ANAYASA MAHKEMESİ YETKİSİNİ AŞMIŞTIR

Temmuz 2008 - Yıl 97 - Sayı 251

 

 

Yüksek Mahkeme’nin Anayasa’nın 10. ve 42.maddelerinde yapılan düzenlemeyi iptal kararı çok tartışılacak, Anayasal sistemi, siyasî hayatı doğrudan etkileyecektir. Kararın gerekçesi henüz açıklanmadı. Ancak hangi gerekçeye dayandırılırsa dayandırılsın, toplumun büyük çoğunluğu ve kamu vicdanı bunu siyasi bir tercih olarak algılayacak ve içine sindiremeyecektir.

İptal edilen düzenleme TBMM’nden 411 milletvekilinin oylarıyla yapılmıştır. Yıllardır sürüp gelen, binlerce kız öğrenciyi “öteki”leştiren, eğitim imkânlarını kısıtlayan, insanları mustarip kılan bir problem, milletimizin büyük çoğunluğunun isteği paralelinde, parlamentonun % 80’lere ulaşan desteğiyle çözümlenmek istenmiştir.

Değişikliği Yüksek Yargı’ya taşıyan CHP ve yandaşları karara herkesin saygılı olmasını öne sürerek itirazları bastırmaya çalışarak, eleştirileri kınayarak meseleleri çözmüş oluyorlar mı, vicdanlar rahat mı? Üniversite kapılarında başlarını açmak zorunda bırakılarak içeriye alınan öğrencilerin ve ailelerinin duygularını görmezlikten gelmek, çaresizlik içinde kıvranan kesimlerin sıkıntısına duyarsız kalmak insani, demokratik ve makul bir tavır sayılır mı?

Gazeteci ve bilim adamı sıfatı taşıyan belirli bir pozitivist grubun, jakoben, laisist dar bir kesimin kararı alkışlamaları düşünce yapıları açısından doğaldır. Toplumun kültürel değerleriyle zıtlaşan, çatışan, çağdaşlaşmayı manevî dünyanın ve kutsalların inkârı şeklinde algılayan, kendilerinde özel ve üstün nitelikler vehmeden bu insanlar, objektif davranamazlar. Çünkü toplumdan itibar ve destek bulamamanın öfkesiyle yürekleri kararmış durumdadır. Milletin çoğunluğuyla yaşadıkları zıtlaşmanın, ayrışmanın gelecekte de telafi edilmeyeceğinin farkındalar. Meşru yollardan halkın tercihiyle ülke yönetiminde etkili olmayı beklemiyorlar. Demokratik kurallarla iktidar olma ümidini kestiklerinden 27 Mayıs müdahalesinden bu yana, zaman zaman hukuk dışı yöntemleri denerler; kurumlar üzerinden ülke yönetiminde egemenlik kurmaya çalışırlar.

Aslında problemin bu noktaya gelmesinin en büyük sorumlusu hükümettir. İzlediği yanlış politikalarla, kendisine oy vermeyen % 53 lük kesimin tepkilerini, kuşkularını, tedirginliğini anlamak istememiş, özellikle bu süreci son derece kötü yöneterek gelişmelerin kontrolden çıkmasına kendi eliyle zemin hazırlamıştır.

Anayasa Mahkemesi’nin kararına milletimizin çoğunluğunu temsil eden farklı siyasi merkezlerin, toplumsal kesimlerin tepkileri, konunun AKP iktidarıyla bütünleştirilmemesi gerektiğini, problemin bu partiye ait bir mesele olmadığını doğrudan genel bir istek ve beklenti anlamına geldiğini açıkça göstermektedir.

Bu bağlamda, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli karar üzerine yaptığı kısa açıklamada son derece önemli noktalara değindi. “Anayasa Mahkemesi’nin bu kararı, çözümsüzlüğe itilerek kanayan bir toplumsal yarayı derinleştirmiştir. Bu kararıyla milli vicdan yara almıştır. Sorun bu şekilde hukuki bir sonuca ulaştırılmış olsa da, bunu milli vicdanda nasıl çözüleceği konusu açıkta kalmıştır. Bu karar, korkarız ki Türk toplumunun inanç temelinde bölünmesi ve cephelenmesi sürecini hızlandıracaktır. Anayasa Mahkemesi’nin kararı hukukî değil siyasîdir. Mahkeme, Anayasa’da açık olarak belirtilen yetkisini aşştır.”

Bahçeli’nin işaret ettiği “Türk toplumunun inanç temelinde bölünmesi ve cepheleşmesi” fevkalâde önemli bir meseledir. Bu tehlikeyi görmezlikten gelerek, kurumlar üzerinden ülke yönetiminde etkili olmaya çalışmak sorumsuzluktur, basiretsizliktir.

Konuyu hukuki açıdan eleştiren bilim adamlarının, hukukçuların değerlendirmeleri de kararın hukuki dayanaktan yoksun olduğunu ortaya koyuyor. Dünya çapında bir Anayasa hukukçusu olan Prof. Ergun Özbudun şunları söylüyor: “Anayasa Mahkemesi 46 yıllık tarihinde en tartışmalı, demokratik meşruluğu sorgulayan kararı verdi. Anayasa Mahkemesi kendi Anayasal sınırlarını aşştır. Bu yetki gaspıdır. Anayasa Mahkemesi, üzerindeki meşruluk tartışmalarına yeni bir boyut kazandırmış, Yasama Organının yerine geçmiştir. Bundan sonra Anayasa Mahkemesi’nin onayı olmadan herhangi bir Anayasa değişikliği yapılamaz anlamına gelir. Kurucu iktidar Anayasa Mahkemesine tevdi edilmiştir.”

Bir Anayasa uzmanı olan Doç. Dr. Serap Yazıcı’nın görüşleri şöyle: “Anayasa uygulanamaz hale geliyor. Bu durumda Yasama’nın eli kolu tamamen bağlanıyor, böyle bir yetki yoktur.”

Anayasa’nın 148. Maddesinde Yüksek Mahkeme’nin Anayasa değişikliklerini sadece şekil yönünden inceleyebileceği açıkça belirtilmiştir. 82 Anayasası’ndan önce, bu konuda yaşanan karmaşa, Yüksek Mahkeme’nin bazı kararlarında, konuyu “esas”tan incelemek suretiyle Yasama organının yetkilerine müdahale eğilimi dikkate alınarak yeni Anayasa hazırlanırken bu hüküm özellikle konulmuştur.  

Yüksek Mahkeme’nin 9 üyesinin, TBMM’nde 411 milletvekilinin oylarıyla yapılan düzenlemeyi Anayasa’nın değiştirilemez maddelerinin dolaylı ihlali saymaları, siyasal bir bakışı yansıtıyor, hukuk zorlanıyor. Başka bir ifadeyle şahsi görüşlere dayalı yorumlamayla 148.madde yok sayılıyor, Yasama organının yerine geçilmek suretiyle hüküm konuluyor.

Geçen yıl 367 kararında yaşananlar düşünüldüğünde, bu kararı sürpriz saymamak gerekir. O sırada ortaya çıkan problem, AKP’nin isim belirlemesindeki yanlışı bir yana, MHP’nin rasyonel tercihiyle aşılmıştı. Oysa şimdi bu kararla halledilmesi kolay olmayan problemler doğmuş oluyor.

Yüksek Mahkeme Anayasa sistemimizin, yargı erkinin son derece önemli bir organıdır. Mahkemenin konumu, saygınlığı, kuvvetler dengesinin, hukuki istikrarın, devlet organlarının işleyişinin teminatıdır. Siyasi tercihleri ne olursa olsun toplumun bütün kesimlerinin benimsediği, hükümlerine itibar edildiği sistemin işleyişine karar ve içtihatlarıyla yön veren, ufuk açan konumdaki Yüksek Yargı organına ihtiyaç tartışılamaz. Bu açıdan herkesin siyasal ve ideolojik tercihlerini bir kenara bırakarak, yargıyı siyasallaştırma anlamına gelen davranışlardan kaçınarak Anayasa Mahkemesi başta olmak üzere, Yargı erkinin üzerine titremesi, güvenilirliğinin, saygınlığının zedelenmemesine özen göstermesi gerekir.

Türkiye’de bu karardan sonra çetin bir dönem başlıyor, siyasal dengeler değişiyor, kurumsal ilişkiler bozuluyor; belki daha da önemlisi toplum kesimlerinde inanç bağlamında ciddi bir ayrışma ve kopmalar ortaya çıkıyor. İdeoloji ile sosyolojinin çatışması anlamına gelen bu ortam doğru okunup değerlendirilmediği taktirde siyasetin meselelere çözüm bulma ihtimali giderek azalacaktır. Ülkeyi bu labirentten kurtaracak, çözüm bulacak alanın siyaset olduğunu unutmamak gerekir. Ancak siyasi ortamın buna elverişli olmadığı ortadadır. Kaldı ki halen yaşanmakta olan tıkanıklık, kapatma davasının muhtemel sonucuna göre çok daha ağırlaşacaktır. Gelişmeler doğrultusunda dikkatler tümüyle erken bir genel seçime odaklanacak, temel milli meseleler, uluslararası kritik konular askıya alınacaktır.  Doğal olarak öncelikli yasal değişiklikler gündemde olmayacaktır.

Oysa bunlar çok önceden ele alınmalı, CHP katılmasa bile MHP ile temas ve görüşmeler yapılarak ortak çözüm yolları aranmalıydı. Ahmet Necdet Sezer döneminde makamın tercihlerini bütünüyle kendi görüş ve zihniyet dünyasından insanlar için kullanılmasına alışkın olan kesimler bu imkanı kaybetmenin öfkesiyle “ortak akıl” arama ihtiyacına kapılarını kapamış olsalar bile, bu yöndeki girişimlere seçimlerden hemen sonra başlanmalı, diyalog kanalları açık tutulmalı, farklı görüşler paylaşılmalıydı.

Yakın siyasi tarihimizde yaşananlar, özellikle Demokrat Parti iktidarının başına gelenler, Menderes’in trajik akibeti, sayısal üstünlük ve yeterli seçmen desteğiyle “iktidar” olunabileceğinin, ancak bunun “muktedir” olma anlamına gelmeyeceğini açıkça göstermiştir. Yetkisi gasp edilen yasama organının hiçbir şey olmamış gibi davranması, olayın “içtihat” haline gelmesine ve tekrarına yol açar. Böylece anayasal sistem fiili olarak değiştirilmiş, yüksek yargının egemenliğinde “kuvvetler hiyerarşisi” kurulmuş olur. Türk demokrasisi kritik bir sınavdan geçiyor. Seçimlerin üzerinden bir yıl bile geçmeden iktidarın önemli ölçüde yıpranması, erken seçimin konuşulmaya başlanması yasama çalışmalarını olumsuz yönde etkileyecektir. TBMM’nin 23.dönemi artık “kaybedilmişbir zaman sayılabilir. Bunun ülkeye hemen her alanda epeyce yüksek bir maliyetinin olacağı şimdiden bellidir. Zararın daha fazla genişleyip derinleşmemesi için olanlardan herkesin gerekli dersleri alması, özeleştiri yapması, önümüzdeki dönemin kapsamlı bir restorasyon hamlesi olacak şekilde siyasi aktörlerin gerekli hazırlıklara başlamaları gerekiyor.

“Makulü” arayarak, “ortak akıl” da buluşarak, diyalog kanallarını açık tutarak hareket edilmesi halinde, kaybedilen zaman ve oluşan kayıplar bir yana, sorunlara çözüm bulmak sanılandan çok daha kolay olacaktır.

 


Türk Yurdu Temmuz 2008
Türk Yurdu Temmuz 2008
Temmuz 2008 - Yıl 97 - Sayı 251

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele