SOSYAL BİLİMSEL ANALİZLERDE ZAMAN VE MEKÂN TASAVVURLARI*

Mart 2008 - Yıl 97 - Sayı 247

                      

            Zaman ve beraberinde mekân, varlık, oluş ve sürekliliğin temel gereklilikleri ve kategorileridir. Bu varoluşsal kurucu öneme karşın, sosyal bilimlerde sadece zamana değil, mekâna değgin özelliklerin de yeterince ya da hak edildiği ölçüde dikkate alındığını söyleyebilmek hayli zor gözükmektedir. Zaman ve mekân kategorileri her türden sosyal bilginin ve bu bilgiye dönük çabanın odağında yer alması gereken merkezi kavramlar oldukları halde üzerlerinde çok da tartışılma gereği duyulmamakta ve kendilerine atfedilen, gündelik yaşamda sıklıkla başvurulan anlamlarla doğallaştırılmaktadırlar. Diğer bir söyleyişle, temel konumlarına karşın her iki kategorinin de anlam ve kullanım amaçlarının sorunsallaştırılıp tartışılmasındansa, tahayyül dünyalarındaki verili algılanma biçimleriyle kabul edilmelerinin daha yaygın olduğu fark edilmektedir. Zaman ve mekânın içerikleri ya geçmiş çağların felsefe/hikmet mirasına ya da sağduyusal bilgiye emanet edilmekte ve her olgu kendine nesnel bir zamanmekân[1] düzleminde yer bulabilir gibi düşünülmektedir.

            Fransız Devrimi ve endüstrileşme dinamiklerinin arka fon verdikleri bir akademik yenilik niteliğiyle, Batı’da 19.yy da inşa edilen ve bu anlamda kendilerine tarihsel sosyal bilimler denilebilecek olan analiz türünün odaklandığı asıl alanların ilerleme ve değişme alanları olması süreçlere ilişkin zamansal boyutun önemini artırmıştır. Mekânsal boyutlar ise bu çerçevede ara bir konumda adeta gözlerden uzak kalmıştır. Belirleyici; evrensel; ‘yasa’lı dolayısıyla da nomotetik epistemoloji modeline uygun durumlar esasta süreçler olduğu için, mekânının teorik olarak anlamsızlaşması makul gelmiştir. Süreçler, tek, tekrarlanamaz, izlenimlerle ilgili, betimleyici, teori-dışı ve dolayısıyla idiyografik epistemoloji modeline uygun olduğundaysa, mekân söz konusu özgül durumun ancak sade bir öğesi gibi görülmüştür. Özetle, ‘mekân’ yalnızca süreçlerin bir zemini olarak anlaşıldığından dolayı etkisizdi, oradaydı, dışarıdaydı, nesneldi ve en fazla daha iyi deneyim ve gözlemler için dikkat edilecek ikincil bir faktördü.[2] Sosyal bilimler açısından bir epistemolojik sürdürülemezlik durumuna yol açan bu anlayışın, hükmünü dünya ölçeğinde yürüten tek sistem olan modern kapitalist dünya sisteminin içinde ayrıcalıklı konumlarda bulunanlar için ve mekânsal etkisizlik söyleminin bizatihi kendisinin bir değerler bütününün ürünü olduğunun üstünü örtmek isteyenler için işe yarar yönler barındırdığı belirtilmelidir.

            Sosyal bilimsel analizlerde mekâna kıyasla zamanın daha fazla yer tutması mekânın, salt zamansal süreçlerin; tarihsel akışların içinde gerçekleştiği; verili matris olarak anlaşılmasından kaynaklanmaktadır. Değişim; ilerleme; modernleşme;  kalkınma; gelişme gibi hemen hemen aynı anlam küresinde yer alan ve esasta ‘zamansal’ olan süreçlerin, sosyal bilimlerde çok fazla yer tutması, ilginin mekân değil, zaman üzerinde yoğunlaşmasına yol açmıştır. O kadar ki ‘ilerleme’ düşüncesi ve dolayısıyla zaman birincil eksen olurken, mekân, giderek zamandaki sıçrayış ve ilerlemelerin etkisiyle önemsizleşen, ‘fethedilen’, ‘yıkılan’, küresel ölçekte üzerinden hızla geçilebilen ve neredeyse yok olan bir boyuta dönüşmektedir. Nitekim küreselleşmenin temel vurgularından birinin de zamansal mesafelerin yekpareleşmesine karşın, mekânsal mesafelerin; yerlerin, coğrafyaların, kıtalararası ayrımların hiçbir engelleyiciliğinin kalmadığına yapılan vurgu olduğu görülmektedir. Özellikle küreselleşme ile birlikte coğrafi mekânın öneminin kalmadığının düşünülmesi oldukça yaygın bir yaklaşımdır. Avrupamerkezci ilerleme düşüncesinin şartlandırdığı zaman ve mekân tasavvurları konunun yine Avrupamerkezci bir medeniyet boyutu olduğunu da göstermektedir. Zira gerek birey ve toplumlar, gerekse toplumlardan daha büyük ölçekli birimler olarak medeniyetlerin dayandığı en asli temellerden biri, özbilinçlerini yahut da kendi ben-idraklerini oluşturan ve ortaya ontolojik bilinçle uyumlu biçimde konulan zaman ve mekân tasavvurlarıdır. Bu açıdan bakıldığında, dünyayı mekânsal anlamda bütünleştiren coğrafi keşiflerin; kapitalist dünya sistemini ivmelendiren merkantilizmin ve yeni siyasal-mekânsal örgütlenme niteliğiyle ulus-devletlerin Avrupa medeniyet, sömürge ve yayılmacılığının, zamansal olarak birbirini takip eden yapıtaşları oldukları görülür.[3] Modern dünya sistemi, zaman içinde mekânını genişleterek ilerleyen; dışındaki bölgeleri kendine eklemleyerek askeri, siyasi, kültürel ve ekonomik bakımlardan boyunduruk altına sokan ve bütünleşik bir yapı içinde sımsıkı tutan bir rejim biçimini almıştır. Bu durum da Avrupa/Batı medeniyetinin özellikle mekân kavrayışı ile siyasal ve ekonomik düzen kavrayışı arasındaki yakınlığı sergilemektedir. Nitekim Avrupa’yı merkezde ve yukarıda gösteren Avrupamerkezci dünya haritaları da Avrupamerkezci modern kapitalist dünya sisteminin ve onun vektörlerinin yayılması ile yaygınlık kazanmıştır. Sonuç itibarıyla ilahi/dinsel içerimlerinden boşaltılmış olan hem zamanın ve hem de mekânın araçsalcı akıl doğrultusunda; ölçülebilen, hesaplanabilen, yerli yerinde gösterilebilen nesnel kategoriler olduğu düşüncesinin sosyal bilimsel analizlerde de egemenlik kurduğu söylenmelidir. 

            Dünya Sistemiyle İlişkisi Çerçevesinde Zamanmekân Tasavvurları  

            İnsanlarla doğa arasında, fizik ile metafizik arasında, tikel ile tümel, idiyografik ile nomotetik, felsefe ile bilim arasında uzlaşmaz ikiliklerin bulunduğu düşüncesi, dünya sisteminin bilgi yapılarının tüm parçaları arasında öngörülen ikili kutupsallık, uzlaşmazlık ve şizofrenik parçalanmışğı yansıtmaktadır. Bu durumda da doğal olarak sadece iki tür zamanmekân algılanmaktadır. Bir yanda küçük olayların zamanmekânı (epizodik jeopolitik zamanmekân)[4]  ve diğer yanda da büyük gerçekliklerin zamanmekânı olarak ebedi zamanmekân kabul edilmektedir. Ebedi zaman kavrayışı, temel bir ideaya; yalnızca aşamalı olarak gelişen; her bir sonraki dönemin tohumlarının, bir önceki dönemin içinde bulunduğu, doğrusal ilerleyen Aristotelesçi bir teleolojik zaman kavrayışına dayanmaktadır.[5] Nomotetik sosyal bilimciler pozitivist epistemolojiyle, doğa bilimlerini model alarak gerçekliğin evrenselliğini öne sürmektedirler. Bu da gerçeklik anlayışlarının, zamanmekân itibarıyla her yerde geçerli olmasını gerektirmektedir. Dolayısıyla ‘olayların’ ya da epizodik jeopolitik zamanmekân üzerine kurulu ‘bulgu ve gerçekliklerin’, aynı zamanda ebedi zamanmekâna da teşmil edilebileceği iddia edilmektedir.

            Avrupamerkezci evrenselcilik anlayışında nasıl ki Avrupai bulgu ve gerçeklikler, tüm dünyaya şamilen evrensel bulgu ve gerçeklikler olarak görülüyorsa, epizodik jeopolitik zamanmekânın bulgu ve gerçeklikleri de tıpkı öylece ebedi zamanmekânın da bulgu ve gerçeklikleri olarak görülmektedir. Sosyal bilimsel analizlerdeki zaman ve mekân tasavvurlarıyla ilgili kırılgan yön de ortaya burada çıkmaktadır. Bu sorunlu kırılgan yön, gerçekliğin epistemolojik bağlamda her nasılsa öyle kavranmasının önünde bir engel olmakta dolayısıyla da örneğin dünya sistemleri analizi gibi sosyal bilimsel paradigmaya rakip paradigmalar tarafından eleştirilmekte ve kendisine karşı alternatif öncüller geliştirilmektedir. Farklı bir söyleyişle, problem doğuran unsur, sosyal bilimsel varsayımların tam tersine, gerçekliğin aktörlerinin ya da epistemolojik öznelerin kendilerini iki dar ve aşırı özelliklerle yüklü zamanmekânla sınırlamamaları, farklı tasavvurlara sahip bulunmalarıdır. Hesaplayıcı zihin veya araçsalcı rasyonalite açısından zaman ve mekân, yakınlığın ve uzaklığın ölçümünün kategorileri olarak belirginleşmekte ve sabit mesafelere dönüşmektedirler. Fakat zaman ve mekân yalnızca kategoriler olarak görev yapmamaktadır. Gerçekliği, ezeli ve ebedi boyutlarıyla bilebilme söz konusu değildir. Hermeneutik epistemolojide bunun için, bütün bir insani-sosyal alanı anlama yolunda, ‘dil’ ve ‘tarih’ önemsenmekte ve anlamanın ‘zamanın-dışında’ olmayacağı savunulmaktadır.[6] İnsan toplumlarındaki bütün o kavrayış, algılayış, bilme sonuçta da epistemoloji çeşitliliğine karşın Avrupamerkezci evrenselcilikle sarmalanmış tek ve nesnel bir zaman ve mekân kavrayışının hüküm sürmesinin sorgulanması gerektiği aşikârdır.

            Ne zamana ne de mekâna; Newton’cu/Kant’çı bir yaklaşımla  ‘bağımsız’, ‘dışarlanan’, ‘olgusal’, ‘nesnel’, ‘evrensel’ anlamlar yüklemek yerine her iki kategorinin de epistemolojik kabul ve yeniden biçimlenmeler eşliğinde görülmesi gerekir. Zira her iki kategori de farklı bağlamlarda daima farklıdırlar. Bundan da öte, insan; zaman ve mekândaki ‘varlık’ olarak kendisini, bütünüyle kendi yapısı olmayan ve iradesiyle yine bütünüyle terk edemeyeceği bir zamanmekân şartlar seti içinde bulmaktadır. Ayrıca, Platon’dan Descartes’e, Kant’tan Comte’a, Batı felsefe geleneğinin epistemolojik izleğinde düşünüldüğünce tarafsız-nesnel, ‘orada-dışarıda’ ve epistemolojik öznenin içselleştirilmesine amade hiçbir ‘kendinde şeyin’  söz konusu edilemeyeceği belirtilmelidir.  

            Bilginin kaynağı, görünümü, geçerlilik durumu, nesnellik ölçütü zaman ve mekâna göre biçimlenmektedir. İnsani-sosyal koşul ve ilişkiler; değişik mekânsal ve değişik zamansal kavrayışlar eşliğinde farklı görünmektedir. Newton’cu/Kant’çı paradigmada teorileştirdiği şekilde, zaman ve mekânı değişmez parametreler olarak düşünmenin, felsefi-bilimsel tercih ve kavrayışlardan daha öte de modern kapitalist dünya sistemi gibi tarihsel sistemler[7] yönüyle de anlamlı içerimleri bulunmaktadır. Şöyle ki: Tarihsel sistemlerin, dünya sistemi somutunda uygulanabilirlik ve sürdürülebilirlik vasıfları, insanların çoğunun, sistemi, zamanmekânsal bağlamda kalıcı ve ‘doğal-normal’ görmeleri yoluyla beslenmektedir. Böylece bir yandan eleştirel enerjinin, farklı ve sisteme asıl tahripkâr darbelerin gelmesi söz konusu edilemeyecek odaklara yönlendirilmesi sağlanırken diğer yandan zaman ve mekân, tarihsel-sosyal çerçevelere dışsal kabul edilmiş olmaktadır.[8] Zaman ve mekân parametreleri, tarihsel sosyal bilimsel analizlerde ‘evrensellik’ öncülü gereği sabitlenince bir kapitalist dünya ekonomisi olarak modern dünya sisteminin ‘evrensel’ uygulanabilirliği de ‘doğal-normal’ hale gelmektedir.

            Nesnel, kesin, evrensel, doğru bilgiye ulaşma çabaları verimsizlikle sonuçlanan pozitivist epistemoloji merkezli tarihsel sosyal bilimlere karşı, dünya sistemleri analizi hem epistemolojik analiz biçimine ve hem de bu analiz biçiminin zamanına; zamanmekânına ilişkin önerileriyle nesnel ve doğru bilgiye ulaşma yolunda önemli bir imkânı işaretlemektedir. Dünya (sistemi) nasıl algılanmakta, bilgi yapılarına ilişkin çabalar ne tür amaçlarla belirginleştirilmekte, bilimsel faaliyetler hangi tarzlarda örgütlenmekte, bu ve benzeri problemler temel epistemolojik sorunlar olduğu için zamanmekân gerçeklikleri kullanılırken, en azından daha dikkatli ve bilinçli hareket edilmesinin gereklili


Türk Yurdu Mart 2008
Türk Yurdu Mart 2008
Mart 2008 - Yıl 97 - Sayı 247

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele