Siyasi Bir Argüman Olarak İslam Tarihinde Zındıklık ve Meşhur Zındıklar

Ağustos 2014 - Yıl 103 - Sayı 324

“Ölümü hak ettiği halde bin kâfiri hayatta bırakmak suretiyle

 işlenecek günah, gereksiz yere bir Müslüman’ın

kanını akıtmakla işlenecek günahtan daha hafiftir.”

 

İmam Gazzâlî

 

 

        İslam tarihinde bazı dinî kavramların siyasi birer argüman olarak kullanılmasına dair pek çok örnek mevcuttur. Bunlar içerisinde en yaygın ve etkili olarak kullanılanların başında “zındık” ve “zındıklık” gelir.

         

        İslam ceza hukukunda “küfrü gerektiren inançlar taşıdığı hâlde Müslüman görünen kimse” olarak tanımlanan “zındık”[1], bazen “mürted” yani “dinden dönen” ve bazen de “münafık”ın muadili olarak kullanılmıştır. Kelimenin kökenine dair muhtelif görüşler ileri sürülmüştür[2]. Bununla birlikte kelimenin Arapça olmadığı, Emevîler döneminde Farsça, Yunan veya Hintçeden Arapçaya geçtiği, dolayısıyla Kur’an’da ve Hadis’te mevcut olmadığı bilinmektedir. Her ne kadar İslam tarihinin ilk dönemlerinde “zındık” kelimesinin “mürted”in muadili olarak kullanıldığına dair bazı rivayetler varsa da[3] kelimenin Arap literatürüne daha sonraki dönemlerde girdiği, Emevîlerin son dönemi ve özellikle Abbâsîler çağında yaygın olarak kullanılmaya başlandığı şüphesizdir[4]. Yani İslam dünyası, sair problemli, dinî görünümlü siyasi argümanı olduğu gibi “zındık” ve “zındıklık” mefhumunu da Emevîlerle tanımış, Abbâsîlerle birlikte de İslam devlet, siyaset, hukuk ve fikir literatürüne dâhil edilmiştir.

         

*          *           *

         

        Klasik Arap literatürü incelendiğinde “zındık” kelimesinin ilk olarak Zerdüştler, Maniheistler ve Mazdek inancına sahip olanlar için kullanıldığı görülür. Zamanla kelâm ve fıkıh ilminin gelişmesi ve dinî kavramların tanımlanmaya başlamasıyla birlikte kapsamı genişlemiş ve İslam hukuku bakımından Müslüman olmadıkları hâlde Müslüman görünen “münafıklar”, tevhid inancının dışına çıkan “dualist ve septik inanca” sahip olanlar ve dinden çıktığı iddia edilen kimseler yani “mürtedler” zındık olarak nitelendirilmiştir[5].

         

        Kavramın kapsamının genişlemesi, Emevîlerin son dönemi ve özellikle hilafetin Abbâsîlere geçmesiyle başlayan tarihî süreçte devam etmiştir. Bu süreçte muhtelif İslam hukukçuları ve kelamcılar, zındıklık mefhumunun mahiyet ve sınırlarını tayin için muhtelif tarifler yapmışlardır[6]. Bu cümleden olmak üzere Mutezilî görüşe sahip olanlar, Dehrîler, Mu‘attıla ve Abdâkiyye gibi dinî fırkaların mensupları, müşâbih âyetleri yorumlama cihetine gidenler, Allah ve Hz. Peygamber’e söz ve fiilleriyle hakarette bulunan veya hafife alanlar, İslam filozoflarından haşrı inkâr edenler zındık sayılmıştır. Bu genişleme daha da ileri giderek muhtelif âlim ve fakihlerin, çoğu zaman kişisel yorum ve değerlendirmeden ibaret olan yaklaşımlar sergilemek suretiyle mutedil sufilerden tasavvuf ekolüne, muhalif mezhep ve fırkalardan sair ilim ve devlet erbabına kadar çok geniş bir yelpaze içinde kalan birçok kişi ve fırkayı, “zındık” olarak itham etmeleri boyutuna varmıştır[7].

         

        Hâl böyle olunca “zındıklık” kavramına yüklenen anlam; yaşanan dinî-mezhebi, sosyal ve özellikle siyasi meselelerin de etkisiyle dinî merkezden oldukça uzaklaşmış ve siyasi iktidarın meşruiyetini, konum ve kudretini korumaya yönelik; görünüşte dinî, uygulamada ise siyasi bir argüman hâline gelmiştir[8].

         

        Bu cümleden olmak üzere mevcut siyasi ve dinî-mezhebi otoriteye karşı çıkan her türlü ferdî veya toplumsal hareket, tehdit unsuru oluşturduğu düşünülen bütün fikir ve kişiler, zındık olarak nitelendirilmiştir.

         

        Ancak bu yapılırken, işin dinî boyutuna yani İslam hukukuna uygun olmasına dikkat edilmiş, diğer bir ifade ile muhalif olarak nitelendirilen kimselerin, “zındıklık” suçunu işlediklerine dair kanaat oluşması için gerekli ortam hazırlandıktan sonra suç unsuru görülen fiil ve davranışlar isnat edilerek işkence edilmiş veya türlü şekillerde öldürülmüştür.

         

*          *           *

         

        İman, bir gönül ve vicdan işi olduğuna göre insan varlığının bu nüfuz edilmez bölgesine kısıtlama getirmek, baskı uygulamak veya buna dayanarak kişiyi karalamak mümkün değildir. Şüphesiz gönül, yazılı veya sözlü ifadeler ve davranışlarla içindekileri dışarıya yansıtır. Buna bağlı olarak da görünüm ve ifadelerin, dinin ana prensiplerini apaçık bir şekilde tekzip eden bir nitelik taşıması hoş karşılanacak bir şey olamaz. Ancak bir insanın hâl, hareket, davranış ve sözleriyle dinin ana prensiplerine aykırı davranmasını, irtidâd veya zındıklık olarak nitelendirmek ve gönül ve vicdan meselesi olan imanları hakkında hele de öldürülmeleri şeklinde neticelenecek bir isnatta bulunmak, her bakımdan son derece tehlikeli bir durumdur. Nitekim İslam tarihinde irtidâdın eylem halindeki belirtileri yok denecek kadar azdır.

         

        Hz. Peygamber, Mekke’nin fetih hazırlıklarını düşmana haber veren bir sahabeyi -Hz. Ömer’in ısrarlarına rağmen- din dışı (mürted, zındık) kabul etmemiş, münafıkları da cezalandırmamıştır.

         

        Aynı şekilde fertleri yani belli şahısları değil tipleri küfre nispet etmiştir (tekfir). Bu tutum, İslamiyet’in olaya bakışının hareket noktasını oluşturur. Çünkü kişiyi din dışı saymanın önünde çeşitli engeller mevcuttur. Mesela dinin o konudaki hükmü (nas) kendisine ulaşmamış olabilir veya ulaşmakla birlikte ona göre bu hükmün kesinliği belgelenmemiş sayılabilir; nassı anlayamamış olabilir ve nihayet mazur sayılabilecek fikrî tereddütleri bulunabilir. İmam Şâfiî ile Dâvûd ez-Zâhirî gibi bazı âlimlerin din ve vicdan hürriyetine genişlik getiren kanaatlerine göre ümmetin ittifakı olmadan, ne bir fiil ne de farklı bir inanç sebebiyle bir Müslüman’ın din dışı ilan edilmesi mümkün değildir.

         

        İman-küfür ilişkisi üzerine müstakil eseri ve ayrıntılı görüşleri bulunan Gazzâlî, kişiyi din dışı ilan etmek suretiyle hayatını tehlikeye sokmanın sakıncasını şu sözlerle dile getirmiştir: “Ölümü hak ettiği halde 1.000 kâfiri hayatta bırakmak suretiyle işlenecek hata ve günah, gereksiz yere bir Müslüman’ın bir ünite kanını akıtmakla yapılacak hata ve günahtan hafiftir.”[9]

         

*          *           *

         

        “Zındıklık” mefhumunun siyasallaşmasında Abbasî halifesi el-Mansûr (ö.158/774) ve özellikle el-Mehdî (ö.169/785) dönemi önemli bir dönüm noktasıdır[10]. Bu dönemde Abbâsîler, sadece siyasi otoritenin karşısında gördükleri fırka, mezhep, görüş, ekol ve düşünceyi değil, söz konusu gruplarla bağlantısı olsun veya olmasın farklı ya da “resmî ideoloji” dışında fikir beyan eden birçok kişiyi zındıklık kapsamına aldılar. Mesela Emevî Abbasî çatışmasında Emevîler, Sunnî Şii çatışmasında Şiiler, Arap mevali çatışmasında mevali, asabiyye şuubiyye çatışmasında şuubiyye zındık idi[11].

         

        Abbâsî halifeleri, bu şekilde hem İslam hâkimiyetinin farklı kültür coğrafyalarına yayılmasıyla ortaya çıkan farklı görüş ve akımları hem de muhalif siyasi fırkaları kontrol altına almayı hedefliyordu. Bu amaçla bir yandan Horasan ve Maveraünnehr’de meydana gelen ve “kitlesel zındıklık hareketleri”[12] olarak değerlendirilen isyanları bastırmaya çalışırken, diğer yandan da içe dönük olmak üzere “ferdî zındıklık” vakalarına karşı yoğun askerî ve polisiye önlemler geliştirdiler. Bu kapsamda sadece gerçekten İslam hukuku bakımından zındıklık mefhumuna uygun fiil ve davranışlar içerisinde bulunan kimseler değil, gerek düşünceleriyle gerek yaşam biçimleriyle mevcut dinî-siyasi otoriteden farklılık arz eden çok sayıda devlet adamı, kumandan, şair vb. “zındıklık” isnatına hedef oldu. Diğer bir ifade ile dinî-siyasi otoritenin siyasi ya da şahsî sebeplerle tasfiye etmek veya “temizlemek” istediği kişilere karşı kullandığı temel argüman “zındıklık” olmuştu. Öyle ki bir dönem, idarecilerin işaretiyle veya durumdan vazife çıkarır şekilde muhtelif kişileri “zındıklık”la itham eden âlimler, bilahare dönemin veya şartların değişmesiyle bu defa kendileri aynı suçlamaya maruz kalıyorlardı[13].

         

*          *           *

         

        Zındıklıkla mücadelenin, gerçek anlamda Abbâsî Halifesi el-Mansûr döneminde başladığı söylenebilir. Ancak söz konusu mücadelenin sistemli bir hâle kavuşması el-Mehdî dönemindedir[14]. Zira bu dönemde siyasi-dinî otoriteye karşı çeşitli sapkın faaliyetleri ezmek için bir çeşit “engizisyon” denebilecek resmî bir kurum[15] olarak 163 (785-786) senesinde “Sâhibü’z-zenâdıka” adı verilen bir teşkilat kurulmuş, bu teşkilata zındıklık şüphesi olanların takip edilmesi, yakalanması ve gerekirse cezalandırılması konusunda geniş yetkiler verilmiştir[16]. Polisiye yöntemlerle çalışan bu görevliler aldıkları jurnal ve ihbarları değerlendiriyor, şüpheli şahısları yakalayarak kadının ya da halifenin huzuruna çıkarıyorlar; zanlılara suçlarını itiraf etmeleri için çeşitli zorlama ve işkence usulleri uyguluyorlardı. Zındıklıkla suçlanan kimseler için özel mahkemeler ve hapishaneler de kurulmuştu.[17]

         

        Böylece yönetim tarafından benimsenen ve resmîleştirilen anlayıştan farklı düşünen devlet ricali, din adamı, âlim, şair ve muhtelif halk tabakalarına mensup kişilerin zındıklıkla itham edilmesine ve takibata uğratılmasına imkân verecek ortam hazırlanmış oluyordu. Nitekim takibat için jurnal veya ihbar yeterli idi ve insanların birbirlerine iftira atmasının ve birbirlerini jurnallemelerinin yolu açıktı.[18] Halk arasında şaka ve mizahla başlayan bir konuşma, son derece muğlak ve tutarsız bir isnat bile zındıklık ithamına sebep olabiliyor, hakkında bir ihbar veya jurnal bulunan kimseler derhal derdest edilerek muhakemeye tabi tutulabiliyor, ağır işkencelere maruz kalabiliyor ve feci şekilde öldürülebiliyordu.

         

*          *           *

         

        Zındıklık ithamıyla takibata uğrayan kişiler arasında çok sayıda edip, şair, âlim, devlet adamı ve kumandan mevcuttu. Şüphesiz bunlar arasında hukuki bakımdan “zındıklık” ithamına uygun fiil ve davranışlar sergileyenler yani mürted ve münafıklar vardı. Özellikle Horâsân ve Mâverâü'n-nehr’de görülen ve “kitlesel zındıklık hareketi” olarak nitelendirilen bazı isyanlarda görülen sahte peygamberler, hatta tenâsüh ve hulûl inancına sahip kimselerle ilgili zındıklık isnatı, -her ne kadar bu isyanları sadece dinî-mezhebi merkezli birer hareket olarak değerlendirmek mümkün olmasa da- İslam hukuku bakımından yerinde değerlendirilebilirdi.

         

        Buna karşılık büyük bir kısmı “sosyal zındıklık” da denilen “ibâhîlik”, yani zevk, eğlence ve şaraba düşkün, gayr-i ahlakî bir hayat tarzına sahip olan kimseler idi.[19] Bunlar hayat tarzlarının da etkisiyle zaman zaman ibadetlerin ve dini emirlerin yerine getirilmesinde ihmalkâr veya alaycı olabiliyorlar, hatta bazı şiirlerinde bu minvalde ifadelere yer verebiliyorlardı.

         

        Diğer bir kısmı ise ne mürted ne münâfık ne de ibâhî oldukları halde sadece o döneme has farklı entelektüel fikir ve düşünceleri dolayısıyla veya siyasi ya da şahsî sebeplerle zındık olarak nitelendirilmişti.

         

        Yani “zındıklık” ithamına hedef olanlar içinde “iyi Müslüman” olarak nitelendirilmelerine rağmen kurtulunması gereken kimseler de bulunuyordu[20]. Zira zındıklık ithamına maruz kalanların kendi yaptıkları veya söylediklerinden çok, başkalarının ve idarecilerin onların hakkındaki düşünceleri ve söyledikleri esas alınmakta idi. Dolayısıyla isteyen istediği kişiye öyle isnatlar, öyle tutarsız ve zorlama suçlamalar yapıyordu ki, ortaya çok trajikomik ve ibretlik hadiseler çıkıyordu.

         

*          *           *

         

        Zındıklıkla itham edilenlerden birisi meşhur âlim Abdullah el-Mukaffa‘(ö. 142/759) idi. Aslen Acem yani mevali kökenli olmasına rağmen Arap edebiyatına birçok eser kazandıran bu siyaset felsefecisi, el-Mansûr döneminde devlet hizmetinde bulunmuş, eserleri ve düşünceleriyle yaşadığı döneme damgasını vurmuştu. Ancak onun bütün bu özellikleri, zındıklıkla suçlanmasını önleyememişti. Ona ait olduğu söylenen bir şiirde “Hayırla şerrin iç içe olduğunu” söylemesi dualist inanca sahip olduğu şeklinde yorumlanmış; bir Mecusi’yle konuşması gizli Mecusiliğine yorulmuş; Yunan, Fars ve Hint felsefesine dair yaptığı tercümeler Kur’an’ı yetersiz gördüğü şeklinde değerlendirilmiş; yine aynı tercümeler mevcut siyasi otoriteye karşı bir eleştiri ve tehdit olarak nitelendirilmişti.

         

        Ancak asıl sebep bunların hiçbiri değildi; asıl sebep onun kaleminden çıkan bir emânnâmede “Halife, sunulan şartlardan birini ihlâl ederse; karıları boş, köleleri hür, biatı bâtıl ve kendisi bütün dinlerde kâfir sayılsın” ifadesini kullanarak Halife el-Mansûr’u kızdırmasıydı. el-Mansûr, Basra valisi Sufyân b. Muâviye’ye onu öldürmesini emretti ve İbnu’l-Mukaffa‘, vücut azaları birer birer kesilerek işkence edildikten sonra fırında yakılarak öldürüldü.[21]

         

        Emevî halifesi Ömer b. Abdülazîz’in torunu olup Abbâsîler tarafından sağ bırakılan birkaç Emevî’den biri olan Âdem b. Abdulaziz, Abbâsî Halîfesi el-Mehdî döneminde gençlik çağlarında yazdığı bazı şiirlerde şarap ve eğlenceyi övdüğü gerekçesiyle zındıklıkla itham edildi. Zındık olduğunu itiraf etmesi için üç yüz kırbaç vuruldu. Ancak gençliğinde ne kadar sarhoş olursa olsun bir an bile Allah’a ortak koşmadığını söylediyse de dinletemedi. Sonunda “Gençliğinde Kureyş’in şarap içen gençlerindendim. Hep beraber şarap içer eğlenirdik. Bu eğlence sırasında da aklıma geleni söylerdim. Ama inancım asla değişmemiştir. Allah’a iman konusunda ne bir şüpheye düştüm ne de bir an olsun O’nu inkâr ettim. İçki ve sarhoşluk nedeniyle geçmişte söylediğim sözlerden dolayı beni cezalandırma.” deyince, el-Mehdî tarafından affedildi[22].

         

        Ezd kabilesinin Fars asıllı mevlası olan Sâlih b. Abdulkuddûs, farklı din ve kültürlerin buluşma noktası olan Basra’da, dönemin ünlü âlimlerinin ilim halkalarında yetişmiş, temel İslami ilimleri tahsil ettikten sonra kelâma merak salarak Basra’nın altı büyük kelamcısından biri olmuştu. İnsanları güzel ahlaka, dünya nimetlerinden ve zevklerinden geri durmaya çağıran vaazlarının yanında “hakîmu’ş-şu‘arâ’” unvanıyla anılacak kadar hikmetli şiirleri de vardı.

         

        Kelâm âlimleri ile yaptığı tartışmalarda ortaya koyduğu bazı farklı fikirler, onun Dualist inanca sahip olduğu iddiasını ortaya çıkardı. Bazılarına göre Fars kökenli olması bile bu inancın izlerini taşıyor olması için yeterliydi. Zaman içinde kendileri için de zındık ithamında bulunulan Mutezile imamları tarafından hedef gösterilen ve zındık olduğu söylentileri halk arasında iyice yayılan Sâlih, yakalanarak halifenin huzuruna çıkarıldı. el-Mehdî ona “Zındıkların Kitabı” olduğunu söylediği bir kitap uzattı ve okumasını istedi. Sâlih, el-Mehdî’ye o kitabı okuyup okumadığını sordu. el-Mehdî “Okumadım.” deyince Sâlih, okuyup ne olduğunu bilmediği bir kitaptan dolayı mı kendisini öldürmek istediğini sordu. el-Mehdî bu sefer dönüp kitabı okuduğunu söyleyince Sâlih, “Senin okuyup da zındık olmadığın kitabı, ben de okusam zındık olmam.” diyerek kendisini savundu.

         

        Yargılama sırasında Sâlih’in sergilemiş olduğu tutum el-Mehdî’yi çok etkilemiş, onun bilgisi ve diyalektiği karşısında hayranlığını gizleyememişti. el-Mehdî, tam bu sırada onu serbest bırakmaya karar verecekken birden, onun insanın eğitimi ve alışkanlıkları konusunda söylediği bir kasidesini hatırladı. el-Mehdî, yaşlı kimsenin huyundan vazgeçemeyeceğine ilişkin beyti, Sâlih’in alışkanlıklarını ve fikirlerini terk etmeyeceğinin kanıtı olarak kabul etti ve o sırada oldukça yaşlanmış ve görme yeteneğini kaybetmiş olan Sâlih’in öldürülmesini emretti. Cesedi, insanlara ibret olsun diye Bağdat köprüsüne asıldı[23].

         

        Zındıklık isnatına maruz kalan Mutî‘ b. İyâs’ın durumu ise çok daha ilginçti. Kûfe’de doğan Mutî‘, Emevîler döneminde büyük şöhret ve itibar kazanmıştı. Abbâsîlerin iktidara gelmesiyle bir müddet itibarını kaybetse de kısa sürede tekrar kazanmayı bilmiş ve Halife el-Mansûr’un oğlu Ca‘fer’in nedimi olmuştu. Onun zındıklıkla itham edilmesine sebep olan pek çok fiilinden birisi şu idi:

         

        Halife el-Mansûr, büyük oğlu Ca‘fer’in hasta olması sebebiyle el-Mehdî’yi veliaht tayin etmek istiyordu. İnsanlar toplanmış, söyleyecek sözü olanlar söylüyor, Halife’nin isteği doğrultusunda el-Mehdî’yi övüyorlardı. Her zaman herkesten farklı olmayı düşünen Mutî‘ yine yapacağını yaptı. el-Mehdî’nin, kıyamete yakın geleceğine inanılan “Beklenen kurtarıcı el-Mehdî” olduğu mealinde bir hadis uydurdu ve Ca‘fer dururken el-Mehdî’nin veliaht yapılmasına razı olmayan el-Mansûr’un kardeşi Abbâs’ı bile hadisin doğruluğuna şahit gösterdi. “Dinin emirlerini yerleştirmede her zaman Allah’ın yardımına mazhar olan” anlamındaki lakabın sahibi Halife el-Mansûr, kendi huzurunda ve onca kalabalığın ortasında gerçekleşen bu hadis uydurma olayını kınamak şöyle dursun büyük memnuniyetle karşıladı ve kendisine Kur’an’dan olmasa da hadisten bir dayanak bulmasına sebep olan Mutî‘ye müteşekkir oldu. Sonra bir gün el-Mansûr’a Mutî‘in zındık olduğu, oğlu Ca‘fer ve bazı yakınlarıyla çok sıkı ilişki kurduğu ve onları saptırdığı ihbar edildi. Bunun üzerine el-Mehdî, Mutî‘ye vefa borcunu ödercesine araya girdi ve onun, çirkef ve dini yasakları hiçe sayan biri olabileceğini, ancak zındık olamayacağını söyledi. el-Mansûr, el-Mehdî’ye onu saraydan kovmasını emretti. Mutî‘i yanına çağıran el-Mehdî, ona kardeşinin ve ailesinin ahlakını bozduğunu, onları sürüklediği ahlaksızlığın halk arasında dedikoduya sebep olduğunu söyledi. İtiraz etmeye kalkan Mutî‘e “Eğer hakkındaki zındıklık iddialarına karşı gelmeseydim, şimdi boynun vurulmuş olurdu.” dedi ve iki yüz kırbaç vurulmasını ve hapse atılmasını emretti. Bunun üzerine Mutî‘, daha önce sultanlarla beraber olduğunu, ama şimdi kenara atıldığını, kardeşinin sofrasında yediği yemeğin karşılığında şiir söylediğini, bunun suç sayılması halinde susacağını söyledi. Bu şekilde devam eden savunması sonunda el-Mehdî tarafından affedildi ve hilafeti döneminde onu saraya alarak yakın ilgi gösterdi[24].

         

        Abbâsîler döneminin meşhur Bermekîler ailesinin hemen tamamı da Hârûn Reşîd tarafından zındıklık ithamıyla tasfiye edilmiştir. Öyle ki sadece Bermekîler değil, onlara yakın devlet ricali ve şairlerden bazıları bile bu ithamdan nasiplerini almışlardır. Muhammed b. Munâzir de bunlardan biridir. Bermekîlere yakınlığı sebebiyle zındıklıkla suçlanan İbn Menâzir’e isnat edilen suç Bermekîlerle ilgili bir methiyesidir.

         

        Bir başka şair Ebû’l-‘Alâ el-Ma‘arrî, evliliği ve çocuk sahibi olmayı reddettiği için Hz. Peygamber neslin artmasını teşvik eden hadisi delil gösterilerek dinin emirlerine karşı geldiği iddiasıyla zındıklıkla itham edilmişti.

         

*          *           *

         

        Edip, şair ve ilim adamları dışında bazı devlet adamı ve emirler de türlü sebeplerle zındıklık ithamına maruz kalmış ve öldürülmüştür. Bunlar içerisinde Abbâsî İhtilali’nin efsane kumandanı Ebu Müslim Horasanî, Bermekîler ve Afşin en meşhurlarıdır. Esasen bunların hiçbirinin zındık ya da kâfir olmadıkları şüphesizdir. Tam tersine Abbâsî devletine büyük hizmetleri dokunan önemli devlet adamlarıdır. Lakin bir zaman gelmiş ve Abbâsî yöneticileriyle siyasi veya kişisel sebeplerle ayrı düştükleri, hatta bazen sadece tehdit unsuru olarak görüldükleri için dönemin en geçerli “tasfiye” ve “temizleme” aracı olan zındıklık ithamına maruz kalmışlardır. Bunlardan birisi, Abbâsî halifeleri Me’mûn ve Mu‘tasım dönemlerinin meşhur Türk kumandanı Afşin Haydar bin Kâvus’tur.[25] Bâbek el-Hurremiyye isyanın bastırılmasında Abbâsîler adına çok önemli başarılar elde etmiş olmasına karşılık, bastırdığı isyan hareketleriyle aynı kefeye koyulup, zındıklıkla itham edilmekten kendini kurtaramamıştır. Muhalifleri tarafından Abbâsîlere karşı başkaldırı hazırlığı içinde olduğu iddia edilen Afşin, 840 senesinde el-Mutasım’ın emriyle tutuklanmış ve Vezir Muhammed b. Abdülmelik ez-Zeyyat, Kadılkudât Ahmed b. Ebi Duâd ve Bağdat Valisi İshak b. İbrahim tarafından Bağdat’ta muhakeme edilmiştir.

         

        Afşin’in muhakemesi, İslam tarihinin dinde sapkınlık yani zındıklık konusunda hatırası muhafaza edilen ve en fazla yankı uyandıran davalardan biri olmuştur. Mahkemede Afşin’e yöneltilen ilk suçlama, bir evi mescit yaptıkları gerekçesiyle biri imam diğeri müezzin olan iki kişiyi kırbaçla cezalandırdığıdır. Afşin bu iddiaya, imam ve müezzinin, Soğd bölgesinde halka ait bir tapınağı yıkıp yerine mescit yaptırdıkları, bu hareketin bölge yöneticileriyle yapılan ve bölgede yaşayanların dinlerini özgürce yaşamalarını garanti altına alan anlaşmaya aykırı olduğu gerekçesiyle cezalandırdığını söylemiştir.

         

        İkinci suçlama, evinde İslam’a aykırı kitap bulundurduğu ve bazılarını tezhiple süslediği iddiasıdır. Afşin, kitapların kendisine atalarından miras kaldığını, bu kitaplarda İslam’a aykırı şeylerin yanında yararlı bilgilerin de bulunduğunu ve kendisinin bu yararlı bilgilerle ilgilendiğini söylemiştir. Kastedilen kitaplar, birçok Müslüman’ın evinde bulunan Kelîle ve Dimne gibi eserlerdir.

         

        Üçüncü suçlama, etinin daha lezzetli olduğu gerekçesiyle boğulmuş hayvan eti yediği ve her çarşamba günü siyah koyun öldürdüğü iddiasıdır. Afşin bu iddiayı, ileri süren Mûbez’in böyle şeyleri bilecek kadar kendisine yakın olmadığını söyleyerek iddianın asılsızlığını ileri sürmüştür.

         

        Dördüncü iddia, Afşin’in memleketi sayılabilecek Uşrusana’dan gelen bir mektupta “filan kulundan, tanrılar tanrısına...” şeklinde hitap edilmesidir. Bu iddia karşısında Afşin, Uşrusanalıların henüz Müslüman olmadıklarını, bu yöre halkının babasına ve dedesine olduğu gibi kendisine de bu şekilde hitap ettiklerini, bu konuda onlarla karşı karşıya gelip bir sıkıntı yaşanmasını istemediğini söylemiştir.

         

        Beşinci iddia, yine kendisi dışında gelişen bir hadise olup kardeşinin yazdığı bir mektupta, Mecusîliği destekleyen ve Afşin tarafından yakalanan Bâbek’i öven ifadeler kullandığı iddiasıdır. Afşin, bunun kardeşinin suçu olduğunu, bundan dolayı kendisinin suçlanamayacağı cevabını vermiştir.

         

        Hakkında ileri sürülen altıncı iddia ise, sünnet olmayı reddettiği içindir. Bu iddiaya karşı da Afşin, sünnet olmaktan korktuğunu, kaldı ki sünnetsiz olmanın Müslüman olmaya engel olmadığını bildiği şeklinde cevap vermiştir.

         

        Afşin, hakkındaki iddialara şahit olarak getirilenlere itirazlarda bulunmuş, şahitlerin hepsiyle arasında kişisel düşmanlık mevcut bulunduğunu, bu nedenle de tarafsız olmadıklarını; bu şahitlerden bazılarının, aralarında özel hayatıyla ilgili iddialarda şahitlik yapacak kadar yakınlık bulunmadığını, ne komşuluk yaptıklarını ne de aynı ortamı paylaştıklarını ileri sürmüşse de fayda etmemiştir. Kendisi hakkındaki bütün bu tutarsız ve zorlama iddialara cevap vermesine rağmen, savunması hiçbir şekilde dikkate alınmamış hapsedilmesi ve ölünceye kadar aç-susuz bırakılmasına karar verilmiştir. Öldükten sonra da cesedi, bizzat kendisi tarafından ortadan kaldırılan Maziyâr ve Bâbek’in cesetlerinin yanına asılmış, bir süre sonra yakılmıştır (Şaban 266-Haziran 841).[26]

         

        Meşhur Arap şairi Ebû Mu‘tez Afşin’in öldürülmesinden sonra “Afşin keder içinde öldü. Ona hiçbir göz, tek bir damla bile yaş dökmedi” derken, Ebû Temmâm da şunları söylemişti:

         

        “Elbette ki İslam, senin yaptığın iyiliğe teşekkür edecektir.

        Ve Allah onun vefasına kefildir.[27]

         

*          *           *

         

        Bu ve buna benzer hadiseler, sadece Emevîlerin son dönemi ve Abbâsîler çağında değil, İslam tarihi boyunca yaşanmaya devam etmiştir. Endülüs’te[28], Selçuklu[29] ve Osmanlı[30] kültür coğrafyasında çok sayıda dinî-mezhebi ve siyasi zındıklık vakalarına tesadüf etmek mümkündür. Şüphesiz bunların bir kısmının, dinî ve hukukî bakımdan meşru denebilecek isnat ve ithamlar neticesinde meydana geldiği iddia edilebilir. Ancak önemli bir kısmının tamamen siyasi veya kişisel nedenlerle ya da yeni veya farklı ilmî, dinî ve tasavvufî görüşlere karşı refleks halini almış bir “taşlama” ve “yok etme” dürtüsünün neticesi olduğu aşikârdır. Öyle ki bazı âlim, fakih veya kelamcılar tarafından zındıklıkla itham edilerek kendisi öldürülen, fikirleri veya ileri sürdüğü görüşleri tekfir edilen birçok kişinin, başka âlim, fakih ve kelamcılar tarafından masum bulundukları, hatta sonraki dönemlerde bizzat kendisini suçlayan kişiler tarafından aklandıkları görülmektedir.

         

        Hulâsa, İslam âlemi, İslam kültür ve medeniyeti, her bakımdan tartışılabilir olmakla birlikte her dönemde görünüşte dinî, çoğu zaman ise siyasi bir mefhum olarak varlığını devam ettirmiş olan “zındıklık” isnat ve ithamı neticesinde birçok değerli âlim, düşünür, şair, mutasavvıf ve devlet adamını kaybetmiştir. Bu âlim, düşünür, şair, mutasavvıf ve devlet adamlarının kaybı, İslam düşünce tarihi ve dolayısıyla kültür ve medeniyeti için büyük kayıptır. Ancak asıl büyük kaybın, gelişmenin ve ilerlemenin en temel dinamikleri olan özgür, bağımsız ve farklı düşünce üretme ve bunu beyan etme “yetisi” üzerinde oluşturduğu menfi etki olduğu unutulmamalıdır.

         

         


        


        

        [1] Bekir Topaloğlu, “Zındık”, İA, XIII, s.558.


        

        [2] Ahmet Yaşar Ocak, Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhidler (15.-17. Yüzyıllar), İstanbul 1999, s.6-8; Topaloğlu, a.g.m., s.558; Mustafa Öz, “Zındık”, DİA, XLIV, s.391.


        

        [3] Muhammet Hekimoğlu, Abbasî Dönemi-Arap Edebiyatında Zındıklık (H.133-442/M.750-1050), Ankara Üniversitesi SBE (Yayımlanmamış Doktora Tezi), Ankara 2006, s.6.; Topaloğlu, a.g.m., s.558


        

        [4] Ocak, a.g.e., , s.6 vd.


        

        [5] Ocak, a.g.e., , s.12 vd.; Hekimoğlu, a.g.t., s.6, 14 vd; Topaloğlu, a.g.m., s.558; Öz, a.g.m., s.3919392.


        

        [6] Mehmet Özdemir, “IX. Yüzyıl Endülüs’ünde Zındıklık Suçlamaları”, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, XXXVIII (1998), s.196.


        

        [7] Özdemir, a.g.m., s.197-198.


        

        [8] Ocak, a.g.e., , s.10, 13-14; Hekimoğlu, a.g.t., s.7-8, 16 vd.


        

        [9] Bekir Topaloğlu, “Din (Din ve Vicdan Hürriyeti/ İslam’da Müslümanlar)”, DİA, IX, s.324-325


        

        [10] Hekimoğlu, a.g.t., s.24 vd.; Faruk Ömer, “Abbasî Halifesi Mehdî Dönemi (169-185/775-785) Üzerine Bazı Mülahazalar”,(Çev: Mehmet Ümit ), Çorum İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2004/2, c. III, sayı: 6, s.203-214.


        

        [11] Melhem Chokr, İslam’ın Hicrî İkinci Asrında Zındıklık ve Zındıklar, (Çev. Ayşe Meral) İstanbul 2002, s.239-240; Hekimoğlu, a.g.t., s.41 vd.


        

        [12] Kitlesel zındıklık hareketi olarak nitelendirilen bazı isyanlar şunlardır: Zâd Hürmüz Hareketi (86-218/ 705-833), Bîhâferîd Hareketi ( 129-131/ 746-748), Sindbâd Hareketi (137-138/754-755), İshak et-Türk Hareketi (137-140/754-757), Râvendiyye Hareketi (140-141/757-758), Üstâd Sîs Hareketi (150-151/767-768), Mukanna el-Horâsânî Hareketi (162-163/778-779), Babek el-Hürremî (200-222/ 816-836), Mâziyâr Hareketi (224-225/838-839). Bunlar hakkında toplu bilgi için bkz, Ocak, a.g.e., s.19 vd.; Hekimoğlu, a.g.t., s.45 vd; Muhittin Kapanşahin, “Mu‘tasım Dönemi İsyanları”, Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Sayı: 23, 2007/2, s.341-367.


        

        [13] Bu konudaki örneklerden biri Mutezile âlimleridir. Özdemir, a.g.m., s.199.


        

        [14] Ocak, a.g.e., s.51 vd; Hekimoğlu, a.g.t., s.58 vd.


        

        [15] Faruk Ömer, a.g.m., s.204.


        

        [16] Chokr, a.g.e., s. 35-36; Ocak, a.g.e., s.53; Hekimoğlu, a.g.t., s.58-59; Özdemir, a.g.m., s.198-199.


        

        [17] Hekimoğlu, a.g.t., s.59-60, 65-66 vd.; Faruk Ömer, s.206.


        

        [18] Bir örnek olması bakımında şu hadise dikkat çekicidir: Evini gözetleyen bir komşusu tarafından Zındık Divanı’na şikâyet edilen Ebû’l-Atâhiye hakkındaki ihbar, onun ay ile konuştuğu ve ona yalvardığı şeklindedir.  İddiayı soruşturmak üzere kolları sıvayan Zındık Divanı başkanı Hamdeveyh, yaptığı araştırma sonunda tam bir hayal kırıklığına uğrar. Zira Ebû’l-Atâhiye geceleyin namaza kalmış ve namaz sonunda da kunut yapmaktadır.” Hekimoğlu, a.g.t., s.187.


        

        [19] Hekimoğlu, a.g.t., s.19-22 ve muhtelif yerler; Chokr, a.g.e., s.332 vd.


        

        [20] Faruk Ömer, a.g.m., s.207.


        

        [21] İbnu’l-Mukaffa‘ ve âkıbeti hakkında bkz, Hekimoğlu, a.g.t., s.67-73; Ocak, a.g.e., s.31-33; İsmail Durmuş, “İbnü’l-Mukaffa‘”, DİA, XXI, s.130-134; İlhan Kutluer, “İbnü’l-Mukaffa‘/Düşüncesi”, DİA, XXI, s.134-137


        

        [22] Âdem b. Abdulaziz ve âkıbeti hakkında bkz, Hekimoğlu, a.g.t., s.82-85.


        

        [23] Sâlih b. Abdulkuddûs ve akıbeti hakkında bkz, Hekimoğlu, a.g.t., s.101-112; Ocak, a.g.e., s.26, 27, 32, 36, 38.


        

        [24] Mutî‘ b. İyâs ve akıbeti hakkında bkz, Hekimoğlu, a.g.t., s.130-138; Ocak, a.g.e., s.31, 35.


        

        [25] Afşin hakkında toplu bilgi bkz, Hakkı Dursun Yıldız, “Abbasîler Devrinde Türk Kumandanları el-Afşin Haydar b. Kâvûs”, TED, s. 4-5 (1974), s.1-22; Aynı yazar, “Afşin”, DİA, I, s.441-442; W. Barthold, “Afşin”, İA, II, s.146; Sümer, Faruk, “Abbasîler Tarihinde Orta Asyalı Bir Prens Afşin”, Belleten, LI/200 (1987), s. 651-666.


        

        [26] Afşin’in muhakemesi ve âkıbeti hakkında bkz, İbnü’l-Esîr, el-Kamil fi’t-Tarih, (Türkçe terc. VI, s.446-452, 453-454); Sümer, a.g.m., s. 664-665; Chokr, a.g.e., s. 250; Ocak, a.g.e., s.335 vd; Yıldız, “Afşin”, DİA, I, s.442; Hekimoğlu, a.g.t., s.55 vd.


        

        [27] Sait Uylaş, “Ebû Temmâm’ın Şiirlerinde Bir Türk Komutan Afşin”, Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, 28 (Prof. Dr. M. Fahrettin Kırzıoğlu Özel Sayısı), Erzurum 2005, s.101. Ebû Temmâm başka bir şiirinde de Afşin’in öldürülmesi hakkında şunları söylemiştir:

        “Melik hilâfetin komşusunu (korumasını) sizden oluşturdu.

        Allah da komşunun korunmasını tavsiye etmiştir.

        Milletin içine düştüğü nice fitne vardır ki,

        Zorba kendisine itaat edilsin diye onu bizzat kendisi çıkarmıştır.

        Küçük hesaplar Haydar’ın (Afşin’in) kafasında dolaştı

        Ve sonuçta taşkınlık onu cehenneme sürükledi.

        Oysa o, Allah’ın nice nimetlerine sahipti

        Ama sanki o nimetler gurbette ve esaret altındaydı.

        Ona hak etmediği ince zarif elbiseler giydirildi, fakat o elbiseler ona yakışmadı

        Tıpkı kalın, eski elbiselerin güzel bir kadına yakışmadığı gibi.”(a.g.m., s.99)


        

        [28] Bkz, Özdemir, a.g.m., s.195-224.


        

        [29] Selçuklular dönemine ait bir örnek olması bakımından meşhur âlim Aynü’l-Kudât el-Hemedânî örnek verilebilir.  Aynü’l-Kudât el-Hemedânî, kelâmî ve itikadî konulardaki fikir ve kanaatlerini pervasızca ortaya koyması, devrin mutaassıp fıkıh ve kelâm âlimlerinin ondan şüphelenmelerine ve neticede bazı delil ve iddialar ileri sürerek onu zındıklıkla suçlamalarına ve tekfir etmelerine sebep oldu. Onun çok genç denecek yaşta kazandığı şöhret ve manevi nüfuz, müridi Azîzüddîn-i Müstevfî’nin siyasî rakibi olan Selçuklu Sultanı Sencer’in veziri Kıvâmüddin Dergezînî’yi korkuttu. Aynü’l-Kudât’ı ortadan kaldırarak hem böyle nüfuzlu bir kimseden kurtulmayı hem de rakibi Azîzüddîn-i Müstevfî’ye kudretini göstermeyi düşünen Dergezînî, Aynü’l-Kudât’ı tekfir eden fakihlerden, onun eserleri içinde dinsiz ve zındık olduğunu ispat eden ibare ve ifadeleri ortaya koymalarını istedi ve katline fetva vermelerini temin etti. Aynü’l-Kudât önce Bağdat’a götürüldü, orada bir süre hapsedildikten sonra tekrar Hemedan’a getirilip 7 Cemâziyelâhir 525 (7 Mayıs 1131) Cuma günü derisi yüzülerek öldürüldü. Cesedi ders verdiği medresenin kapısına asıldı ve bir gün sonra da üzerine gazyağı dökülerek yakıldı. Öldürüldüğünde otuz üç yaşında idi.” bkz, Süleyman Uludağ - Nurettin Bayburtlugil, “Aynül-kudât el-Hemedânî”, DİA, IV, 280-282.


        

        [30] Osmanlı dönemi zındıklık vakaları için bkz, Ocak, a.g.e., s.106 vd.


Türk Yurdu Ağustos 2014
Türk Yurdu Ağustos 2014
Ağustos 2014 - Yıl 103 - Sayı 324

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele