Dündar Taşer’den günümüze: “MİLLÎ HASSASİYET” LER VE ÇÖZÜLME

Haziran 2008 - Yıl 97 - Sayı 250

          

            Ölümünden bugüne, tam otuz altı yıl geçti. Devlet adamı yokluğu çektiğimiz günümüzde, ona, ne kadar çok ihtiyacımız var. Bu sözler; sıradan, hatır için söylenenlerden değildir. Şöyle ki Başkan: “Haçlı Seferleri Başlamıştır” diyor. Onun Dışişleri Bakanı Kuzey Afrika’da ve Ortadoğu’da 28 ülkenin hudutlarının değişeceği talimatını veriyor; eşbaşkan da Diyarbakır’ın bu projenin yıldızı olacağından bahsediyor. Devlet adamlarımızın, başka devletlerin görevlisi, olduğunu “şecaatini arz ederken”;

            Ortadoğu’da yapılan bütün gezi ve dış temasların, bu talimatlar doğrultusunda yapıldığı intibaı, zihinlerimize kazınırken;

            At, silah ve eşini, suyunu bulandırmak isteyen düşmanına verip; önemsiz bir vatan toprağı isteğine kükreyen ve “yağı” üzerine sefer düzenleyen Mete Han’ın torunları mıdır; parayı görünce vatan topraklarını satmakla övünürken;

            Binlerce ecdat yadigârı eser boynu bükük beklerken; ihanetin anıtı olarak eski haliyle muhafaza edilmesi gereken “Akdamar”lara trilyonlar harcarken;

            Hazırlanmış olan anayasa taslağında: Güneydoğu illerine verilen ve bizi bölünmeye götürecek olan imtiyazlar okunurken; O’nun “Cinnet Rüzgârı”nı ve Alfonse Daudet’un hikâyesindeki “Bütün bakım ve sevgiye rağmen dağlara bakıp bakıp meleyen; bir gün kaçıp kurtlara yem olan “Seguin’in keçileri”ni hatırlamamak mümkün mü?

            Sözü fazla uzatmadan, binlerce özlü fikir ve düşüncelerini yazdığı ve baskıya hazırlamakta olduğumuz, günümüze ışık tutacak düşüncelerinden, alıntılar yapalım size:

Bağdat'tan Bükreş'e kadar hiç bir yeri, mantık ve müzakere ile terk etmedik. Kurduğumuz nizamı, nutuklarla bozdurmadık. Bu vatanı da bir kaç nazariyecinin safsatasına, bir kaç hainin fesadına, bir kaç ahmağın gafletine kurban etmeyeceğiz.” Feryadı; bizim de olanlar karşısındaki endişelerimizin ifadesi değil midir?  Diyarbakır’a gidip “Kürt Sorunu vardır” diyenlere ve kendi cehaletlerini: “Devletlerin de hatası olabilir” diyerek; Türk Devletine yüklemeye çalışanlara, nasıl tahammül edebilirdi?

“Türk Devleti, vatanı ve Milleti ile bölünmez bir bütündür’.  Diyen Anayasa’nın muhafazasına yemin etmiş bir Orgeneral, bir parti kongresinde Türk-Kürt kardeşliğinden bahsedilmesine, Atatürk'ün kurduğu Halkevi’nin duvarına «Türkiye Halkları» di­ye yafta asılmasına, seyirci kalıp; gününü gün eden; bir iş yapma­ya zorlanınca da elindeki polisi katilin değil, maktul’ün etrafını tazyik için kullanan bir Başbakan’a, nasıl müsamaha gösteriyordu.”

Ne hürriyet, ne demokrasi, ne insan hakları... Hiçbir şey, hiçbir şey ülke bütünlüğünden daha aziz, istiklâlden daha değerli değildir. Türk Milleti'nin mukaddesatı için, hiç bir zaman saklamadığı gücü,  kanıdır.” Sözü, “Türk kimdir? Türklük Nedir?” kitabının “Giriş”inde “Uyuyanlara Ağıt” yazan Galip Erdem’in uyuyanlarını, uyandırabilecek midir?

Irak’ta bugün yaşananların; aynı milletin, aynı dinin mensubu olan insanların, işgalciyi bırakıp; birbirini yok etmelerinin izahı nedir? Yoksa Taşer’in âhı mı tuttu?

Ya Müslüman tebaa? Mekke Şerifleri Ayan'da âza olur. Arabistan'da emirlik eder. Çöl şeyhleri maşlâhlarında, birinci sınıf nişanlarla gezerdi. Kürtler, Arnavutlar, Çerkezler müşir, vali, nazır olarak devletin en yüksek makamlarını doldurur; bir Trabluslu zabit, Konyalılardan kurulmuş bir tabura, yadırganmadan kumanda ederdi. Sonra Şerif, kral olmaya heveslendi. Peygamber'in torunu, Şeriflikten daha kudretli olmayan bir taht için, Halife'ye karşı İngilizlere hizmet arzında bulundu. Irak'ın, Suriye'nin, Lübnan'ın okumuşları, alafrangalık olsun diye cemiyetler kurdular. Sultanın “necip” tebaaları, Osmanlı Devleti'nin eşit vatandaşları, İngiliz'in, Fransız'ın ikinci sınıf müstemleke mahlûku haline geldi.  

            Ya Kürt Teali (yükseltme) Cemiyeti'ne, Çerkez Teavün (yardımlaşma) Cemiyeti'ne ne demeli? Ne istiyorlardı acaba? Padişahların karısı Çerkez; Kürtlerin beyleri, aşiret alaylarında subaydı. Neyi elde etmek için birleşip; baş kaldırıyorlardı? Hangi tealiden mahrum, hangi muavenete muhtaç idiler?

İçinde Bulunduğumuz Fetret’in Sebebi Nedir?

            Avrupa Birliği’nin talimatlarına göre: Türk’ün töre ve özbenliğine uymayan kanunları çıkaranlara ve ülkemizi şekillendirmek isteyenlere bakınız Dündar Bey ne diyor: “… Bu yol, Türk milletini millet yapan unsurları, asıl benliğine kavuşturmak; ona, sonradan eklenmiş, ondan olmayan, onun özbenliğine aykırı olan, yamalardan kurtarmaktır.

Türk'ün cemiyet kumaşındaki yırtıkları, kendi ipliği ile örmektir.”

Her millet gibi, bizim milletimiz de yükselmeye istidatlıdır; ancak, kendinden olmak şartıyla… Bize, bizden olmayan, dışardan yapılan tesirlerle bir biçim verilmek istenirse; bundan, hiçbir sabit netice ve şekil meydana gelmez.”

Bize öyle geliyor ki, batılılaşmaya giriştiğimiz günden beri, bu noktada bir açmaza düşşüzdür. Ve bunda ısrar da etmekteyiz... Batının üstünlüğünü, onların kanunlarında, içtimaî kıymet hükümlerinde sanmak ve onları olduğu gibi tercüme ve ithal etmekle aynı seviyeye geleceğimize inanmak; hatası işlenmiştir. Onların hayatına uygun gelen unsurlar; bize ters geldi. İthâl ettiğimiz nizam, bizim mazimize aykırı olduğu için kanunlarımız, örf ve âdetlerimizle çatıştı ve bu çatışmadan mevcut yıkıntı doğru. İnandığımız değerlerle uyguladığımız değerlerin zıddiyeti, içinde bulunduğumuz ANARŞİ’ (Fetret) nin sebebidir.

Tanzimat'ın Liberalizm modası ne kadar bize yararlı olmadı ise, bugünün (…..) özentisi de ondan fazla zararlı olacaktır, O devrin, Rousseau'cuları yirmi milyon kilometre karelik vatandan bugüne, yirmi birde bir’ini bırakabildi. Bugünün (……….) çıları, kalanı da sıfıra erdirecektir.”

Durum açıklığa kavuşmuştur. Hastalık teşhis edilmiştir: Türkiye'de nizam çökmüştür, yeniden kurulması gerektir.”

Türkiye’nin Kaynaklarını, Türkler İçin Seferber Etmek

            Yerli bazı etnik gurupların tekeline, tahammülü olmayan Taşer; başlangıcından bugüne kadar birikmiş kazanımları, mirasyedi savrukluğu ile harcayıp, satan ve stratejik kuruluşları yabancılara devretmekte bir beis görmeyenlere, nasıl bakıyordu:

Türk ekonomisi: Türk nizamını benimsemeyen; Türkiye'nin bütünlüğüne bigâne ve Türk milletinin kalkınma çabalarına katılmak düşüncesinden uzak, bazı etnik gurupların tekelindedir.

Bu durum Türk'ün şefkat, merhamet ve himaye hududunu aşıp, Türk’ e tahakküm gibi ters bir netice doğurmaktadır. Elbette bu gayrı tabiî ve gayrı aklî hale göz yumulamaz. Kazançlar, Türkiye yatırımına yöneldiği, Türk mahsulünü değerlendirdiği ölçüde, haklı olacaktır.

Duyguda, düşüncede ve harekette millî olmaktır. Bu millîleşme, sanatı, ilmî ve ekonomi'yi Türkleştirmekle başlayacak ve devam edecektir.

Türk yurdunda oturan; sevinci, tasası aynı olaylarda, aynı şekilde tezahür eden; gönlü ve gözü, yurda bakan bütün insanları, himaye edecek; huzur ve emniyet içinde bulunduracaktır.

Türkiye’nin kaynaklarını, Türkler için seferber edecektir.”

Asırlardır millet olmuş toplumumuzu, kabilecilik çağına döndürmek isteyen ve Devlet’e adını veren Türk’ü, bir etnik grup sayarak; yeni bir toplum imal etmek isteyenlere de:

Millet, yapma bir varlık değildir. Ne kahramanlar, ne âlimler, ne sanatkârlar bir millet imal edemezler. Millet, binlerce sene içinde kanın, imanın, duyguların birleşmesi ile yoğrulmuş ve müşterek kıymet hükümleri halinde billûrlaşş; müşterek davranışlar halinde görünmekte olan; haz ve elemi beraber tadan; birbirinden haberi yokken de, birbiri gibi olan bir varlıktır.”  

Ve:“Millet, değer hükümlerinde ortak olan insanların duyduğu, bir mensubiyet şuurudur. Bu şuurun şirket mensubiyetinden farkı da aşkla, feragatle, fedakârlıkla duyulmasıdır”

  “Türk milliyetçisiyiz; Türkçüyüz. Türkçülük, Türk milletini sevmek; Türk milletinin yaşaması, yükselmesi, Türk kültürünün korunması, yükseltilmesi için hizmetinde bulunmaktır.

            Türk nedir? Mensubu olmakla övünç duyduğumuz milletin adı Türk’tür”.

Millet, özellik ve bağımsızlık taşıyan bir kültür ve bir şuurdur. Bir milletin fertleri, aynı soydan olabilirler veya olmayabilirler; aynı dili konuşabilirler veya konuşmayabilirler. Aynı siyasî coğrafyada yaşayabilirler veya yaşamayabilirler. Aynı din ve mezhebe sahip olabilir veya olmayabilirler.  Aynı devletin tebaası olabilirler veya olmayabilirler. Fakat bu halde genel olarak, onları, bir milletin çocukları yapan özel şahsiyeti olan bir kültüre ve bir millet olmanın şuuruna sahiptirler.

            Milliyetçilik, millî kültürünü ve millet olma şuurunu koruma, yaşatma arzu ve iradesidir.”

Biz, bir cihan devletinin kalıntısı üstünde, cihan hâkimlerinin evlatları olarak oturuyoruz.

        “Rüyama girdi her gece, bir fatihane zan” Diyen şair, kendini söylediği kadar, bizi de söylemiştir. Ne geri kalmış milletlerin birisi, ne de kurtuluş savaşı yapan, kavimlerin birincisiyiz. İstiklalini son elli yıl içinde bizden almış, 19 ülkenin efendisi idik. „ Diyerek cevap veriyor.

Din adına, mezhep adına, enerji kaynaklarını sömürme adına, ideolojilerini yerleştirme adına, milyonları göz kırpmadan katledip, bize “insan hakları” dersi vermeye kalkanlara da şu dersi veriyor:

Türk milletinin bir büyük özelliği de başka millet ve dinlere müsamaha göstermesidir. Onun nizamını bozmadığı, ona tahakküme kalkışmadığı sürece yabancılar, Türk'ten yalnız şefkat, merhamet ve himaye görmüşlerdir. Bu şartlara riayet edildikçe de görmeye devam edecektir.”

Gençliğe Gerekli İhtimam Gösterilmezse

Uyuşturucu ve alkol kullanımının ilköğretime kadar indiği, eğitim kalitesinin asgariye düşğü, laboratuarı ve öğretim üyesi olmayan üniversitelerin adedinin 127’yi bulduğu günümüzde, millet akıbetini bekleyen tehlikeye, dikkat çekmektedir:

Gençlik millet geleceğinin teminatıdır. Türk milleti kalkınma mücadelesini, semizleyip geviş getirmek emeliyle yapmakta değildir. Bizim için kuvvetli, haysiyetli bir devlet olmak; müreffeh bir cemiyet olmaktan, önce ve yücedir.”

Eğer gençliğe gerekli ihtimam gösterilmezse, kalkınma savaşı kazanılsa bile milletin akıbeti, tehlikeli olabilir.”

Zirvedeki dalgalanmanın, “Halk ve müessese ikiliği”nin ülkeyi, bölünme tehlikesine getireceğine dikkat çekmektedir:

Türkiye, tarihinin en kritik günlerinden birini yaşamaktadır. Tarih boyunca Türk devleti, zirvede dalgalanmalar olurken; tabandan kopmalara uğramıştır. Tanzimat çalkalanması, Akdeniz adalarını götürmüş; Birinci Meşrutiyet, Rumeli'yi yitirmiş; İkinci Meşrutiyet, imparatorluğu bitirmiştir. İster, kopmalar bu hareketten doğsun; isterse bu koparmayı tasarlayanlar; hareketlerle bizi meşgul etmeyi kursun; neticede devlet bölünmüştür.”

Neden bu hale düştük? Türk gibi, dünyaya nizam veren bir millet; bu Fetret'e, bu anarşiye, nasıl yuvarlandı. Bunu tahlil etmekten ziyade, bu yolun bizi götüreceği yerin korkusu gözümüzü açmalıdır. Türk Milleti kendini, dünyaya nizam vermek için yaratılmış, bir kavim olarak kabul etmiş; bu inançla da cihan hâkimiyetleri kurmuş


Türk Yurdu Haziran 2008
Türk Yurdu Haziran 2008
Haziran 2008 - Yıl 97 - Sayı 250

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele