YUNANİSTAN’IN “PONTUS SOYKIRIMI” İDDİALARI ÜZERİNE DÜŞÜNCELER

Nisan 2008 - Yıl 97 - Sayı 248

 

 

Yunanistan parlamentosu 1994 yılında, konusu “19 Mayıs: Pontus Helenizm’inin Soykırımını Anma Günü” olan bir yasayı kabul ve ilân ederek yürürlüğe koydu.[1] Aslında, geçmişi 1990’ların çok öncesine dayanan bu yapay konu, Atina yönetiminin aldığı bu “yasal” tavırla yeni bir boyut kazandı; böylece 1990’lar öncesinde sadece “Pontus’çu” Rum-Yunan sivil toplum kuruluşlarının bazı folklorik etkinlikleriyle sınırlı kalan bu konu, 1994’ten itibaren Yunan devletinin “resmî” gündemine alınmış oluyordu.

             Bundan sonra, yani 1994’te uygulamaya konan bu yasayla birlikte “Pontus’çu hareketler” daha önceki dönemlere nazaran daha fazla hız kazandı. İşin rengi de değişerek “kültürel-folklorik-nostaljik anma toplantı ve törenlerinin” ötesine geçti. Böylelikle konunun yeni adı “Pontus soykırımı” oluverdi. Bu yasal düzenleme ve “1916–1923” yıllarını kapsayacak şekilde ileri sürülen “Pontus soykırımı” iddiaları 2007 Mayısından beri Yunanistan Dışişleri Bakanlığı’nın örgünağ/internet sitesinde de yer almaktadır [2].

Kısa Tarihçe

Bilindiği gibi, önce 1800’lerin ortaları ile 1900’lerin başlarında özellikle ABD’li misyonerlerin Anadolu’daki girişimleriyle filizlenen “Pontus’çuluk” hareketleri, Birinci Dünya Savaşı sırasında Rus işgaline uğrayan Trabzon ve çevresinde yoğunlaşştı. “Pontus’çu” çeteler Dünya Savaşı’nı takip eden Mütareke yılları boyunca da, hem Yunan ve İngiliz kuvvetlerinden hem de İstanbul’daki Rum Patrikhanesi’nden destek alarak, o karmaşık siyasal ortamı fırsat bilip bölgede bir “Pontus Devleti” kurma hayâl ve hevesine kapılarak, Karadeniz’de öteden beri yoğunlukta ve çoğunlukta olan yerli Müslüman Türk halkının etnik–demografik varlığını, şiddet yoluyla etnik temizlik ve nüfus eritme yani ‘ethnocide’ ve ‘democide’ uygulamalarıyla kırmaya başlamışlardı. İşte, bu gelişmeler, bölge Rumlarının baskın, talan, yol kesme, hırsızlık, tecavüz, cinayet, toplu katliam, kundakçılık gibi çeşitli şiddet eylemleri yüzünden gerçek ve ciddî bir “mesele” hâlini almışken [3], bu “mesele” Türk Kurtuluş Savaşı sonucunda ve Lozan Barış’ı çerçevesinde tam anlamıyla ‘tarihe karışştır’.         

            Böylece, Yunanistan’da Batı Trakya dışında yaşayagelen 400 bin civarındaki Müslüman-Türk nüfusun zorunlu olarak Türkiye’ye göç etmesini öngören 30 Ocak 1923 tarihli “Türk-Yunan Ahali Mübadelesi Sözleşmesi” [4] uyarınca, aynı şekilde İstanbul’dakiler hariç Anadolu ve Trakya’daki ve doğal olarak Karadeniz bölgesindeki ortalama 1.250.000’i bulan bütün Rum nüfusu da bu zorunlu mübadeleyle Yunanistan’a gitmiştir. O arada 1924 ile 1930 arasında “kimin mübadil sayılacağı kimin sayılmayacağı ve adı geçenlerin statükoları” konusunda ”etabli sorunuşeklinde baş gösteren bazı anlaşmazlıklar da 1930 anlaşmalarıyla giderilmiş ve söz konusu Lozan mübadelesi sürecine son nokta konmuş, böylece Rumların Türkiye topraklarındaki fiilî, fizikî, mülkî ve hukukî varlığı ikili ve çok taraflı belgelerle, uluslararası hukuk önünde de tamamen son bulmuştur. [5]

 

Lozan Sonrasındaki Çabalara Bir Bakış       

“Tarihî Pontus Meselesi” dışında, “konuya” günümüz itibariyle yeniden yapay, yersiz, ayrıca AB’nin komşuluk hukukuna temelden aykırı olan ve çarpık da olsa “güncel” bir boyut getiren Yunanistan’ın bu “Pontus soykırımı” iddiası, başlı başına yeni bir meseledir. Fakat bu da, Yunan parlamentosunun 1994’te icat ederek “Pontus Soykırımını Anma Günüdür” diye kabul ettiği ve bu iş için de “19 Mayıs” gününü belirleyip yasalaştırmasıyla başlayan taze bir süreç değildir. Şimdilerde hızlandırılan “Pontus’u yeniden kaşıma sürecinin” kökleri, zannedilenin çok öncesine, 70-80 yıllık bir birikime dayanmaktadır: Sadece “Pontus” konusunun değil, bütün “Küçükasya / Anadolu Helenizm’inin”(!) en az 80 yıldır dünyaca zaten bilinen ve Lozan mübâdelesiyle noktalanan âkıbetinin, şimdilerde bir “soykırım meselesi” olarak yeniden sahneye konmasında hiç şüphesiz çeşitli Rum-Yunan kurumlarının ve kuruluşlarının payı vardır;  ancak öncelikle 1920’li yıllardan başlayarak Melpo Logotheti-Merlier ve Oktavius Merlier adlı iki Helenofil/Yunansever Fransız araştırmacının gayretleriyle Atina’da faaliyet göstermeye başlayan ve 1962’de Melpo ve Oktave Merlier Vakfı’nın şemsiyesi altında resmen kurumlaşan Küçükasya Araştırmaları Merkezi de bu alanda öncü bir rol oynamıştır, hâlen de oynamaktadır. Dolayısıyla “Pontus’çuluk, Pontus soykırımı” veya “Küçükasya Helenizm’inin Soykırımı” gibi konuları günümüzde yeniden ve üstelik saldırgan bir üslûpla ele alan bu yaklaşımın temellerini 1920’li ve 1930’lu yıllarda aramak gerekmektedir. Başlangıçta Lozan mübadelesiyle Anadolu’nun çeşitli bölgelerinden Yunanistan’a göçen toplulukların bazı etnografik verilerinin yukarıda anılan Merlier ikilisi tarafından fonografik, linguistik, sinematografik ve müzikolojik yönleriyle tespiti, tasnifi ve arşivlenmesiyle [6] oluşan bu kışkırtıcı birikimden yola çıkarak hız alan yeni “Pontus’çu” yaklaşım, onlarca yıl sonra bir taraftan “Küçükasya Helenizm’inin soykırımı” bir taraftan da “Pontus soykırımı” söylemiyle sosyo-politik bir harekete dönüşş bulunmaktadır.

Güncel Gelişmelerden Bazı Örnekler [7] :  

Yunanlılar bu konuyu, karalama amaçlı moda kavramı hâline gelen “soykırım” ifadesiyle birleştirerek hem diaspora Rumları hem de Kıbrıs Rumlarıyla omuz omuza işlemekte ve Ermenilerin 1915 olaylarını saptırarak ileri sürdükleri temelsiz “Ermeni soykırımı” iddialarını taklit edip, onlara paralel, onlarla baş başa çaba harcamaktadırlar: Bu çerçevede, Yunanlılar Ermeni tezlerine destek verirken, Ermenilerden “Pontus” konusunda destek görmekte; o arada etnik ırkçı Kürtçü çevreler de aynı kulvardaki masa altlarında yer tutup, bu uyduruk “soykırım pastası”ndan kendilerinin önüne de bir “Kürt soykırımı” lokması atan olabilir ümidi içinde “Pontus’çu” Rum-Yunan odaklarıyla kongre-konferans-zirve toplantıları gibi çeşitli platformlarda işbirliği yapmaktadırlar. [8]

             İddiaların genel manzarasına bakıldığında, Osmanlının son dönemiyle birlikte, Mustafa Kemal Paşa öncülüğündeki Türk Kurtuluş Savaşı ile Lozan sürecini de bu propaganda ve karalama kampanyası kapsamına alan Yunanlılar, sonuçta ortaya 1914/1915/1916 ile 1922/1923 yıllarını içeren ortalama sekiz-on yıllık bir “soykırım tablosu” çıkarmaktadırlar. Bu siyasal yalanı dünyaya yayıp kabul ettirmek hususunda Rum-Yunan ikilisi, Türkiye ve Türklük karşıtı Ermeni cephesiyle hem mâhiyet hem de tarihlendirme açısından tam bir fikir ve işbirliği içindedir.[9] Bu bağlamda ortaklaşa ileri sürülenleri aşağı yukarı şu şekilde özetlemek mümkündür: “Ermeni soykırımı 20. yüzyılın ilk soykırımı olmuştur. Pontus Helenizm’inin soykırımı ise 20. yüzyılın ikinci soykırımıdır. Hitler’in Yahudi soykırımı Holocaust da bunlardan örnek ve cesaret alınarak yapılan bir soykırım olmuştur. Eğer bu ilk yapılanlar ört bas edilmeseydi, Yahudi soykırımı olmayabilirdi”(!). 

            İddialardaki mantığın gülünç ve spekülatif karakteri bir yana, kapsadıkları yıllar göz önüne alındığında, dönüp dolaşıp 1919–1923 arasındaki Türk İstiklâl Harbi yıllarını da içeren bir tablo ortaya konmaktadır; bunun temel amacı ise, Türk Milletini, kanı ve canı pahasına kazandığı Kurtuluş Savaşı’nı yaptığına yapacağına bin pişman etmek, o kutlu mücadeleyi ve haklı istiklâl dâvasını karalayarak, Türk’ü kendi kendine sorgulatmaktır. [10]

            İşte, son yıllarda sıkça gündeme getirilen “Türkler tarihleriyle yüzleşmelidir” söyleminin arkasında yatan gerçek niyet de budur. Dahası, Atatürk’ü  “Anadolulu Hıristiyan Halkların Kasabı” veya “Küçükasya Helenizm’inin Hitleri” [11] şeklinde nitelendirme cüretini gösteren bu çevreler ile bu doğrultuda eylem ve söylemde bulunan yerli-yabancı bütün kesimlerin asıl amacı Türk Milleti’nin birleştirici tutunum harcı olan tarih değerlerini sarsıp yıkmak, Türk Milleti’nin özgüvenini ve direncini zayıflatmak, Türkiye’nin uluslararası arenadaki saygınlığını yıpratmak, Türkleri “soykırımcı” olarak damgalayıp mahkûm ederek küçük düşürmek, mümkünse Türk insanını akla gelebilecek her bakımdan soyutlayıp yalnızlaştırmak, onu öz vatanında “marjinalleştirirken” dünyada da  “ötekileştirerek” dışlatmak ve nihayet bütün fertlerine içte-dışta dünyayı dar etmektir.

Sonuç

Bütün bu son gelişmeleri şu merkezde değerlendirmekte yarar vardır:

Yunanistan’ın ve diğer Türkiye karşıtı oluşumların giderek artan dozda, Türkiye’nin egemenlik haklarına, uluslararası hukuktan kaynak alan bağımsız ve egemen varlığına, toprak ve nüfus bütünlüğüne ve her seviyedeki millî haklarına karşı ileri sürdükleri temelsiz “soykırım iddiaları”, “iddia” olmaktan çıkarak “tehdit” niteliği kazanmaktadır. Ve bu süreç orta vadede “tehlike” boyutuna dönüşme istidadı göstermektedir.


         

 

 

[1] 8 Mart 1994 tarihli Yunanistan Cumhuriyeti Resmî [Hükümet] Gazetesi /ΕΦΗΜΕΡΙΣ ΤΗΣ ΚΥΒΕΡΝΗΣΕΩΣ ΤΗΣ ΕΛΛΗΝΙΚΗΣ ΔΗΜΟΚΡΑΤΙΑΣ- Αθήνα 8 Μαρτίου 1994 :

ΝΟΜΟΣ  ΥΠ΄ ΑΡΙΘ.2193
Η 19η Μαΐου καθιερώνεται ως ημέρα μνήμης της γενοκτονίας των Ελλήνων του Πόντου.
Ο ΠΡΟΕΔΡΟΣ ΤΗΣ ΕΛΛΗΝΙΚΗΣ ΔΗΜΟΚΡΑΤΙΑΣ
Εκδίδουμε τον ακόλουθο νόμο που ψήφισε η Βουλή:
Άρθρο 1
Ορίζεται η  19η Μαΐου
ως ημέρα μνήμης της γενοκτονίας των Ελλήνων του Πόντου.
Άρθρο 2
Ο χαρακτήρας


Türk Yurdu Nisan 2008
Türk Yurdu Nisan 2008
Nisan 2008 - Yıl 97 - Sayı 248

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele