KÜRESEL KAPİTALİZMİN GÖLGESİNDE MİLLET VE MÜSLÜMAN OLMAK!

Mayıs 2008 - Yıl 97 - Sayı 249

 

            Her canlı davranışının arka planında, ilgili davranışa yol açan bir takım bilgi ya da bilgi bileşenleri vardır. İnsan dışı canlılar, hayatlarını tamamen biyolojik ve genetik yapılarının onlara yüklediği zorunlu davranışlarla yaşarlar. Bu canlı türleri, gerekli hayat şartları ve ortamı bulunmak kaydıyla nerede, nasıl ve ne zaman hareket etmeleri gerektiğini, herhangi bir yerden öğrenmeye gerek kalmaksızın kendiliklerinden bilirler. Bunların sahip olduğu içgüdü ve doğal refleksler, onların bütün davranışlarının yegâne yönlendiricisidir. Bu anlamda, insan dışındaki her canlı, sadece “kendi türü” olmaya veya türünün “aynısı” kalmaya mecburdur.      

            İnsanlar ise hayatlarını, doğuştan getirdikleri içgüdüsel ve biyolojik temelli özellikleri (doğal bilgiler) ile bireysel yetenek ve iradelerinin katkısıyla toplumsal süreçlere bağlı olarak sonradan öğrendikleri davranışları (kültürel bilgiler ve değerler) aracılığıyla tanzim ederler. İnsan topluluklarının, sonradan öğrendikleri bilgi ve değerlerin başında, ilk insan ve peygamber Hz. Âdem’den (“Allah, Âdem’e bütün isimleri öğretti”; Bakara, 31) son peygamber Hz. Muhammed’e (“Rabbinin sözü, doğruluk ve adalet bakımından tamamlanmıştır”; En’âm. 115) kadar ki sürede tamamlanan “vahiy” bilgisi gelmektedir. Bundan başka, insanlığın yeryüzünde var olmaya başladığı zamandan şimdiki zamana kadar geçen sürede, çok sayıdaki toplum ve medeniyetler tarafından üretilmiş olan nitelikli kültürel bilgiler ve değerler arasında, bilimi (bilimsel bilgi üretimini), sosyal tecrübeyi (örf ve adetleri), felsefeyi, sanatı, inanç ve ahlâk düzenini ve her düzeydeki teknik bilgileri saymak mümkündür. Ayrıca, her çağ ve dönemde, her türlü topluluk ya da toplum, yaşadıkları hayatın şekillenmesinde, mitoloji, falcılık, büyücülük, batıl inançlar, hurafeler, popüler bilgiler şeklinde niteliksiz bilgileri de kullana gelmişlerdir. Yine, her çağ ve dönemde, insan toplulukları kısmen nitelikli bilgiler ile kısmen de niteliksiz bilgilerin farklı bileşimlerini kullanmak suretiyle kendi medeniyet ve kültür hayatlarını inşa etmişlerdir. Bu bağlamda, insan topluluklarının yeryüzünde gözükmeye başladıkları zamandan şimdiki zamana kadar, başta tabiat ve fiziki çevreye uyum sağlama hedefi olmak üzere, her türlü insani ve sosyal faaliyetleri gerçekleştirmek maksadıyla tasarlanan davranış ve hareketlerin arka planında bu bilgi türlerinin farklı bileşimleri vardır. Buna göre, toplumlar ya nitelikli bilgiler ağırlıklı olduğu bir hayat yaşayarak yüksek bir medeniyet ve kültür yaratmışlar; yahut ta niteliksiz bilgilerin ağırlıklı olduğu bir hayat yaşayarak sefil  ve zebun bir hayat sürdürmüşlerdir.

            İnsanlar, başta tabiat olmak üzere, her türlü beşeri ve sosyal ilişkilerini, eğitim ve çeşitli iletişim süreçleri yoluyla öğrendikleri bilgi ve tarihsel süreç ve toplumsal tecrübeye bağlı olarak kazanmış oldukları “değerler sistemi” aracılığıyla gerçekleştirirler. Bu bağlamda, insan topluluklarının, kendi türlerine özgü alet ve eşya yapma, çeşitli üretim faaliyetlerinde bulunma, tabiatla mücadele şeklindeki teknik ve ekonomik uğraşlarının; mülkiyet ilişkileri ve gelirin paylaşımı ile çeşitli düşünce akımları ve yolları gibi siyasi faaliyetlerinin; aile ve dinî hayat ile devlet, eğitim, yönetim ve organizasyon faaliyetleri gibi sosyal kurumlarının; örf ve adetler, inanç ve ahlâk düzeni ile hukuk kuralları gibi sosyal normlarının ve diğer bütün insani eylemlerinin arkasında, sahip oldukları bilgi bileşenleri ve değerler sistemi bulunmaktadır. Bütün bu beşeri ve sosyal eylemlerin gerçekleştirilmesinde aslî rol oynayan bilgi bileşenleri ve değerler sisteminin oluşumu ise büyük ölçüde, nitelikli ve niteliksiz bilgi kaynaklarının farklı bileşimlerinden meydana gelmektedir. Buna göre, insan ve toplum davranışlarına istikamet veren bilgi bileşenleri, nitelikli bilgi kaynakları (bilimsel bilgi, teknik ve yararlı gündelik bilgi) ile çok sayıdaki niteliksiz bilgi birikiminden (popüler bilgi, magazin bilgisi gibi hiçbir rasyonel tarafı olmayan genel malumat) meydana gelmektedir. Değerler sistemi ise başta “vahiy” olmak üzere, felsefe, sanat, ahlâk, örf ve adetler, hukuk gibi nitelikli bilgi kaynakları ile mitoloji, batıl inançlar, hurafe, falcılık, astroloji gibi niteliksiz bilgilerden meydana gelen bir bilgi topluluğudur.

            İnsan ve toplumların, gerçekte ne yapıp eylediklerinin ve nasıl bir hayat yaşadıklarının ve hatta yaşayacak olacaklarının asıl müsebbibi,  onların eylem ve hareketlerinin arkasında reel olarak var olan bilgi bileşenleri ve değerler sistemiyle ilintili bir olaydır. Buna göre, toplumlar, her çağ ve dönemde, insani eylem ve hareketlerini ağırlıklı bir şekilde nitelikli bilgi kaynaklarından beslenen bilgi bileşenleri ve değerler sistemine dayandırmışlar ise yüksek bir medeniyet ve kültür sistemi yaratmışlardır. Buna karşılık, toplumların eylem ve davranışlarında, nitelikli bilgi kaynaklarının payının az olduğu, ama niteliksiz bilgilerin fazla yer aldığı zamanlarda ise zayıf bir medeniyet ve kültür sistemine mahkûm olmuşlardır. Bu bağlamda, insanların ve toplumların nasıl bir hayat yaşayacağının en büyük ve etkili belirleyicisi, onların hayatlarına fiilen katılan topyekûn bilgi   (bilgi bileşenleri + değerler sistemi) sistemidir.     

Sanayileşme öncesi çağ ve dönemlerde, medeniyetler ve kültürler arasındaki karşılıklı etkileşimin varlığına rağmen, hemen hemen her topluluğun temel eylem ve hareket tarzları, yüksek olsun – düşük olsun, güçlü olsun – zayıf olsun, büyük ölçüde kendi bilgi bileşenlerine ve değerler sistemine göre şekillenmekteydi. Ancak, 18. yy. dan itibaren geçen yıllar boyunca iletişim süreçlerindeki yaygın ve ileri teknoloji sayesinde Batı medeniyetinin pozitivist ve modernist bilgi sistemleri ile görünüşte seküler  olup, gerçekte Yahudi – Hıristiyan inanç sisteminin önemli motiflerini taşıyan Batılı değerler, dünyanın diğer topluluklarının hayat biçimi üzerinde çeşitli eğitim ve iletişim süreçleri aracılığıyla yaygın bir şekilde etkili olmaya başladı. Sanayileşme ve modernleşme öncesi çağlarında, bilgi sistemleri arasında meydana gelmekte olan karşılıklı etkileşim, bundan sonraki dönemlerde, Batıdan, bütün Batı dışı dünyaya, neredeyse tek yanlı bilgi ve değer akışı şeklinde gerçekleşmeye başladı. Bu durumda, hiç şüphesiz medeniyetler ve kültürler arasındaki karşılıklı etkileşimin çekiciliğinin de bir payı olmakla birlikte; bunda, başka toplulukları ve yerleri bir defaya mahsus yağma ve talan etme şeklindeki klasik sömürünün, Batılı pozitivist–modernist güçler tarafından sistematik ve sürekli sömürgecilik tarzında bir hayat biçimine dönüştürülmüş olmasının payı daha fazladır.

            İnsan olmanın, diğer canlı türlerine göre en önemli farklılığı, biyolojik ve genetik kökenli davranışların üzerinde, “öğrenme” ve “bilgilenme” süreçlerine bağlı olarak daha fazla davranış ve harekat alternatiflerine sahip olma imkanıdır. Bu çerçevede, özelde insanların, genelde toplumların davranış ve hareketlerini, o insan ya da toplumun bireysel ya da toplumsal hafızalarındaki sonradan öğrenmiş oldukları bilgi sistemleri şekillendirmektedir. Bu durumda, herhangi bir insan ya da toplumun davranış ve hareketlerini tayin eden “bilgi birikimleri” ve “değerleri”,  yeterince denetlenebilir ve onlara müdahale edilebilirse, her şeye rağmen önceden tahmin edilmeyen bir takım şaşırtıcı hareketler istisna olmak üzere, o insan ya da toplumun hangi yönde davranacağı ya da hareket edeceği de büyük ölçüde kontrol edilmiş olur. Bu bakımdan, güçlü ve egemen toplumlar (bunlar, zengin ve güçlü toplumlar ile her ülkedeki egemen yönetici sınıf olabilir), yalnızca kendilerinin değil, aynı titizlik ve duyarlılıkla diğer toplumların ve yönetilenlerin bilgilenme ve öğrenme faaliyetleriyle ve her türlü enformasyon süreçleriyle yakından ilgilenirler. Çünkü bir kimse kendi istediğini yapıyor ve seçiyor olduğunu zannettiği zaman bile, kimin bilgi ve enformasyonuna sahip ise büyük bir ihtimalle onun istediğini yapıyor ve seçiyor demektir. Dolayısıyla, çok eski zamanlardan bu yana (ancak şimdiki zamanlarda çok daha fazladır), güçlü ve egemen toplumlar, diğer “zayıf ve bağımlı” toplulukların davranışlarını çeşitli bilgi ve enformasyon süreçleriyle etkileme ve yönlendirme çabalarına sürekli olarak başvurmuşlardır. Aslına bakılırsa, bu şekildeki eylem ve davranışları etkileme ve yönlendirme çabalarına psikolojik savaş denilmektedir. Bu bağlamda, fiziki ve ekonomik mahiyetli savaşlar, insan ve yığınların can ve mal varlıklarına kastederken psikolojik savaşlar, insanların veya yığınların bilgi ve değerleri üzerinden algılama süreçlerine tesir ederek onların zihin ve hafızalarını ele geçirme operasyonuna dönüşmektedir.

            Sanayileşme ve sömürgeleştirme çağından itibaren Batılı güçler, diğer toplumların sadece ekonomilerini ve yönetim sistemlerini kontrol etmekle yetinmeyip, aynı zamanda kendilerini merkeze alan bilgi sistemlerini (bilgi bileşenleri+değerler sistemi) de onlara aktararak, Batı dışı toplumların kültürlerini, dillerini ve hatta dinlerini bile etkileri altına almaya başladılar. Batı medeniyetinin en etkili “silahı” olan bilgi sistemleri, Batı dışı toplumların kendi inanç ve ahlâk düzenlerine olan güvenlerini sarsarak kendi köklerine olan bağlılık duygularını azalttı. Batı dışı toplumlarda, biri Batılı diğeri yerli olmak üzere adeta ikili bilgi sistemi mevcuttur. Yaşanılan hayatın her alanı, bu ikili dünya görüşleri ile bilgi sistemlerinin birbirleriyle çekişmesi ve çatışması hâlindedir. Meselâ, ülkemizde uzun bir süredir milletimize dayatılan “pozitivist”, “çıkarcı”, “ben merkezli”, “bencil”, “maddeci”, “makyavelist”(amaca ulaşmak için her yol mubahtır zihniyeti), “fırsatçı” bir evren tasavvuruna sahip olan egemen ve baskın Batılı bilgi sistemi küresel kapitalizmin imkan ve araçlarını etkin bir şekilde kullanmak suretiyle yeryüzünün en “paylaşımcı”, “kolektif”, “dayanışmacı”, “biz merkezli”, “maneviyatçı”, “ahde vefa”, “emanete sadakat”  ve “kanaatkârlık” gibi değerlere yaslanan Türk – İslam bilgi sistemini ifsat etmiştir. Şu sıralarda, Türk toplumsal yapısı son derece kırılgan istikrarsız bir dönem geçirmektedir. Aslına bakılırsa, hayatın her alanında yaşanılan çelişki ve dengesizliklerin hepsinin arkasında “baskın Batılı bilgi sistemlerinin”, “edilgen yerli bilgi sistemleri” üzerindeki tahakkümü bulunmaktadır. Bu anlamda, başta ülkemizin yönetici sınıfı olmak üzere, eğitim ve öğrenim süreçlerinin başında bulunanlar, iş ve medya çevreleri, liberal ve aydın lobisi, görünüşte yerli, ulusalcı ve ülke çıkarlarını savunuyor gibi gözükseler de gerçekte Batılıların ülkemiz üzerindeki “vizyon” ve “misyon”larına uygun davranışta bulunma şeklinde çelişki içerisindedirler. Bu gruba, 28 Şubat sürecinden itibaren dinî motifleri kullanan bazı siyasi gruplar ile dinî cemaatler de katılmıştır. Hatta batıcı bürokratik yönetim ile ciddi sorunları bulunan bazı dini cemaat ve tarikat oluşumlarının yönlendirmesi karşısında etkilenen halkın önemli bir kısmı da, sahip oldukları “değerleri” ile gerçekte bu bağlamda gerçekleştirdikleri “eylemleri” arasında çok büyük bir tutarsızlık ve çelişki yaşamaktadır. Bu bağlamda pozitivist ve Batıcı eğitim süreçlerinin tezgâhından geçmiş olan “okumuşların”, her şeye rağmen “değerleri” ve söylemleri, her ne kadar, yerli, millî, ulusal, dinî ve insani tonlar taşısa da içinde bulundukları fiili davranışlar ve “eylemler” büyük ölçüde seküler görünümlü gerçekte özünü Yahudi-Hıristiyan değerlerinin şekillendirdiği liberal – kapitalist ve bilimum Batıcı tavırların etkisi altındadır. Uzun bir süredir, güçlü ve egemen Batılı değerler ve onların uzantısı olan hayat biçiminin egemenliği karşısında “Batılı bileği bükemeyen” Doğulu ve Batı dışı âlem, görünüşte kendi yerli değerlerine ve simgelerine sahip çıkıyormuş gibi yapsa da gerçekte Batılı yaşam biçimine göre hayatlarını tanzim etmekle onların “ellerini” bol bol öpmektedirler.

            Kendi yerli ve geleneksel davranış ve eylemleriyle kamusal alana giremeyen ya da tutunamayan dini motifleri sıklıkla kullanan siyasi hareketler ile bir kısım dinî cemaatler, kendilerinin kamusal alanda rahat bırakılmasını teminat altına almak amacıyla ABD ya da AB eksenli Batılı güç merkezleriyle çok ciddi düzeyde “işbirliği” ve “diyaloglar” geliştirme ihtiyacına yöneldiler. Bir zamanların Batı karşıtı siyasi hareketleri ile bir kısım dinî cemaatlerin, küresel kapitalizmin siyasi, ekonomik ve hatta dinî merkezleriyle olan yakın “işbirlikleri” ve “diyalogları”, Batıcı yerli kamusal otoriteler ile Batıcı yarı resmi güç odakları (meselâ, TÜSİAD ve medyası gibi) karşısında kendilerine tutunma ve hatta bağışıklık kazanma imkânı kazandırdı. Ortada, artık örtülü bir ittifak söz konusudur: Batının siyasi, ekonomik ve kültürel otoriteleri, namı diğer küresel güçler, yerli dinî siyaset ve hareketleri koruyup kollayacak; ancak, yerli dinî siyaset ve hareketler de geleneklerinde ve geçmiş zamanlarında olduğu gibi, Batılı güçler ile ilgili olumsuz söylem ve iddialarını geri çekecekler, hatta İslâmi anlayış ve ya


Türk Yurdu Mayıs 2008
Türk Yurdu Mayıs 2008
Mayıs 2008 - Yıl 97 - Sayı 249

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele