Bir Modernleşme İdeolojisi Olarak Milliyetçiliğe Karşılaştırmalı Bir Bakış

Ocak 2015 - Yıl 104 - Sayı 329

                    Sosyal bilimler alanında üzerinde en fazla kafa yorulan kavramlardan birisi milliyetçiliktir. Özelikle 19. yüzyıldan itibaren Avrupa’da başlayan ve bütün dünyayı saran değişim ve gelişmeler millî yapıların ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Milliyetçilik düşüncesi de genel olarak moderniteyle birlikte ortaya çıkan değişimler ışığında ele alınmaktadır. Bir başka ifade ile ele alacak olursak, milliyetçilik, millî devletlerin ortaya çıkmasıyla oluşan bir olgu olarak görülmektedir. Ancak milliyetçiliğin temel esasları noktasında bir uzlaşı bulunmamaktadır.

         

        18. yüzyıl sonrasındaki gelişmeler ışığında Türk milliyetçiliğine baktığımızda ise henüz ortada bir millî devlet ve dolayısıyla milliyetçilik düşüncesinin ortaya çıkmadığını anlıyoruz. Eğer meseleyi bu çerçevede ele alacak olursak, milliyetçiliğin ithal bir düşünce olduğu ortaya çıkar. Bu da şu anlama gelir ki, milliyetçilik düşüncesi Batı’da ortaya çıkmıştır. Türkler de bunu taklit ederek, kendi millî yapılarını ve milliyetçilik anlayışını geliştirmiştir. Burada esas alınan temel anlayış ise milliyetçilik kavramının ortaya çıkmasıdır. Milliyetçiliğin kavram olarak ilk defa kullanılmaya başlandığı zaman ve zemine ilişkin olarak milliyetçilik tartışmaları yürütülmektedir. Ancak milliyetçilik kavram olarak ortaya çıkmamış olması, milliyetçilik düşüncesinin önceden var olmadığı anlamına gelmemektedir. Bugün Batı literatürü ile meseleyi ele alacak olsak bile, milliyetçilik düşüncesinin kavram olarak olmasa bile, bir duygu ve fikir yapısı itibarıyla çok daha öncesinde özellikle Türkler arasında olduğu anlaşılmaktadır. Dolayısıyla Türk milliyetçiliği düşüncesini, modernleşmeyle birlikte ortaya çıkan yeni anlayışlar esasında ele alarak değerlendiremeyiz. Ancak millî yapılar birbirine benzeşmeye başladıkça, milliyetçilik algısında da temel referansın modernleşme süreciyle ilişkilendirilmesi doğaldır.

         

        Bu yazımızda modernleşme ile yeni bir formasyona kavuşmuş olan milliyetçiliğin hem kavram hem de düşünce olarak karşılaştırmalı bir analizini yapmaya çalışacağız. Bunu yaparken de meseleyi sosyal bilimlerde ele alınan temel paradigmalar ışığında genişleteceğiz.

         

        Milliyetçilik

        Milliyetçilik kavram itibarıyla modern zamanların ürünüdür (Smith, 2013: 15). Milliyetçilik tarih sahnesine bir ideoloji olarak 18. yüzyılın sonlarında çıkmış, ama zirvesine 19. yüzyılda ulaşmıştır (Öğün, 2000: 1).

         

        18. yüzyılın sonlarında kavram olarak kullanılmaya başlanan milliyetçilik kavramının İngilizcedeki ilk kullanımı 1836 yılında, teolojik bir öğreti olarak ortaya çıkmıştır (Smith, 2013: 15). Anderson (2004: 18)’e göre, 19. yüzyıl sözlüklerinin çoğunda milliyetçilik kavramı yer almıyordu. Hocaoğlu (2003: 11)’na göre Batı literatüründe ilk defa 1798'de ve bir tek yerde zikredilen milliyetçilik (nationalism) terimi, 1830'da Guiseppo Mazzini ile birlikte yerleşmeye başlamış ve git-gide daha yoğunlukla kullanılır olmuştur.

         

        Milliyetçilik konusu üzerinde çalışma yapan araştırmacılar milliyetçilikle alakalı bir dizi kavramla karşılaşırlar. Millet, milliyet, millî karakter, millî çıkar gibi kavramlar doğrudan doğruya milliyetçilikle ilişkilendirilen kavramlardır (Çancı, 2008: 108). Kavramlarla ilgili temel problem milliyetçilik ile ilgili değildir. Bir realite olarak ele alınan “millet” kavramının tarihsel süreç içerisinde değişmesidir. Ancak milliyetçilik modernleşmeyle birlikte kullanılan bir kavram olduğu için 19. yüzyıldan itibaren üzerinde durulmaya başlanmıştır (Şahin, 2009: 10).

         

        Milliyetçilik tanımlarına baktığımızda, milliyetçilik Smith’e (2013: 20) göre, milleti kaygılarının merkezine yerleştiren ve onun iyiliğini çoğaltmaya çalışan bir ideolojidir. Erol Güngör, Kedourie’nin Milliyetçilik adlı çeviri eserine yazdığı önsözünde milliyetçiliği, kitlelerin millet olma çabalarında rehber edindikleri prensiplerin siyasi doktrin hâline gelmesi olarak tanımlamaktadır (Kedourie, 1971: VII). Kösoğlu’na (2000: 13) göre milliyetçilik, birlikte yaşamaktan, ortak inanç ve menfaatleri olmaktan, aynı coğrafya ve aynı tarihi kaderi paylaşmaktan ve benzeri ortaklıklardan doğan tabii bir mensubiyet, yakınlık ve dayanışma duygusu olarak tanımlanmaktadır. Kodaman’a (1999: 67) göre milliyetçilik, tarihi ve sosyolojik bir varlık olarak millet üzerine bina edilmiş, bir fikri sistem veya anlayıştır.

         

        Aydınlanma ve Romantizmin etkisiyle Batı’da başlayan modernleşmenin bir ürünü olarak ele alınan milliyetçilik, millet olma şuuruna erişmiş toplulukların sahip olduğu ideolojidir. Mensubiyet ve dayanışma duygusunun bir yansıması olarak değerlendirebileceğimiz milliyetçilik anlayışının Batı dünyasında ve Türk aydınları arasındaki tezahürleri farklı olmuştur. Fransız, Alman, İngiliz, Rus ve diğer milletlerin ortaya koyduğu milliyetçilik anlayışı farklıdır. Aynı şekilde Türk aydınları arasında da Türk milliyetçiliğine ilişkin bakış açılarında farklılık bulunmaktadır. Bunun temel sebebini ise “millet” kavramına yüklenilen sosyolojik anlamlarda aramak gerekir.

         

        Hem “millet” hem de “milliyetçilik”, gerçekte var olan bir bütünü değil, çoğu kez olması gerekeni “inşa” ameliyesi olarak adlandırılır (Şahin, 2009: 14). Dolayısıyla özellikle Batı’da modernleşmeyle beraber başlayan süreçte her toplumun milliyetçilik duygusu mensubu olduğu milleti tarif etmedeki farklılığa göre değişmektedir.

         

        Milliyet prensibi için müşterek bir tarif yoktur. Her millet onu kendi bünyesiyle kendi menfaatine göre tarif etmektedir. Milliyetin tek bir tarifinin yapılamamasının nedeni millete yüklenen anlamlarla ilişkilidir. Mesela Fransızlar “kültür”, Almanlar “ırk”, İsviçreliler “vatan”, Romanyalılar “dil”, Avusturyalılar “mezhep” esasına göre milliyet tarifi yapmışlardır (Danişmend, 2012: 320).

         

        Ancak Arık (2012: 297-307) millet ve milliyet tarifleri arasında toplumları tarif ederken statik ve dinamik unsurlardan bahsetmektedir. Toprak, dil, din, tarih, soy gibi unsurlar, milliyetçiliğin statik tarafını ifade etmektedir. Dinamik unsurlar ise var olan tahakkuk ettirilmek istenen birliklerden doğmaktadır. Millet yukarı da ifade edilen unsurlardan birisine sahip olmayla ilişkilendirilen bir kavram iken, milliyet yukarıda ifade edilen unsurlardan birden fazlasına sahip olunmasıyla ilişkilendirilen bir kavramdır. Arık, burada dinamik unsurlardan dolayı dünyada tek bir millet tarifi yapılabilirse de tek bir milliyetçilik tanımının yapılamayacağını iddia etmektedir. Bu açıdan ne kadar millet varsa, o kadar milliyetçilik vardır, diyebiliriz.

         

        Bütün bu tanım ve açıklamalardan sonra milliyetçiliğin bir duygu olarak tarifini yapmak gerekirse, milliyetçilik, bir millete mensubiyet duygusu olarak tarif edebiliriz.

         

        Milliyetçiliğe Kuramsal Yaklaşımlar

        Milliyetçiliğin kendisi kadar teorileri de çok yönlü ve zengin bir tarihi birikime sahiptir. Bu teoriler milliyetçilikle ilgili anlama, açıklama ve tasnif etme çabalarının yanında yüceltmeyi ve eleştirmeyi de amaçlamaktadır. Teorisyenlerin bakış açısına göre milliyetçilik önemli ve tartışılır hâle gelmektedir. Çünkü milliyetçiliği açıklama çabaları aynı zamanda tarihsel gelişmeleri de açıklamak anlamına gelmektedir (Türköne, 2012: 28).

         

        Milliyetçiliğin akademik bir konu olarak ele alınması ve daha nesnel bir bakış açısıyla incelenmesi 1920’li yılları bulmuştur (Özkırımlı, 2013: 29). Milliyetçilikle ilgili teorik çalışmalar 1970’li yıllardan itibaren yoğunlaşmaya başlamış, 1980’den sonra ise daha da artmıştır. Bu çalışmaların büyük çoğunluğu milliyetçiliğin, modernite, Fransız İhtilali ve Sanayi Devrimi’nin bir sonucu olarak ortaya çıktığı tezini savunmaktadırlar (Hocaoğlu, 2003: 11).

         

        Genellikle milliyetçilik araştırmalarında üç dönemden söz edilir: Birinci Dünya Savaşı öncesi, 1918-1945 ve 1945 sonrası (Armstrong, Akt: Özkırımlı, 2013: 31).

         

        Milliyetçiliğe ilişkin olarak ortaya sürülen paradigmalardan yola çıkarak kuramlar geliştirilmiştir. Bu paradigmaların temelinde millet kavramı bulunmaktadır. Buna göre milletler, bir yandan ne sürekli çok eski ne de yinelenen iseler ve öte yandan ne tamamen yakın tarihli ve yeni, ne de yalnızca modernliğin ürünüyseler milliyetçilerin sık sık işaret edilen ikiliğini ya da çifte doğasını kapsayacak ve haklılaştıracak şekilde paradigmalar oluşturmak gerekir. Bu paradigmalar meselenin mahiyetini hangi bakış açılarından ele alınacağı noktasında bir yol haritası çizmektedir (Smith, 2013: 87).

         

        Modernist yaklaşıma göre, “milliyetçilik milletleri yaratır, milletler milliyetçiliği değil” anlayışı vardır. Bu ortak paydanın dışında üzerinde anlaştıkları konu sayısı çok azdır. Örneğin Gellner’e göre milliyetçiliğin açıklanmasında sanayileşmeden çok bunun toplumda yarattığı değişimlere, Anderson ise kitap basımının kapitalist bir sektör hâline gelmesi ya da krallıkların çökmesinden çok dünyayı algılama biçimindeki dönüşüme önem verir (Özkırımlı, 2013: 103-105). Kuramların kategorilere dağılımını belirleyen husus, hangi paradigmalara daha çok önem verdiklerine göre değişmektedir.

         

        Milliyetçilik kuramlarının büyük çoğunluğu şu üç soruya cevap aramaktadır. Bunları şöyle ifade edebiliriz (Özkırımlı, 2013: 68):

-          Millet nedir? Milliyetçilik nedir?

-          Milletler ve milliyetçilik ne zaman doğmuştur? Milletler ne ölçüde modern oluşumlardır?

-          Farklı milliyetçilik türleri var mıdır? Varsa bunlar nelerdir?

 

        Kuramsal anlamda yapılan çalışmalarda genel olarak bu soruların cevabı verilmeye çalışılmıştır. Burada birinci temel sorun alanı olarak millet ve milliyetçilik kavramlarının ne olduğunun öne sürülmesidir. Millet ve milliyetçiliği ele alan kuramsal çalışmalarda bir uzlaşı bulunmamaktadır. Breuilly’e göre literatürde milliyetçiliğin düşünce, duygu ve siyasi hareket olarak üç şekilde ele alındığı ileri sürülmektedir. Kellas, milliyetçiliği bir ideoloji ve davranış, Kedourie’ye göre bir doktrin, Smith’e göre ideolojik hareket, Gellner’e göre bir siyasi ilke, Calhoun’a göre bir söylemdir (Özkırımlı, 2013: 71-72). Burada teorik yaklaşımlardaki farklılaşmaların sebebi millet ve milliyetçiliğin siyaset eksenli olarak ele alınmasından kaynaklanmaktadır.

         

        Milliyetçilik kuramlarının üzerinde durduğu diğer önemli soru da milliyetçiliğin ne zaman doğduğu ve nasıl oluştuğu üzerinedir. Bazı kuramcıların öncelikli olarak üzerinde durduğu konulardan birisi budur. Buna ilişkin kuramsal yaklaşımlar iki ana grupta ele alınmaktadır. Bunlar ilkçi ve modernist yaklaşımlardır. İlkçi yaklaşıma göre milletler doğal ya da eskiçağlardan beri var olan yapılar olarak ele alınmaktadır (Özkırımlı, 2013: 80). Dolayısıyla ilkçilere göre, milletler zamanın ilk başından beri vardırlar ve daha sonraki süreçlerin gelişmelerin kökeninde yatarlar (Smith, 2013: 77). İlkçi yaklaşımlar da eskilci, sosyo-biyolog ve kültürel olmak üzere üç şekilde kendini belirir. Eskilcilere göre, milletler eski çağlardan beri vardırlar ve varlıklarını aynen devam ettirmektedirler. Sosyo-biyologcu yaklaşıma göre, etnik bağlılıkların kökenini genetik özellikler belirler. Kültürel yaklaşımı ele alan ilkçilerse etnik bağlılıklarda inancı ön plana çıkarır (Özkırımlı, 2013: 91).

         

        Milliyetçiliğe yönelik Deutsch’nun 1953 ve Kedourie’nin 1960 yılındaki çalışmalarında modernist yaklaşımı görebiliriz. Bu yaklaşımın ortak paydası, milletler ve milliyetçilik modern çağa ait bir kavramdır. Bu görüşe göre milletler ve milliyetçilik kapitalizm sanayileşme, merkezi devletlerin kurulması, kentleşme, laikleşme gibi modern süreçlerle birlikte ortaya çıktığı ileri sürülmektedir (Özkırımlı, 2013: 102). Smith (2012: 72-73)’e göre modernist yaklaşımın ayırt edici bazı özellikleri bulunmaktadır. Buna göre;

  • Milliyetçilik ve milletler, sanayi kapitalizmi, bölgesel eşitsizlik ve sınıf çatışmaları gibi yeni iktisadi ve toplumsal etkenlerden doğar.
  • Milliyetçilik ve milletler modernleşmeye geçişte ortaya çıkan, modern sanayi çağının zorunlu görüngüleridir.
  • Modernizmle birlikte milletler ve milliyetçilik siyasi bir yapı hâline gelmiştir. Böylece devletleri biçimlendiren ana siyasi ideoloji olmuştur.

        Milliyetçilik kuramlarına ilişkin diğer önemli soru grubu ise farklı milliyetçilik türlerine ilişkin çalışmalardır. Bu yaklaşımı esas alan kuramcıların üzerinde uzlaşamadıkları önemli soru alanıdır. Çünkü milliyetçilik öylesine değişken ki, onu bütünüyle çözümleyecek bir kuram geliştirilemezdi. Bunun için pratik bir çözüm ortaya koyuldu ve milliyetçiliklere ilişkin tipolojiler geliştirildi. Böylece on beş-yirmi civarında milliyetçilik türü ortaya koyulmuştur (Özkırımlı, 2013: 76).

         

        Türk Milliyetçiliği

        Milliyetçilik kavramının gelişmesinde muhtelif felsefi cereyanlar kadar toplumsal birikimlerin de muazzam katkısını göz önüne almak gerekir. Örneğin, bir Aydınlanma’yı anlamadan Fransız milliyetçiliğini anlamak mümkün olmadığı gibi, Hegel’i, Kant’ı, Fichte’yi anlamadan da Alman milliyetçiliğini anlamak mümkün değildir. Ancak, Osmanlı topraklarında böyle bir gelişme vuku bulmamıştır; Osmanlı’nın ne bir aydınlanması ne de bir romantizmi ne de bir sanayi devrimi olmuştur. Bu sebeple, Osmanlı topraklarındaki milliyetçiliklerin hiçbirisi modern anlamda bir milliyetçilik olarak ortaya çıkmış değildir (Hocaoğlu, 1998: 8).

         

        Diğer taraftan Batı’daki milliyetçilik anlayışının temeli, belli sınırlar içinde, aynı dili konuşan, aynı kültürü paylaşan ve birlikte yaşama duygusuna sahip olan millet kavramına dayanıyordu. Hâlbuki çok milletli Osmanlı devletinde Batı’daki gibi tarif edilen bir millet yapısı mevcut değildi. Osmanlı devleti sınırları içerisinde farklı din, mezhep ve milliyetlerden meydana geliyordu (Sarınay, 2004: 17).

         

                    Milliyetçilik, 19. yüzyıldan sonra Osmanlı’da bir tepki hareketi olarak kendini göstermesine rağmen, Türklerin tarih sahnesinde görülmeye başladığı andan itibaren kavram olarak ifade edilmemesine rağmen şuur olarak yaşamaktadır. Bunun örneklerini Türk tarihi açısından çoğaltmak mümkündür. Gerek sözlü edebiyatımızın ana konularından olan destanların her birindeki ana konu Türk milleti ve Türk milletine bağlılığın bir ifadesi olarak milliyetçilik düşüncesidir (Şahin, 2009: 17).

         

                    Türklerde milliyetçilik düşüncesinin modern karşılığına baktığımızda Tanzimat ile başlayan ve II. Meşrutiyet ilanı ve İttihat ve Terakki’yle birlikte toplumsal hayata hâkim olan bir ideoloji hâline gelmiştir. Türköne’nin derlemesini yaptığı Milletler ve Milliyetçilikler adlı kitabında Türk milliyetçiliği başlığı altında ele aldığı düşünürlere ilişkin makaleler de milliyetçilik düşüncesine ilişkin ortak bazı hususlar bulunmaktadır. Bunlara baktığımızda ortak dil, ortak kültür, ortak tarih, ortak vatan gibi toplumunu bir arada tutan hususlara vurgu yapılmaktadır. Milliyetçilik de toplumu bir arada tutan bu ortak unsurlar üzerine inşa edilmektedir. Afgani’den, Gökalp’e, Topçu’dan, Arık’a, Kösoğlu’na kadar bazı noktalarda ayrışmalarına rağmen genel kabul milliyetçiliğin, bir mensubiyet şuuru olduğuna ilişkindir.

         

        Sonuç ve Değerlendirme

        Milliyetçilik üzerine yapılan araştırmalarda temel görüş, milliyetçiliğin modernitenin bir ürünü olarak Fransız İhtilali ve Sanayi Devrimi’ne dayandırılmasıdır. Ancak burada yapılan hata milliyetçiliğin modernite ile birlikte farklı bir formasyona kavuşmuş olmadır. Sanayi döneminden itibaren ortaya çıkan milliyetçiliklerle, öncesinde var olan milliyetçilikler arasındaki en önemli fark, sanayi dönemindeki milliyetçiliklerin, kendisini özellikle ulus-devlet olarak ortaya koyması şeklinde çıkmaktadır (Hocaoğlu, 2003: 11).

         

        Milliyetçiliğin kavram olarak 18. ve 19. yüzyılda kullanılmaya başlanması, milliyetçilik duygusunun daha önceden var olmadığı anlamına gelmemektedir. Milliyetçilik kavramına Batı düşüncesinin ortaya koyduğu şekilde ele alacak olsak bile, milliyetçiliğin mahiyetinin modern öncesi dönemde de var olduğunu ifade edebiliriz.

         

        Ancak bugün üzerinde tartışma yürütülen milliyetçilik konusunun modernleşmeyle birlikte ortaya çıktığı konusunda bir uzlaşma vardır. Bir yandan Aydınlanma ve Romantizm’in etkisi, diğer yandan da Fransız İhtilali ve Sanayi Devrimi sonrasında ortaya çıkan siyasi sonuçları itibarıyla millet gerçeği ortaya çıkmış ve bu bağlamda bir mensubiyet duygusu olarak milliyetçilik ortaya çıkmıştır.

         

        Milliyetçilik ile birlikte ifade edilen ve iç içe geçmiş kavramlar bulunmaktadır. Bunlar içerisinde özellikle millet kavramının mahiyeti milliyetçilik için önem taşımaktadır. Tarihsel süreç içerisinde her toplumun milletleşme süreci farklı şekilde işlemektedir. Dolayısıyla milliyetçiliğin ortaya çıktığı zemin de doğal olarak farklılaşmaktadır. Fransızlar kültür, Almanlar dil, Amerikalılar vatan kavramını milliyetçilikleri için temel almıştır. Çünkü Alman milletini oluşturan hissi duygu ırka dayanmaktadır. Fransızların ortak bir geçmiş, ortak bir kültür etrafında milliyetçilik duygusu gelişmiştir. Aynı şekilde Türk milliyetçiliğinin doğuşu, gelişimi ve varoluş şekli de diğer milliyetçiliklerden farklıdır.

         

        Batı dünyasında ilk defa Mazzini ile birlikte kullanılmaya başlanan milliyetçilik, Türkiye’de ise ilk defa Ziya Gökalp ile birlikte tartışılmaya başlanmıştır. Ziya Gökalp için milliyette secere aranmaz. Yalnız terbiyenin ve mefkûrenin millî olması önemlidir (Gökalp, 2012: 253). Dolayısıyla Ziya Gökalp için ele alınan milliyetçilik Fransız milliyetçiliğine yakın olarak değerlendirebileceğimiz, kültürü esas alan milliyetçilik anlayışıdır.

         

        Milliyetçilik düşüncesi nasıl Batı dünyasında farklı zeminlerde gelişmişse, Türkler arasında da Türk milliyetçiliği düşüncesi farklı düşünce adamlarının ekseninde farklı şekillerde gelişmiştir. Genel kabul gören anlayış ise Ziya Gökalp’ın ortaya koyduğu kültür milliyetçiliği anlayışıdır.

         

        Türk milliyetçiliği düşüncesine yön veren fikir adamlarına bakıldığında milliyetçilik fikrinin gelişiminde birçok önemli şahsiyetler bulunmaktadır. Bunlar içerisinde en önemlilerinden birisi kuşkusuz Cemalettin Afgani’dir. Milliyetçiliği, cinsiyet kavramıyla ilişkilendirerek açıklamaya çalışan Afgani, modernleşmeyle ortaya çıkan milliyetçilik düşüncesini Panislamizm ekseninde sürdürmeye çalışmıştır. Bu anlamda Afgani’nin Panislamizm düşüncesi mahiyeti itibarıyla modern milliyetçiliğin Osmanlı ve Türk dünyasındaki ilk önemli izlerini taşımaktadır. Afgani için her toplumun kendi dilini kullanması gerektiği noktasından hareketle bir dil birliğinin sağlanması hususuna önem vermektedir.

         

        Nurettin Topçu ise millet mefhumuna yaklaşımı diğer düşünürlerden farklıdır. Her toplumun millet anlayışında bir köken arayışı bulunmaktadır. Topçuya (2012: 281-293) göre, 1071 Malazgirt Savaşı sonrası Anadolu’da oluşan yapı üzerine milleti inşa etmektedir. Anadoluculuk olarak tarif edilen anlayışa göre, aynı din, aynı dil ve aynı tarih şuuruna sahip bir topluluğu millet olarak ele almaktadır.

         

        Sonuç itibarıyla milliyetçilik kavramını, bir millete mensubiyet duygusu olarak tanımlayabiliriz. Ancak millet ve milletleşme sürecini göz önüne aldığımızda her toplumun milliyetçilik düşüncesi farklı zeminlerde gelişmiştir. Aynı şekilde aynı toplumun mensupları içerisinde bile milliyetçilik farklı algılamalar etrafında seyretmiştir. Dolayısıyla milliyetçiliğin üzerinde uzlaşılmış bir yapısal tanımlaması yoktur. Ancak bir modernleşmenin ürünü olduğu noktasında genel bir kanaat vardır. Bir de duygu itibarıyla bir mensubiyeti ifade etmesinden dolayı genel bir tanımlama yapılabilmektedir. Ancak bu tanımlamanın içeriği toplumdan topluma değişebilmektedir.


Türk Yurdu Ocak 2015
Türk Yurdu Ocak 2015
Ocak 2015 - Yıl 104 - Sayı 329

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele