YÜREĞİNE YENİK DÜŞEN BOZKURT

Mayıs 2008 - Yıl 97 - Sayı 249

        Orijinal eklentiyi indirAyvaz Ağabey uçmağa vardı. Bugün 21 Nisan. Son durağında üstüne son örtüsünü örttük, birer avuç toprağa sevgimizi katarak. Hüvelbâki. Rahmet ummanına gark olsun.

        Büyük bir dağ 19 Nisan günü göçtü, 20 Nisan Kutlu Doğum’un yıldönümü. Çok garip: Âlemlere rahmet Peygamber Efendimizin dünyayı teşriflerini ifadelendirmek üzere yerleşmiş terim ‘Mevlit’ yerine, yerine değil de onunla birlikte kullanılmak üzere ‘Kutlu Doğum’ terimi etrafında, bugün artık gelenekleşen kutlama haftasının* fikir babasının ve Süleyman Hayri Bolay hocamızla birlikte kurucusunun Ayvaz Gökdemir olduğunu kaç kişi bilir?

        Bilenler için, bu tevafuk galiba bir ölümün aynı zamanda ‘kutlu bir doğum’ olduğuna da bir delil sayılır. Ve ancak ona yakışan bir cömertlik Ayvaz Ağabey’e sunulan. Bize bir ihtar olarak ibret almamızı tekrar eden o Mevla ‘eylerse ne güzel eyler’.

        Ya o vedalaşma? Yorulacağını düşünerek, kendisini evden alıp Türk Ocakları Kurultayına götürmeyen dostlarına son bir defa kavuşmak ve veda etmek için Sevgi Ablaya ve haneye Eyvallah! la veda edip Kurultaya varınca da ‘Siz beni kendi başıma gelemez sandınız değil mi?’ zarif sitemiyle şakalaşan Ayvaz Ağabeyin, bir ömrü verdiği Türklük davasının kalbgâhı Türk Ocaklarında ve dostlarının kollarında can teslim etmesi de bir başka tevafuk değil mi? Dostlarından biri imrenmeyle dedi ki: İnsan öleceğini bilse de galiba Türk Ocağı Kurultayı’na gitmek isterdi. Bunu da o Kerem Sahibi’nin bir ödülü olarak saymamak mümkün mü?

        Şimdi o Hakka yürüdüğü için,artık nefsanî bir yanı kalmamıştır ve bizim için sadece bir şahadet meselesidir, bu itibarla açık net ve altını çizerek bilmeyenlere, hele hele o gösterişçi Müslümanlara haykırmak zamanıdır ki Ayvaz Gökdemir birtakım din tacirlerinin ulaşamayacağı seviyede bir mümin idi. Bu bahiste fazla söze gerek yok. Bu iki cümlelik tespiti de bize bir şahadet vazifesi yükleyen ‘Merhumu nasıl bilirdiniz?’ sualinin cevabı olarak kaydettim. Çünkü tam kırk yıldır Ayvaz Ağabeyi tanıyan ve otuz üç yıldır da o büyük insanın yakınında bulunanlardanım.

        Biz, yani insanlar, hayatı, olayları ve insanları kendimize göre tarif ederiz. Şimdi biraz, benim bulunduğum yerden bakıldığında Ayvaz Gökdemir’de görünenlere göz gezdirelim.

        Geçtiğimiz Öğretmenler Gününde (24 Kasım 2007),uzun ve çileli geçen son hastalığının nekahetinde onu yeniden dostlarıyla buluşturarak,son beş ayını çok daha mutlu geçirmesine vesile olan Nuri Ağabey,ona Eğitime Dair konuşma görevi vermiş. İstiyor ki moral bulsun, canlansın, yeniden başlamanın zor olmadığını görsün. Hastane odalarından ve bitmek bilmeyen tedavilerden bunalmış, yorulmuş bir cemiyet adamını seveceği ve can bulacağı bir göreve zorluyor. Bizim Genel Başkan Ağabeyimiz görev vermeyi ve bunun çapraz ilişkilerini hesap ederek tedbirler almayı sever. Bana da dedi ki: ‘Aman yanında ol ve onu yormayın; yorulduğu yerde sen devralır tamamlarsın.

        O gün, Ayvaz Ağabeyi orada bulunanlara takdim ederken söylediklerim, benim tarafımdan bakıldığında gördüklerimdir: Ayvaz Gökdemir, evvela benim hocamdır, sonra Genel Müdürümdür, meslekte ve fikirde üstadımdır, Bakanımdır ve en önemlisi ağabeyimdir.

        Ayvaz Gökdemir’in dershanedeki hocalığı çok uzun süreli olmamıştır ama o çoğu zaman Ayvaz Hoca olarak anılır. Hocalık, birilerine öğrettiklerinizle alâkalıdır ve bu açıdan hayatın bütün alanları birer dersliktir, öğrenmek isteyenler de birilerinden mutlaka bir şeyler öğrenirler. Fiilen sınıfta dersini almamış olsam da o benim hocamdı. İşte size ondan öğrendiğim vecize değerinde olan bir söz: ‘Herkes bildiğinin öğretmenidir.’ Bu üç kelimenin üzerine bir meslek veya hayat felsefesini yerleştirebilir; şerh ve izah eylemek için makale veya kitap yazabilirsiniz. Bir de yöntem ve ilmî disiplinle ilgili bir sözünü nakledeyim: ‘Lügatle (yani kelimelerin anlamlarıyla) oyun oynanmaz. Elimin altında daima güvenir bir sözlük bulundurur ve ona bakmaktan üşenmem.

        Hocalık hakkı birinin sizde bıraktığı izler ise o muhteşem başğı ile bir insan olarak bana hep temel bir insani zaafı önleyen bir ihtarı hatırlatan ‘Erken Kifâyet Duygusu’ mesleki veya fikri hayatımda hâlâ izini koruyor. O küçücük Ocak dergimizde bu denemeyi yazdığında sadece yirmi yedi yaşında bir öğretmen olduğunu da buraya kaydetmeliyim. Daha sonraları Ocak dergisi de serpilip geliştiğinde yazdığı ‘Eğitime Dair’ incelemesi de millî eğitim nazariyatı bakımından klasik sayılabilecek bir makaledir.

        Son konferansının takdiminde söylediğim ve yukarıya kaydettiğim cümleden sonra, içinde zikrettiğim bu iki yazıda geçen kısa tanıtıcı sözler söyledim ve sözümü ‘Biliyorum ki sizler için de benim için de bütün bu vasıflardan daha önemlisi Ayvaz Gökdemir bizim ağabeyimizdir.’ Dedim ve kürsüye davet ettim. O gün, Başkanımızın talimatına uygun olarak, yorulursa diye onun yanına oturdum. Başkan ağabeyimizin korktuğu olmadı. Cebinden çıkardığı, çoğu istatistik hususlar not edilmişğıtlara da bakarak, yeni ve istifade edeceğimiz bilgiler verdi. Toplum önündeki son konuşması idi ve gene konuşan Ayvaz Hoca idi.

  • Nuri Aabey’in mayası tutmuştu. O günden sonra fırsat buldukça Genel Merkezdeki Ocakbaşı Sohbetlerine katıldı; arada katkılarda bulundu, sorular sordu. Konuşma bitince, merdivenleri dinlenerek çıkıp, her dinlenmede binaya asansör yaptırmayan yöneticileri şakalara boğarak Genel Başkanın odasında sohbetlerin mihveri oldu. Yorulsa da artık kalkalım mı?’ diyenlere az daha oturun diyordu. Onu Türk Ocağına sevgili Hülya getiriyor, akşam da eve ben bırakıyordum. Doğrusu, temelinde benim hayatımdaki ağır hayat kavgası olan bir sebeple son yıllarda onu ihmal ettiğimi biliyordum. Hayat bizi bir şekilde savurduğunda galiba sanıldığından daha fazla sersemliyoruz. Bu son beş aydaki beraberliklerimiz bir anlamda telafi yerine geçti ve benim için de gerçekten büyük mutluluk oldu. Sıkışık trafik sebebiyle yolda ve hatta evinin önünde arabanın içinde veya giriş kapısında uzayan sohbetlerimiz oldu.

        Onu Türk Ocağında mutlu eden tabiî ki Türk Milliyetçisi olması ve yoldaşlarını birer kardeş olmanın da ötesinde ‘dost’ bilmesi idi. Sevgi hayatın özü, temelidir. O bir sevgi adamı idi de. Milliyetçiliğin temeli milletini sevmek demek değil mi? Uzun uzun anlatmama gerek var mı? Ayvaz Gökdemir, sadece sözle, siyaset sahnesinde nutukla değil, duruşuyla da milliyetçiliği yaşamış, yaşatmıştır. Onu dinleyenler veya okuyanlar bilirler, Türk Milliyetçiliğine nazari katkılarda bulunabilecek derecede ilmî derinliği olan bir milliyetçi idi. Türk Kimliği (Ecdad, Kervan) kitabı gerçekten de milliyetçiliğin ve vatanperverliğin bir manifestosu gibidir.

        Türkçülük, Türk Milliyetçilerinin özel adıdır. Ümmet veya imparatorluk tebaası statüsünden millet yapısına geçerken aldığımız bu ad, pek tabiî olarak mitolojik devirlerden bize bir armağan getirmişti: Bozkurt. Belirgin olarak Ergenekon’dan çıkış’ta ‘yol gösterici’ olarak resmedilmiş haliyle, Bir kurtuluş, yeniden doğuş ve yiğitlik sembolü olarak hatırlanır bozkurt. O yüzdendir ki, millî mücadelemiz ‘İkinci Ergenekon’(Y.Kadri) olarak değerlendirildiği gibi yabancı bir yazar da Atatürk hakkında yazdığı kitaba ‘Bozkurt’(H.C.Armstrong) adını vermiştir. Bu simgesel değerinden dolayı her Türkçü kendini bozkurt olarak sıfatlandırmaktan hoşlanır. Bu sıfat, gözlerinde çakmak çakmak bir yiğitlik dolaşan Türkçü Ayvaz Gökdemir’e yakışğı kadar, tanıdığım hiç kimseye yakışmamıştır. O kocaman yüreği nice fırtınalarla boğuşmuş, yorgun düşş, erimiş ve koca kurdu taşıyamaz olmuştur. Genç sayılacak bir yaşta irtihalinin sebebi budur: Bozkurt, yüreğine yenik düşştür.

        Benden taraftan bakılınca görünen Ayvaz Gökdemir’i tanımaya devam edelim: O benim Genel Müdürümdür.

        Her insanın hayatında, kariyerinin doruk yaptığı bir yer vardır. Sonraları makam ve mansıp bakımından daha yükseklerde de bulunsa o ‘doruk’ pek aşılamaz. Ayvaz Ağabey için de MEB Öğretmen Okulları Genel Müdürlüğü döneminde yaptıkları, onun bu millete hizmetlerinin zirvesidir. Kısaca kayda geçirdiğim diğer hususlar gibi o kısa hizmet devri de kitaplık çapta inceleme bekleyen bir alandır. Şu kadarını söyleyeyim ki bu ülkeye ait sorunların (onun dilinde ‘buhran’) temelinde eğitimin bulunduğunu ve iyi bir eğitimi ancak iyi öğretmenle gerçekleştirebileceğimizi; iyi bir öğretmenin de eğitimin yenileyici (yani çağdaş bilim teknik ve metotları bilen ve öğretebilen) ve muhafazakâr (yani kendi millî kültürüne ait değerleri bilen ve yeni nesillerde davranış haline getirebilen) fonksiyonlarını kavramış bir meslekî kazanımda bulunması gerektiğini nazari olarak bilen bir eğitimcinin icraatlarıdır onun genel müdürlüğünde yapılanlar. Kendi tabiriyle ‘arı kovanına çomak sokmuş’ ve millî eğitimde yuvalanmış olan solcu-komünist yapılanmaları bozan alışılmamış icraatlar gerçekleştirmiştir. Bu yüzden üzerine yapışıp kalan komando sıfatı ideolojik hasım gibi davranan basın tarafından kendisine takılmıştır. O,bundan da çok fazla bir rahatsızlık duymamıştır. Aslında, milliyetçiler indinde kelimenin anlamı tamı tamına bozkurt demektir. Yaptıklarının temelinde ‘öğretmen yetiştirme politikasını değiştirmek’ ve yetiştirdiği millî değerleri tevarüs edebilecek öğretmenlerle eğitime gerçekten millî bir vasıf kazandırmakşüncesi vardı. Muvaffak oldu.

                         Örgün eğitim içinde yer almayan Türk Musikisinin öğretilmesi için ilk defa kurulmasını sağladığı Türk Musikisi Devlet Konservatuarı (İTÜ),  genel müdürlüğünde gerçekleştirdiği çok önemli bir millî kültür hizmetidir. Bugün birçok üniversitede benzerleri kurulmuş, millî musikimiz mektepli elemanlara kavuşmuştur. Ve biz genç öğretmenler o genç genel müdürün kadrolarıydık.

        Doğudaki dört yıllık ilk görevimden Bursa/Mustafakemalpaşa’ya geleli daha bir yıl bile olmadan beni Ankara Eğitim Enstitüsü’ne tayin etti Ayvaz Ağabey. Ve o zamana kadar sadece yazılarından ve müşterek dostlarımızın anlattıklarından tanıdığım Ayvaz Ağabeyle tanıştım. Ankara’ya gelir gelmez Cezmi Ağabey de Ülkü-Bir’de görevlendirilmemi sağlamış, benim gibi taşradan getirdiği diğer arkadaşlarla bizi çalıştırıp duruyordu. Bir panel veya açık oturum tertiplenmişti. O zamanın büyük derdi anarşi üzerine.

                       Konuş


Türk Yurdu Mayıs 2008
Türk Yurdu Mayıs 2008
Mayıs 2008 - Yıl 97 - Sayı 249

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele