DİLİM DİLİM TÜRKÇE

Mart 2008 - Yıl 97 - Sayı 247

 

Türkçe, kökleri tarihin derinliklerinde kaybolan ipuçlarının, uzun bir zaman süreci içerisinde belirginleşip sağlam, yapısal kanıtlara dönüşğü, insanlık tarihinde sürekli var olmuş dil – toplum ilişkileri arasında 21. yüzyıla sürgün vermiş en yetkin sözleşmelerden biridir. Türk dilinin en eski izleri, Sümer kaynaklarındaki Türkçe sözlerdir. MÖ 3100 ile M.Ö 1800 yılları arasına ait Sümerce metinlerde, 300’den fazla Türkçe söz yer almaktadır. Sümerceyle Türkçedeki ortak sözler, ya ortak kökenden gelmektedir ya da alışveriş sonucu ortaya çıkmıştır. Hangi ihtimal doğru olursa olsun Türkçenin ilk verileri MÖ. 2000-3000 arasına çıkmakta, yani bundan 4500 yıl geriye gitmektedir.

Bir dilin çok eski tarihlerde ortaya çıkması ne anlama gelmektedir? Öncelikle şunu belirtmemiz gerekir ki dil, kendi doğal gelişimini çok yavaş ilerleten bir olgudur. Bunun başlıca sebebi, dilin kendi içerisinde birbirini tetikleyen ses, biçim, anlam ve söz dizimi gibi dört önemli sisteme sahip olmasıdır. Bu sistemlerin karşılıklı etkileşiminden doğan algoritmal dizge, o dilin yapısal niteliklerini meydana getirmektedir. Bu bakımdan, bir dilin dünya dilleri arasındaki yerinin tespit edilmesinde en güvenilir ölçüt olarak yapı kavramı ön plâna çıkmaktadır. Türkçenin karakteristik özelliklerinin belirlenmesinde dört temel yapıyla ilgili hususlar,  bu yazının hareket noktalarını oluşturmaktadır.

Türkçenin genel özelliklerini ortaya koyarken, üzerinde önemle durulması gereken hususlardan biri ses bilgisi özellikleridir.

“Bir dili başka dillerden ayıran en önemli özelliklerden biri, onun ses düzenidir. Bir dil, başkasından, eğer yakınlıkları bir akrabalıkları yoksa seslerin niteliği açısından, bütün bütün ayrılmaktadır” (Aksan, 1999: 19). Bir dili meydana getiren kelimelerin temel yapı birimleri seslerdir. Yapılan araştırmalara göre bugün dünyadaki dil sayısı ortalama 5-6 bin civarındadır. Dünyadaki dil sayısının bu kadar fazla olmasına karşın dillerdeki ortalama ses miktarı oldukça azdır. “Her dilde ortalama 30-40 ses bulunduğu varsayılmaktadır. Ünlülerin sayısı, ünsüzlerden 3-4 misli daha azdır. Ünlü – ünsüz oranı, ortalamanın altında veya üstünde olan diller vardır. Örneğin Kafkas dillerinden olan Kabartayca’da 48, Adigeyce’de 55, Abhazca’da 67 ünsüz ses vardır. Ünsüz yönünden en zengin dil ise 82 konsonantın bulunduğu Ubıhca’dır. Buna karşılık Ubıhca’da ünlülerin sayısı 2-3’den fazla değildir” (Fattah, 2004: 71). Dünya dillerinden bazıları hakkında verilen fonolojik istatistiklerin ardından Türkçe’deki duruma bir göz atalım.

“Standart Türkçe’de 8 vokal, 23 sesteş (konsonant) bulunmaktadır. Türkçenin ünlüleri berrak ağız ünlüleri olup Türkçe, ünlüler açısından zengin bir dil sayılır. Çünkü dünyadaki bütün dillerde ünlülerin toptan sayısı 13 iken ve kimi dilde çok az sayıda ünlü bulunurken Türkiye Türkçesi’nde 8 temel ünlü kullanılmaktadır. Ünsüzlerin sayısı ise öteki dillere oranla az değildir” (Aksan, 1999: 19).

Mel’nikov, Türkçenin yapısal özelliklerini incelerken fonetik bakımdan üç temel husus belirlemektedir. “Ses uyumu kuralı Türk dilleri için gereklidir. Sesler, kök ve eklerde fonetik ayrımlar oluşturmaktadır. Kök ve eklerde sessiz harflerin takım ayrımları vardır” (Mel’nikov, 1968: 251). Diğer dillerle kıyaslandığında, Türkçenin fonetik bakımdan en karakteristik özelliğinin ses uyumları olduğunu söyleyebiliriz. Bunun yanı sıra, seslerin kök – ek ilişkisinde kelimenin çözünürlülüğünü artırıcı yönde etki yaratması da önem taşımaktadır. Bu iki temel nitelik, Türkçeyi fonetik bakımdan özellikle Schleicher’in “gelişimini tamamlamış diller” (Başkan, 2003: 58-59) olarak tanımladığı Hint Avrupa dillerinden ayırmaktadır. Hint / Avrupa dillerinde kök ve ek fonetik bakımdan ayırt edilemez. Türkçe’de, kök ve ekin bitişken yapıda fonetik hususiyetlerle zihinde ayrıştırılabilmesine rağmen anlam bütünlüğünü kaybetmemesi, doğrudan doğruya ses uyumu ile açıklanabilir.

Netice olarak ses uyumu, Türkçenin eklemeli bir özellik gösteren morfolojik yapısına, beyinde algılanan fonetik birimlerin kümelenmesi sürecini daha da hızlandırabilecek melodik nitelikli semantik bir kaynaşıklık özelliği kazandırmaktadır.

Türkçenin temel özelliklerini incelerken üzerinde durulması gereken önemli hususlardan biri de eklemeli dil yapısıdır.

Dünya üzerindeki dilleri ilk kez yapısal özelliklerini göz önünde tutarak ayrışık (tek heceli), yanaşık (eklemeli/ bitişken)  ve kaynaşık (çekimli / bükümlü) diller olarak tanımlayan kişi Alman Schleicher’dir. Türkçe, bu yapı sınıflandırmasında Schleicher’in tespitiyle yanaşık (eklemeli / bitişken) diller grubuna dâhil edilmektedir. Schleicher’e göre “ diller, tarih öncesi devirde yazıdan önce gelişirlerken, başka başka hızda ilerlediklerinden aralarında ayrılıklar meydana gelmiştir. Bütün diller ilk önce ayrışık yapı aşamasından geçerken, Çince gibi diller bu noktada takılmış, öbürleri gelişmeye devam etmiştir. Yanaşık yapı aşamasında ise Türkçe gibi diller duraklamış, Latince, Sanskritçe, Arapça gibi diller gelişmeye devam ederek kaynaşık yapıya erişmiştir.

Türkçedeki bitişken yapı sistemi, geçmişten günümüze değin tutarlı ve sağlam bir seyir izlemiştir. Sabit bir kökten türeyen kelimeler (Kök + yapım eki + çekim eki) formülüyle meydana gelir. Bir başka ifadeyle Türkçede, anlamı üzerinde taşıyan kök birim, önce yapım eki alarak kökün anlamıyla ilgili yeni kelimeler oluşturur. Ardından çekim eki alarak oluşan bu yeni kavram dil sistemi içerisinde esneklik kazanır. Anlama ve işleve yönelik eklerin belirli bir koordinasyon içerisinde kök birime yüklenmesi adetâ Türkçeyi insan yaşamında mevcut olan somut ve soyut durumların içine zerk eder. Aynı zamanda, kelimeyi bu dili kullanan kişinin zihninde donmuş bir H2O kütlesi gibi değil, ögelerine ayrışş bir bütün olarak canlandırır. Bir başka ifadeyle Türkçe kelimeler, bitişkenliğin bir sonucu olarak, ayrışş bütünler hâlinde dilde yer alırlar. Bu ayrışık bütünsellik aynı zamanda, Türkçedeki kelime üretimini mantıksal bir düzleme yerleştirmektedir.

Geçmişten günümüze değin Türkçenin söz dizimi yapısı incelendiğinde, çoğu yönden kendine özgü nitelikleri olduğu görülmektedir. “Yeryüzünde konuşulan diller arasında, öznenin başta, yüklemin sonda, nesnenin ortada olduğu diller içinde bulunan Türkçenin söz dizimi yapısı, kısaca ÖNY (özne – nesne – yüklem) diye adlandırılan tiptedir. Dilimiz bu özelliği ile Altay dillerine yakındır” (Aksan, 1999: 35). Görüldüğü gibi Türkçede yüklem sondadır. “Yüklemin başta olduğu diller ise dünya dillerinin %10’unu oluşturmaktadır” (Nettle, 2002: 30). Geriye kalan %90’lık kısmı ise, yüklemin ortada ve sonda olduğu diller oluşturmaktadır.

Demek ki ana dilimizin söz dizimi açısından en önemli özelliği, ÖNY (özne–nesne-yüklem) dizilişinde olmasıdır. Bu dizilişe göre Türk anlayışı cümle kurarken, eylemi gerçekleştireni başa, eylemden etkileneni ortaya, eylemin bizzat kendisini ise sona getirmektedir. Bu diziliş sistemi, Türkçenin en eski metinlerden günümüze değin, tutarlı bir yapısal özellik olarak karşımıza çıkmaktadır. Zaman, toplum ve dil etkileşiminin hiç durmadan devam ettiği kronolojik süreçte, değişmeden ayakta kalan bu sistem, dili kullanan insan topluluklarının beyin yapılarını bilişsel (kognitif) anlamda ana diline doğru evrimleştiren ana karakterlerden biri olduğu için, düşünme ve algılama tarzı ile de doğrudan ilgilidir. Türkçenin öge diziliş sistemi bu açıdan değerlendirildiğinde, ögelerin sıralanış düzeni ile bağlamsal düşünme tarzı arasında sıkı bir ilişki olduğunu ileri sürmek mümkündür. Türkçe, bağlamsal düşünme tarzı ile oluşturulmuş bir dildir. Öge teşkil eden kelimelerin söz dizimsel yapıda, İngilizceye göre daha karmaşık ilişkiler içermesi, bir başka ifadeyle, ögelerin cümle içerisindeki işlevlerinin, aralarındaki bağlamlara göre belirlenmesi, gerekse cümlenin en önemli ögesi olan yüklemin belirli bir bağlam oluşturulduktan sonra cümlenin sonuna getirilmesi, bu görüşü dilbilimsel açıdan da desteklemektedir.

 Öte yandan, son yıllarda sosyal psikoloji alanında doğu ve batı toplumlarının düşünme tarzları üzerine yapılan bazı araştırmalar, “batı toplumlarının nesneyi ve olayı, etrafındaki olgulardan soyutlayarak algılamaya eğilimli olduğunu, doğu toplumlarının ise nesne veya olayı etrafındaki olgularla birlikte algılamada daha başarılı olduğunu ortaya koymuştur. Doğu toplumları nesne ve olayları, içinde bulundukları şartlarla birlikte değerlendirmektedir” (Nısbett, 2003). Türkçe, doğu kökenli bir dildir ve doğu insanının bağlamsal düşünce tarzı, bu dilin söz dizimi yapısının oluşumunda birinci derecede etkili unsurlardan biridir. Bu yaklaşımdan hareketle, Türkçe söz dizimi yapılarının algılanması sürecinde, beynin bağlamsal düşünce tarzı ile hareket ettiği söylenebilir. Türkçedeki devrik söz dizimi yapılarının okuyucu ve izleyici üzerinde etkili bir ifade izlenimi bırakması, asıl unsuru (yüklemi) ön plâna çıkarıp, bağlamı geride bırakmasından, bir başka ifadeyle bağlamsal düşünce biçiminin dışına çıkıp belirli bir ögeyi odaklamasından kaynaklanmaktadır. Türkçe söz dizimi yapısında, bir ögenin önemini belirleyen yükleme yakınlık ölçütü, o ögenin yakın bağlam teşkil etmesiyle alâkalıdır. Bu öge aynı zamanda, anlamı özellikle vurgulanan ögedir.

Ana dilimizin söz dizimi yapısına ilişkin önemli özelliklerinden biri de cümle kuruluşlarındaki esnekliktir. “Geçişli eylemle kurulmuş Kadın elmayı çocuğa yedirdi gibi dört öğeli bir cümleyi ele alırsak, bu cümlenin 12 değişik biçimde kurulabileceği, bu farklı kuruluşlar ve değişik vurgularla başka başka anlamların yansıtılabileceği görülür. Bu esnekliği başka bir dilde rastlayamıyoruz” (Aksan, 1999: 35). Görüldüğü gibi Türkçe bir cümle, 12 değişik biçimde farklı anlamları yansıtabilecek şekilde kurgulanabilmektedir. Bu durum, dilimizin söz dizimi yapısının semantik zeminde ne denli esnek olduğunu göstermekle birlikte, biçimsel ve anlamsal eş güdümün ne derece paralel bir seyir izlediğini göstermektedir. Bir dilin semantik sınırları, çağlar içerisinde dil ile eş zamanlı olarak hareket eden ve dile kimlik kazandıran kültür olgusuyla alâkalıdır. Kültür, önemli ölçüde o dilin kelime kadrosunu belirlemekle birlikte, anlamsal gelişimin de temel unsurudur.

Bir dildeki kelimelerin semantik profilini çıkarırken iki önemli noktayı gözden kaçırmamak gerekiyor. Bunlardan biri kavram alanı, diğeri ise kelime ailesidir. Kelime ailesi ve kavram alanı ilişkisi üzerine düşünceler, dünya genelindeki önemli gelişmelerin dönüm noktası olan 17. yüzyıldan itibaren gündeme gelmiştir. “Kavram alanı, birbiriyle ilişkili ve birbirine yakın kavramların, eş anlamlıların içinde düşünüldükleri alan olarak tanımlanabilir. Türkçedeki bıkmak, bezmek, usanmak, bıkkınlık getirmek, usanç, bezginlik, bıkkınlık….öğelerinin bir kavram alanı içerisinde düşünülebilecekleri muhakkaktır” (Aksan, 1971: 254). Görüldüğü gibi kavram alanının sınırları, aynı kavramı ifade etmeye yönelik farklı kelimelerden ya da temel anlamı sabit, eklerle oluşturulmuş farklı kelimelerden meydana gelmektedir. Bu durum, bir dilin kavrama ne kadar farklı kelimeyle yöneldiğini ortaya koymaktadır.

Bir dildeki kelimelerin semantik yapılanmasındaki bir diğer önemli nokta ise kelime ailesidir. “Kelime ailesi, aynı kökten türemiş olan çeşitli kelimeleri ve bunların meydana getirdikleri aileyi anlatmak üzere kullanılmaktadır. Örnek olarak dilimizdeki (al-) fiil kökünden gelen (aldır-, alın-, alıcı, alım, alıntı) gibi türevleri, ya da (yol) ad kökünden gelen (yolla-, yollat-, yollan-) fiillerini ve (yolluk, yollu, yolsuz, yolsuzluk….) gibi öğeleri gösterebiliriz. Türkçe gibi bağlantılı (eklemeli) dillerde bu türevlerin sayısı pek çoktur ve durmadan artmaktadır. Bağlantılılık bu bakımdan dile geniş anlatım olanakları kazandırmaktadır” (Aksan, 1971: 255).

Türkçe’deki kelime ailesinin genişliği yukarıda da açıklandığı gibi bağlantılı bir dil olmasından kaynaklanmaktadır. Eski dönemlerden günümüze değin, Türkçe kelimelerin semantik yapısındaki bu sistem, önemli ölçüde sabit kalmıştır. Her ne kadar zaman içerisinde kelimelerin yapısındaki fonetik ve morfolojik değişikler meydana gelmişse de, anlam örüntüsü, toplumsal şuurun dizayn ettiği kültürel desenlerle günümüze doğru ilmek ilmek genişlemiş; nihâyetinde Türkçenin semantik kumaşını süsleyen birer motif hâlini almıştır. Türkçede, semantik yapının kronolojik tutarlılığında, eklemeli yapının matematiksel niteliğinin önemli bir payı vardır. Türkçede, anlam gibi soyut bir yapı, matematiksel bir düzen içerisinde sistematize edilmektedir. Bu bakımdan, Türkçe’deki kelime aileleri, gelişigüzel bir anlam birikimi oluşturmaktan ziyade, anlamın belirli bir merkezden yönetildiği, zaman içerisinde genişleyebilme gücüne sahip, köküyle genetik bağları olan, tümdengelimci bir anlayışla oluşturulmuş dil birlikleri hâlindedir. Türkçede, bir kelime köküyle o kökten yapım ekiyle türemiş kelime arasında genetik bir ilişkiden söz edilebilir. Bir kelime ailesini oluşturan bireyler arasındaki bu genetik bağ, aynı zamanda dil vasıtasıyla hareket eden kültürel unsurların tespit edilmesinde ve o dilin öğrenilmesinde önemli kolaylıklar sağlamaktadır. Bu açıdan değerlendirdiğimizde, ana dili Türkçe olan bir çocuğun kelime hazinesi, ölçülebilenden hayli yüksek çıkacaktır. Çünkü çocuğun bildiği kelimeler, beraberinde mantıksal varyantlarını da taşımaktadır. İnsan beyni, dil merkezli anlama sürecinde çağşım nitelikli bir işleyiş sergilediğine göre, kelime ilk kez duyulmuş olsa dahi, kökle arasında bağlantı kurmak zor olmayacaktır.

Sonuç olarak, dört temel dil yapısıyla ilgili bu temel bilgilerden hareketle Türkçe için geçmişte


Türk Yurdu Mart 2008
Türk Yurdu Mart 2008
Mart 2008 - Yıl 97 - Sayı 247

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele