Birleşmiş Milletlerin Siyam İkizleri

Ağustos 2014 - Yıl 103 - Sayı 324

        BM tarafından azınlıklar için çok sayıda sözleşme hazırlanmıştır. Bunlardan iki tanesi ülkemiz için çok önemlidir. Bu iki sözleşme özü itibariyle aynı hükümleri ve amacı içerdiklerinden bunlara kısaca “İkiz Yasalar” ya da “İkiz Sözleşmeler” de denilmektedir.

         

        Bunların önemi esasında ülkemiz açısından içerdikleri potansiyel tehlikeden kaynaklanmaktadır. Nitekim bu Sözleşmelerin nasıl birer “hilkat garibesi” olduğunu, bu İkiz Sözleşmelerin bu makalede Bir Türkolarak bendeniz tarafından neden “Siyam İkizleri” olarak isimlendirildiğinin gerekçesi açıklanmaya çalışılacaktır.

         

        Resmiyetteki tam adları,

         

        a)     BM Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşmesi[1]

         

        b)    BM Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşmesi[2]olan bu İkiz Sözleşmeler, BM Genel Kurulunun 16 Aralık 1966 tarih ve 2200A (XXI) sayılı Kararı ile kabul edilmiş ve ülkelerin imzasına açılmıştır.

         

         

        Ülkemizin bu Sözleşmeleri imzalayıp onaylamak gibi hukuki bir zorunluluğu bulunmamaktadır. BM üyesi olan ülkeler arzu ederlerse Sözleşmelerin tamamını ya da bazı maddelerine çekince koyarak imzalayıp onaylayabilir ya da hiçbir zaman onaylamazlar.

         

        1966’dan beri İkiz Sözleşmelerin ülkemizin kendi iradesiyle imzalamadığını gören AB, yayımlamış olduğu İlerleme Raporu’na bir madde ilave ederek ülkemizin AB üyesi olabilmesi için sözkonusu Sözleşmelerin imzalanıp onaylanması şartını öne sürmüştür.[3],[4]

         

        Nitekim AB’nin bu talebi sözde AB mevzuat uyumu adına 15.08.2000 tarihinde imzalanarak yerine getirilmiştir.[5],[6]

         

        AB Komisyonu tarafından ülkemize yönelik olarak ilk kez yayımlanmış olan Katılım Ortaklığı Belgesi’nde (KOB) ise büyükelçilik tarafından imzalanmış olan İkiz Sözleşmelerin ülkemiz tarafından 2 yıllık bir orta vadede onaylanması yani TBMM tarafından onaylanarak birer kanun hâlinde yayımlanması gerektiği ifade edilmiştir.[7]

         

        Nitekim ülkemiz tarafından hazırlanan Ulusal Program’da sözkonusu İkiz Sözleşmelerin onaylanmak üzere TBMM’ye sunulacağı, ifade edilmiştir.[8]

         

        AB Komisyonu tarafından ülkemize yönelik olarak 2. kez yayımlanmış olan KOB’da, İkiz Sözleşmelerin ülkemiz tarafından onaylanması gerektiği tekrar vurgulanmıştır.[9]

         

        Nihayet İkiz Sözleşmeler, TBMM tarafından bazı maddelerine konulan beyan ve çekincelerle beraber 4867 ve 4868 sayılı Kanun ile onaylanarak Resmi Gazete’de yayımlanmıştır.[10],[11]

         

        Siyam İkizleri konusunda talepleri bir türlü bitmeyen AB, bu sefer de her türlü şart altında idam cezasının kaldırılmasını öngören Uluslararası Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi’nin İhtiyari Ek Protokolü’nün onaylanmasını talep etmiştir.[12]

         

        Nitekim ülkemiz, BM Uluslararası Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi’nin İhtiyari Ek Protokolü’nün imzalanacağı yönünde vaatte bulunmuştur.[13]

         

        Ancak bununla da yetinmeyen AB, “Türkiye’nin İkiz Sözleşmelere koyduğu çekinceler, endişeye neden olmaktadır.”diyerek söz konusu Sözleşmelere konulan çekincelerin kaldırılmasını talep etmiştir.[14], [15],[16],[17],[18],[19]

         

        Ülkemizdeki terör olaylarının AB açısından herhangi bir endişe yaratmamasına karşın İkiz Sözleşmelerin bazı maddelerine çekince konulmasının neden endişe uyandırdığı ise pek anlaşılır şey değil doğrusu!

         

        2012 yılında aynı talep şu ifadelerle tekrarlanmıştır. “Türkiye’nin azınlıklara yönelik yaklaşımı kısıtlayıcı olmaya devam etmiştir. Türkiye, azınlık hakları ile ilgili olarak BM Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi’ne ve eğitim hakkı ile ilgili olarak da BM Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi’ne koyduğu çekinceleri sürdürmekte ve bu durum endişe kaynağı olmaya devam etmektedir.”[20]

         

        AB, bu çekincelerin kaldırılmasını neden bu kadar ısrarla istemektedir? AB, İlerleme Raporları’nda aynı ısrarı nedense, “1963 Türkiye - AB Ankara Anlaşması’nın başlangıç bölümünde Türk milletinin AB ile aynı refah seviyesine ulaştırılmasına dair bir hüküm var, AB olarak ben de Türkiye’de AB’deki gibi üretimi, ihracatı, tarımı ve millî geliri artıracak ve dolayısı ile fakirliği ve işsizliği azaltacak bir proje geliştirdim, bunu derhâl kanun hâlinde hiçbir çekince koymadan kabul edip uygula” demiyor da ısrarla bu ve buna benzer anlaşma ve sözleşmelerin hiçbir çekince konulmadan Türkiye tarafından kabul edilmesi isteniyor. AB’nin İlerleme Raporlarında böyle bir proje önerisi hiç okudunuz mu?

         

         

        İkiz Sözleşmelerin Ortak Hedefi

         

        İkiz Sözleşmelerin her ikisinin de ilk ve ortak maddesi, “Bütün halklar kendi kaderlerini tayin etme hakkına sahiptirler.” şeklindedir. Diğer maddeler ise sadece süsleme maddesi yani gerçek amacı gizleme maddesidir. Amaç, bir ülkede ya mevcut azınlıklar kışkırtılarak ya da yapay azınlıklar yaratılarak bağımsız olmalarının yolunun açılması ve böylece bir devletten devletçiklerin türetilmesidir. Tıpkı Yugoslavya’nın parçalanması örneğinde olduğu gibi.

        İkiz Sözleşmeler; her türden etnik azınlığa, mezheplere, farklı toplumsal kökenlere, tarikatlara ve cemaatlere kendi statülerini özgürce tayin hakkı vermektedir. İkiz Sözleşmelerin ortak maddelerinden diğer ikisi de halkların kendi doğal zenginliklerinden serbestçe yararlanma haklarının olduğuna dair madde ile ve tabiiki ana dilde eğitimdir. Her iki Sözleşmenin sadece bazı önemli maddeleri aşağıda özetlenerek verilmiştir.

         

         

        Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi

         

        Madde 1(1): Bütün halklar kendi kaderlerini tayin hakkına sahiptir. Bu hak vasıtasıyla halklar, kendi siyasal statülerini serbestçe tayin edebilir.

         

        Ülkemizde Türk Milleti’nin haricinde kaç tane halk var sorusunun cevaplandırılması gerekir. Türkiye’de sadece bir tek Millet vardır, o da Türk Milleti değil midir? Nitekim Anayasamızın 66. maddesine göre herkes TÜRK vatandaşı değil midir? Kısacası ülkemizde çok sayıda yapay bir azınlık ve halk kavramı yaratılmaya çalışılmaktadır.

         

        Biz bir şekilde AB’li dostlarımız istedi diye Anayasamızı onların istediği şekilde değiştirirsek, bu halkların özerklik ve bağımsızlık haklarını da doğal olarak tanımış olacağız. Bu halklar, bağımsızlık talep ettiğinde, biz bir şekilde buna müdahale ettiğimizde, Irak, Suriye ve Libya’da olduğu gibi demokrasi ve insan hakları savunucusu olan AB, ABD, NATO ve BM, Ülkemize askeri müdahale, ekonomik ambargo vs. uygulamaya kalktığında ne yapacağız? Yani biz Anayasamıza Türk haricinde başka azınlıkların isimlerini ilave etmekle ve bu İkiz Sözleşmelere konulan çekinceleri kaldırmakla demokrasinin ve insan haklarının sözde koruyucusu olan Batılıların eline hak ve yetki verilme tehlikesi sözkonusu olabilmektedir!

         

        Batılı ülkeler, kendindeki etnik grupları hem gözönüne sermezler, hem onları yok sayarlar, asimile etmeye çalışırlar ve kimsenin kendi içindeki etnik gruplara karışmasını istemezler. Zaten bugüne kadar hangi Batılı bir ülkenin başka bir Batılı ülkedeki etnik grupların hakkını gözettiğini ya da o ülkenin azınlık konusunda iç işlerine karışıp eleştiri yaptığını, ambargo uyguladığını duydunuz mu?

         

        Ya da tersini düşünelim, hangi Afrika, Ortadoğu ya da Asya ülkesi, Batılı ülkelerin içişlerine ve azınlık sorunlarını kaşıyarak o ülkede huzursuzluk çıkartmaya çalışmıştır? Bunun dünyada bir tane örneği var mı? Nedense hep Batılı ülkeler, kendinden başka ülkelere yani yeraltı ve yerüstü zenginlikleri olan ülkelere demokrasi ve insan hakları götürmeye çalışmıştır. Fakat nedense hiçbir Asya, Afrika, Ortadoğu ülkesi hiçbir Batılı ülkeye demokrasi ve insan hakları getirmeye ne uğraşmıştır ne de buna yeltenmiştir. Tarihte bunun tek bir örneği yoktur.

         

        Bu da bize Batılıların, genel anlamda Doğu toplumlarına göre ne kadar sömürgeci, ırkçı, maddeci, bencil ve soykırımcı olduğunu ispatlamaz mı? Doğu’nun mistisizmi, felsefesi, duygusallığı hangi Batı ülkesinde vardır? Batılı ülkelerin pozitivizm ya da faydacılık dediği husus esasında sömürgecilik, maddecilik ve ırkçılık değil midir?

         

        Madde 1(2):Bütün halklar uluslararası hukuka ve karşılıklı menfaat ilkesine dayanan uluslararası ekonomik işbirliği yükümlülüklerine zarar vermemek koşuluyla, doğal kaynakları ve zenginlikleri üzerinde kendi yararına serbestçe tasarrufta bulunabilir. Bir halk sahip olduğu maddi kaynaklardan hiçbir koşulda yoksun bırakılamaz.

         

        İşte karşımıza Ülkemizin Güneydoğusu çıktı. Yani madem Güneydoğu’da Kürtler çoğunlukta o zaman buradaki petrolden onlar yararlanmalıdır diye bir mantık olabilir mi? O zaman Zonguldak’taki kömürden sadece o bölgenin halkı yararlanacak! Güneydoğu petrollerinden İç Anadolu yararlanamayacak. Böyle bir millî ekonomi, ülke ekonomisi olur mu?

         

        Madde 1(3):Kendini Yönetemeyen ve Vesayet altındaki Ülkelerden sorumlu olan Devletler de dâhil bu Sözleşmeye Taraf bütün Devletler, kendi kaderini tayin hakkının gerçekleştirilmesi için çaba gösterir ve BM Sözleşmesi’nin hükümlerine uygun olarak bu hakka saygı gösterir.

         

        Uydurma bahanelerle Irak ve Libya’ya BM Sözleşmesi’nin 39. - 51. maddeleri çerçevesinde askeri müdahalede bulunulmuş ve ambargo uygulanmıştır. Libya ve Irak’ta ne oldu da dünya barışı tehlikeye girdi? Yoksa sömürgeci Batılıların enerji kaynakları mı tehlikeye girdi? Benzer husus Afganistan, Suriye ve Pakistan için de geçerli değil midir? Nerede Batılı ülkeler varsa, orada ya bir maden vardır ya da stratejik açıdan önemlidir. Bu madde Ülkemiz için ileride sıkıntı olabilir!

         

        Madde 2(1): Bu Sözleşmeye Taraf her Devlet, gerek kendi başına ve gerekse uluslararası alanda özellikle ekonomik ve teknik yardım ve işbirliği vasıtasıyla bu Sözleşmede tanınan hakları, mevcut kaynakları ölçüsünde giderek artan bir şekilde tam olarak gerçekleştirmek için, özellikle yasal tedbirlerin alınması da dâhil gerekli her türlü tedbiri almayı taahhüt eder.

         

        Bu madde, bu Sözleşmede tanınan “halkların kendi kaderini tayin hakkı”nı ve diğer hakları uygulamaya geçirmek için gerekli düzenlemelerin yapılmasını garanti altına almaktadır. Peki, bunlar somut olarak nedir? Ülkemizde birileri tarafından otonom, özerklik ve bağımsızlık gibi ifadelerden boşuna mı bahsediliyor? Uluslararası alanda ifadesini kullanarak illa ki, Batılı dostlarımız işin içine girecek. Yoksa demokrasi ve insan hakları korunmuş olmuyor! Bugüne kadar hangi ülkeye karşılıksız, sevecenlikle ekonomik ve teknik bir yardım yapılmış da, bu cümleyi yazma cesareti gösterebiliyorlar!

         

        Madde 2(2): Bu Sözleşmeye Taraf Devletler, bu Sözleşmede beyan edilen hakların ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal veya diğer bir fikir, ulusal veya toplumsal köken, mülkiyet, doğum gibi herhangi bir statüye göre ayrımcılık yapılmaksızın kullanılmasını güvence altına almayı taahhüt ederler

        .

        Ülkemizde herkes yasalar önünde eşittir ve Anayasamızın Türk Vatandaşı tanımının yapıldığı 66. maddesi dâhil hiçbir yerinde ayrımcılık yoktur. Ancak AB üyesi olan Yunanistan, azınlık olarak dahi kabul etmediği Türklere Yunan vatandaşı olmasına rağmen Yunan asıllı bir kişi gibi hak ve özgürlük vermiş midir? Türkler, hâlâ kendi müftülerini seçebiliyorlar mı, Türk kökenli Yunan vatandaşı olan Türk öğretmenler, Yunan okullarında öğretmenlik yapabiliyorlar mı ya da Türkler Yunan devlet dairelerinde memur olabiliyor mu? Yunan anayasasının 31. maddesindeki ırkçı ifade Türklerin Yunan Cumhurbaşkanı olmasını engellemiyor mu? AB mevzuat uyumu nedense Yunanistan’da işlememektedir!

         

        Madde 13(3):  Bu Sözleşmeye Taraf Devletler, anne-babaların ve uygulanması mümkünse vasilerin de, çocuklarını devlet tarafından kurulan okulların dışında varolan ama Devlet tarafından konulmuş veya onaylanmış standartların asgari şartlarına sahip bulunan okullara gönderme ve kendi inançlarına uygun bir biçimde çocuklarına dinsel ve ahlaki eğitim sağlama haklarına saygı gösterir.

         

        Kendi inançlarına uygun bir biçimde eğitim sistemi ifadesine dikkat ediniz. Bu madde çok dikkatli bir şekilde okunduğunda millî eğitim sistemimizin temelini teşkil eden “Tevhid-i Tedrisat Kanunu”nun ortadan kaldırılmasını işaret etmektedir. Zaten Ülkemiz tarafından bu 13. maddeye çekince konulmuş durumda ancak AB, bu çekincenin kaldırılmasını istiyor. Evde eğitim de bunun içine girerse değil millî eğitim ortada eğitim kalmaz.

         

        Madde 25: Bu Sözleşme’deki herhangi bir hüküm, halkların kendi doğal zenginliklerini ve kaynaklarını serbestçe kullanma haklarını zayıflatacak bir biçimde yorumlanamaz.

         

        Burada devletin egemenliği adeta yok sayılmaktadır. Yani bir ülkede birden fazla halk varsa, herkes kendi doğal zenginliğinden yararlanacak. Böyle saçma şey olur mu? Örneğin, Güneydoğu Anadolu’daki petrolden sadece o bölgenin halkı yararlanacak, İç Anadolu’daki buğdaydan ise, sadece yöre insanı yararlanacak. Amaç ülkeyi bölmek değilse başka ne olabilir? Bu nedenledir ki, AB, Lozan Anlaşması kapsamında azınlık olarak belirlenmiş olan Ermeni, Yahudi ve Rumlara ilaveten başka azınlıkların da tanınmasını istemektedir.

         

        Siyasi ve Medeni Haklar Sözleşmesi

         

        Sözkonusu Sözleşme’nin 1. maddesi, diğer Sözleşme ile aynı olduğu için buraya tekrar yazılmamıştır.

         

        Madde 27: Etnik, dinsel veya dilsel azınlıkların bulunduğu bir Devlette, böyle bir azınlığa mensup kişiler, grubun diğer üyeleri ile birlikte toplu olarak kendi kültürel haklarını kullanma, ibadet etme ve kendi dillerini kullanma hakları engellenemez.

         

        Türkiye Cumhuriyeti, Sözleşme’nin 27. maddesini, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın ve 24.07.1923 tarihli Lozan Anlaşması ve Eklerinin ilgili hükümlerine göre uygulama hakkını saklı tutmaktadır. Ancak anadilde eğitim hakkı verilmemiş olmakla beraber Kürtçe radyo-TV, yazılı basın, mahkemede Kürtçe savunma imkânı veren bazı yasal düzenlemeler yapılmıştır. 

         

        Madde 47: Bu Sözleşme’deki herhangi bir hüküm, halkların kendi doğal zenginliklerini ve kaynaklarını serbestçe kullanma haklarını zayıflatacak bir biçimde yorumlanamaz.

         

        Bu madde, İkiz Sözleşmelerin diğeriyle yani yukardaki Madde 25 ile aynıdır. Şimdi daha iyi anlaşılmıştır herhâlde neden İkiz Sözleşmeler denildiği. Önemli maddeler, her ikisinde de aynıdır. Self-determinasyona yani ülkenin bölünmesine yol açabilecek tüm maddeler aynıdır.

         

         

        Siyam İkizlerine Konulan Beyan ve Çekinceler

         

        Birinci Beyan: Türkiye Cumhuriyeti, bu Sözleşme’den doğan yükümlülüklerini, BM Sözleşmesi (özellikle 1. ve 2. maddeler) çerçevesindeki yükümlülüklerine uygun olarak yerine getireceğini beyan eder.

         

        İkinci Beyan: Türkiye Cumhuriyeti, bu Sözleşme’nin hükümlerinin yalnızca diplomatik ilişkisi bulunan Taraf Devletlere karşı uygulanacağını beyan eder.

         

        Üçüncü Beyan: Türkiye Cumhuriyeti, bu Sözleşme’nin ancak Türkiye Cumhuriyeti’nin Anayasası’nın ve yasal ve idari düzeninin yürürlükte olduğu ülkesel sınırlar itibarıyla onaylanmış bulunduğunu beyan eder.

         

        Burada belirtilen ilk üç beyan her iki Sözleşme için de ortaktır.

         

        İlk Sözleşme’nin 13. maddesine konulan Çekince: Türkiye Cumhuriyeti, Sözleşme’nin 13. maddesinin (3) ve (4) paragrafları hükümlerini, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 3, 14 ve 42. maddelerindeki hükümler çerçevesinde uygulama hakkını saklı tutar.

         

        11.08.2003, Sayı: 25196, Bakanlar Kurulu’nun Karar Sayısı: 2003/5923

         

        İkinci Sözleşme’nin 27. maddesine konulan Çekince: Türkiye Cumhuriyeti, Sözleşme’nin 27. maddesini, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın ve 24.07.1923 tarihli Lozan Anlaşması ve Eklerinin ilgili hükümlerine ve usullerine göre uygulama hakkını saklı tutar.

         

        25.04.2003, S. Sayısı: 150, Dışişleri Komisyonu Raporu (1/589)

         

         

        Matruşka Misali

         

        Batılı ülkeler, ülkemizde Lozan Anlaşması’nı hiçe sayarak Kürtleri azınlık olarak kabul edilmesini istiyor. Dahası ülkemizde 36 çeşit etnik grup olduğu ifade edilmektedir.

         

        Görünüşte çok demokratik ve insancılmış gibi geliyor. Fakat buradaki asıl hedef, enerji kaynaklarına yakınlık ve stratejik üstünlüğü olması nedeniyle Güneydoğu bölgesine özel bir önem verilmektedir. Bu nedenledir ki, Fırat ve Dicle sularıyla yakından ilgileniyorlar.

         

        Güneydoğu sorunu aslında iç içe geçmiş Rusların iç içe geçmiş 7-8 heykelcikten oluşan matruşka dedikleri bir oyuncağa benzemektedir.

         

        Bizim Güneydoğu sorunu da aynen böyle. Matruşkanın en dışındaki ilk heykelcik terörü simgelemektedir. Sade halkımız Türkiye’nin sorunu terördür diyor. 2. heykelcikte ise karşımıza azınlık hakları çıkmaktadır. AB, Ülkemizde 36 çeşit azınlık var, onlara ana dilde eğitim ver, radyo-TV yayın hakkı ver, anayasada isimleri bulunsun demektedir. Sade vatandaşımızın bir kısmı bu haklar verilince terörün biteceğini zannetmektedir.

         

        3. heykel ise sadece Kürtleri simgelemektedir. Esasında buradaki hedef Kürtlerdir. AB’nin diğer azınlıkları düşündüğünden değil. Çünkü AB’nin gerçek hedefi, Güneydoğu Anadolu bölgesidir. Yoksa Çingene, Süryani, Yahova Şahitleri vs.nin haklarıyla uğraştığı yok. Bunlar tamamen gerçek amacı gizleme ve süsleme maddeleridir.

         

        4. küçük heykelimiz ise, Kürtlerin haklarını koruma bahanesiyle Güneydoğu Anadolu bölgesinde bağımsız bir kukla Kürdistan devletinin kurulmasıdır. 5. ve son heykelimiz ise, bu bölgede oluşturulacak bu kukla devlet vasıtasıyla bölgenin enerji, tarım ve su imkânlarına erişmek ve Ortadoğu’ya hâkim olmak.

         

        İşte halkımızın esas görmesi gereken budur. Batılı ülkelerin gerçek hedefi ve amacı budur. Batılı ülkelerin masum Kürt vatandaşlarımızı düşündüğü yok. Öyle olsa, İlerleme Raporlarında bölgenin işsizliğini azaltıcı, üretimini ve ihracatını artırıcı, eğitim ve sağlık sorunlarını çözücü bir tane öneri ve yardım paketi hazırlanıp sunulmaz mıydı?

         

        Bölgede Kürtler yerine başka bir kesim olsa bu sefer de onlar hedef alınarak kışkırtılmaya çalışılacaktı. Ya da bölgede öz be öz Türkler olsaydı, dili, dini, mezhebi ırkı, geleneği yani her şeyi aynı olsa da, mutlaka aralarına yapay bir nifak tohumu atıp Türkleri bölüp, kışkırtarak bölgeye hâkim olmaya çalışılacaktı. Aynı şeyi Ruslar zamanında yaparak Türkleri birbirinden Tatar, Kazak, Azeri, Türkmen, Özbek vs. diye ayırmadı mı? 

         

        Masum Kürt vatandaşlarımızın bunlara alet olmaması gerekmektedir. Libya, Irak, Suriye, Mısır, Fas, Tunus, Cezayir, Afganistan ve Pakistan gibi birçok ülkede oynanan oyun hep aynıdır. AB, çok biliyorsa, önce kendi içlerindeki azınlıkların durumu ne hâlde onu görsünler.

         

        Görüleceği üzere, adı şirin fakat içi pek de şirin olmayan İkiz Sözleşmeler sayesinde, bir ülkedeki azınlıklar kışkırtılarak ya da yapay azınlıklar yaratılarak iç karışıklık için hukuki zemin hazırlanarak bir devletten devletçiklerin türetilmesi amaçlanmaktadır.

         

        Bu açıdan Anayasamıza ikinci bir dilin ya da başka azınlıkların isimlerinin eklenmesi ülkemizin geleceği için son derece risklidir. Yani Anayasamıza resmi dil olarak başka bir dili ilave ettiğimizde, o zaman ülkede Türklerin haricinde başka bir millet de var demektir. O zaman azınlık olduğu ifade edilen halkların İkiz Sözleşmelerin 1. maddesine göre kendi kaderini tayin etme hakkı yani ayrı bir devlet kurma hakkı doğabilmektedir. Zaten esas tehlike de buradadır. Bu açıdan Kürtçe anadilde eğitime izin verilmesi son derece tehlikelidir.       

         

        Ya da daha Güneydoğu’daki bölge halkı kışkırtılıp iç isyan çıkartılarak silahlı çatışmaya çıktığında ABD, BM, AB ya da NATO silahlı kuvvetlerinin bölgeye barış ve demokrasi getirmek adına askeri müdahalede bulunma riski sözkonusudur. Bu husus hiç de hayalci bir yaklaşım değildir. Libya, Irak, Pakistan, Afganistan gibi örnekler karşımızda durmaktadır.

         

        Ya da en azından ABD, AB, NATO ya da BM tarafından çeşitli vesilelerle dolaylı ya da dolaysız olarak ülkemize bir baskı unsuru olarak kullanılma ihtimali sözkonusudur. Bu konuda uyanık ve tedbirli olunması ülkemiz açısından son derece önemlidir. Nitekim AB ve BDP milletvekilleri çeşitli vesilelerle bu Siyam İkizlerini boşuna gündeme getirmemektedir!

         

         

        Sonuç ve Değerlendirmeler

         

        Anayasamızın 66. maddesi gereğince devlete hukuki bağ ile bağlı olan herkes TÜRK vatandaşıdır. Bundan daha başka ya da daha doğal ne olabilir? Anayasamızın neresi ırkçılığı çağrıştırmakta ya da Türk tarihinden örnek bir tane olay var mıdır ki, ırkçılık yapılmış olsun.

         

        Geçmişi ırkçılık olayları ile dolu olan AB üyesi ülkeler, şimdi bize gelmiş ırkçılık yapmayın demek adına AB’nin İlerleme Raporlarında 1999 yılından itibaren Türkiye’nin BM tarafından hazırlanmış olan 1972 tarihli “Her Türlü Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Uluslararası Sözleşmesi”ni onaylamasını talep etmiştir.

         

        Sözkonusu Sözleşme, 9.4.2002 tarih ve 24721 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 4750 sayılı Kanun ile onaylanmıştır. Bu Kanun, esasında geçmişi ırkçılıkla dolu olan Batılı ülkelere lazım, bize değil!

         

        Batılı ülkelere gelince bir kısmı bu Siyam İkizlerini ya imzalamamış ya da bizim gibi bazı maddelerine çekince koymuşlardır. Ancak ülkemize çifte standart uygulayan AB, nedense AB üyesi ülkelerin Sözleşmelere koydukları çekinceleri kaldırmalarını talep etmemektedir!

         

        500 milyon nüfuslu Avrupa’da 60’a yakın azınlık dili, 40 milyona yakın kişi tarafından kullanılmaktadır. Bu azınlık dillerine örnek olarak Aragones, Friulan, Occitan, Oïl, Mirandes, Wallon, Faroese, Frisian ve Livonian vs. verilebilir. Diğer taraftan Yunanistan, Romanya, Bulgaristan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nde çok sayıda Türk soydaşımız bulunmaktadır.  

         

        Fakat nedense bu Siyam İkizlerinin tüm maddelerini eksiksiz bir şekilde Türk soydaşlarımız ve diğer azınlıklar için işletmeyen AB ve AB üyesi ülkeler bize gelince demokrasi havarisi kesilip Kürtler için harfiyen uygulanmasını sözde AB mevzuat uyumu adına talep etmektedir! Son yıllarda Güneydoğu’da şahit olduğumuz olaylar ve bu makalede okuduğumuz bazı gerçekler bize neyin altyapısının hazırlanmakta olduğunu işaret ediyor?

         

         

        BİR TÜRK


        


        

        [1]http://www.ohchr.org/EN/ProfessionalInterest/Pages/CESCR.aspx


        

        [2]http://www.ohchr.org/en/professionalinterest/pages/ccpr.aspx


        

        [3]1998 Regular Report fromtheCommission on Turkey’sProgressTowardsAccession


        

        [4]1999 Regular Report fromtheCommission on Turkey’sProgressTowardsAccession


        

        [5]2000 Regular Report fromtheCommission on Turkey’sProgressTowardsAccession


        

        [6]TBMM Tutanak Dergisi, 22. Dönem, 16. Cilt, 1. Yasama Yılı, 89. Birleşim, 04.06.2003


        

        [7]24.03.2001 tarih ve L85/13 sayılı AB Resmi Gazetesi


        

        [8]24.03.2001 tarih ve 24352 sayılı Resmi Gazete


        

        [9]12.06.2003 tarih ve L145/40 sayılı AB Resmi Gazetesi


        

        [10]18.06.2003 tarih ve 25142 sayılı Resmi Gazete


        

        [11]2003 Regular Report on Turkey’sProgressTowardsAccession


        

        [12]26.01.2006 tarih ve L22/34 sayılı AB Resmi Gazetesi


        

        [13]24.07.2003 tarih ve 25178 sayılı Resmi Gazete


        

        [14]Turkey 2005 Progress Report


        

        [15]SEC(2007) 1436, 06.11.2007


        

        [16]CommissionStaffWorkingDocument, 05.11.2008 


        

        [17]EnlargementStrategyand Main Challenges 2009-2010, 14.10.2009


        

        [18]SEC(2010) 1327, 9.11.2010


        

        [19]Turkey 2011 Progress Report,  12.10.2011


        

        [20]CommissionStaffWorkingDocument, 10.10.2012


Türk Yurdu Ağustos 2014
Türk Yurdu Ağustos 2014
Ağustos 2014 - Yıl 103 - Sayı 324

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele