar çeken annesidir. Ali İhsan Kolcu’nun onda baskın iki temanın “ anne ve su” olduğuna dair tespitine katılıyorum. (Cengiz Aytmatov’un Eserlerinde Ana İzleği, C.Aytmatov, Doğumunun 75.Yılı İçin Armağan, KTMÜ Yayınları Bişkek,2004) Nayman Ana başta olmak üzere dişi ana kurt Akbar, Toprak Ana’daki Tolgonay, ana etrafında dolaylı olarak ayrıntılanan tasvirler… Eserlerinin ruhunda anne ve onun duyguları yansımıştır.

        Aytmatov’un bir diğer motivasyonu bence mıncıklanıp aşağılanan  halkının destanlarından dünya çapında eserler yaratarak varlık ispatı yapmasıdır.Büyük Kırgız destanları ve sözlü tarihin bütün yansımaları burada onun harsî  malzemesidir.Canlı tarihin ulu dağları, o dağlardan akan soğuk, hızlı ve köpüklü sular, yüksek dağların arasındaki muhteşem vadiler, atlar,çadırlar ve bitip tükenmez bir kaynak olan Manas ve diğer şifahî kaynaklar..Tabii ki  onu modern destana ve masala götürür. Ak Gemi böyle değil mi, Gün Uzar Yüz Yıl Olur böyle değil mi ? Kıyamet böyle değil mi ?

        Kaynakları unutulmuş duyguların, heyecanların içindeyiz. Bir yazar için en büyük etkilerden biri de gerilimdir.90’lara kadar içindeki gizli öç duygusuyla gerilim anları yakalayan Aytmatov, bu tarihten sonra, başkalarının başka alanlarda yaşadığı fetreti yaşar. Babasını yok eden ama kendisini aynı sebeplerle var eden bir ideolojik ara kesitin sona ermesiyle, birden rakibi gardını düşürmüş bir boksörün güçten düşmesini yaşar. Batıya gitmesi ve diplomat olması da bana göre onu ana motivasyon ocağından uzaklaştırdı. Batıda yeni motivasyon gücüne ulaşması için de artık yaşı ilerlemişti. Ve bence Aytmatov’un Kasandra Damgası bu batı ara kesitinin romansal sapmasıdır. Onun 90 sonrası edebî faaliyeti, geç algılanmaya çalışılan bir dünyanın şaşkınlığıdır. Gerçekten de Aytmatov, Kırgız ve Sovyet Avrasya’sından çıkıp bir Yunan mitolojisi etrafında Batılı kahramanlar ve kavramlarla karamsar bir kurgu roman yazmaya kalkınca  (Kassandra Damgası) suyu değiştirilmiş ve bulandırılmış bir akvaryum balığının soluma zorluğunu yaşadı. Bunun içindir ki Kassandra Damgası diğer romanlarının tadını vermedi. Çünkü Aytmatov " Mor inekler"ini düşmanının ölümüyle 1990'lı yıllarda kaybetmişti.. Sardal Kız ise ‘Kuğunun Son Ş<


Türk Yurdu Temmuz 2008
Türk Yurdu Temmuz 2008
Temmuz 2008 - Yıl 97 - Sayı 251

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele