BİR AMERİKALI SAVAŞ MUHABİRİNİN ÇANAKKALE İZLENİMLERİ

Mart 2008 - Yıl 97 - Sayı 247

Amerikalı gazeteci Georges Schreiner  1915 yılında geldiği Türkiye’de Associated Press ajansının savaş ve genel muhabiri olarak dokuz ay geçirdi. Müttefiklerin Çanakkale ve Gelibolu’ya yaptıkları saldırıyı bu haber ajansına iletti. İstanbul’da ikameti sırasında bir kez Sultan’ın huzuruna çıktı. Sait Halim Paşa, Enver Paşa, Talat Paşa gibi devletin ve İttihat ve Terakki cemiyetinin önde gelen liderleriyle görüştü. Gelibolu’da Liman Von Sanders Paşa ile karşılaştı. İstanbul’da birçok aydınla tanıştı, Halide Edip hanım onlardan biriydi. Savaş muhabiri olarak gittiği Çanakkale’de Türk bataryalarını ve cephe gerisini dolaşarak buradan dünyaya ilk haberleri geçen kişi oldu. Anılarını “Berlin’den Bağdad’a” adlı 1918 tarihli kitapta topladı.   25 Şubat 1915’te Schreiner kendisi gibi gazeteci olan Friend Swing ile buluştu. İki arkadaş Enver Paşa’dan Çanakkale’ye gitmek için izin koparmaya karar verdiler. Ancak bunu o gün akşama kadar yapmak zorundaydılar, çünkü Enver Paşa da o gece Çanakkale gidecekti. Bu sıradan bir teftiş değildi. Çanakkale de işler kızışmak üzereydi. Schreiner anılarında şöyle yazıyor: “Müttefikler Seddül Bahir ve Kum Kale’yi bombaladılar. Bunu öğleden sonra alman deniz üssünden doğruladım. Ayın yirmisinde oldu. Müttefikler kuvvetlerini de çoğaltmaya başladılar. Almanların söylediğine göre İngiliz’lerin elindeki en büyük savaş gemisi olan Queen Elizabeth yola çıkmış bile. Müttefiklerin donanması çok geniş. Sekiz İngiliz ve altı Fransız savaş gemisi, çok sayıda kruvazör, torpidolar ve torpido savar gemiler ve bunlara ilaveten mayın arayıcılar, denizaltılar, yüzer hastaneler, destek gemileri...”   İki gazeteci Enver Paşa’yı o gün görebilmek için iki alman albayıyla buluştular. Bunlar Enver Paşa’nın yanına gidiyorlardı. Schreiner ve arkadaşı, albay Von Bronsart ve albay Jansen’in peşine takılarak Enver Paşa’ya ulaşmayı başardılar. Enver Paşa alman subaylarla ayaküstü samimi bir sohbete daldı. Muhabirler beş alt adım geride bekliyorlardı. Bir ara Enver Paşa’nın gözü onlara takıldı, almanlara onların kim olduğunu sordu. Bunun üzerine iki gazeteci ileri atılarak kendilerini tanıttılar ve hemen bir röportaja başladılar. Düşman donanmasının ilerleme şansının ne olduğunu sordular. Enver paşa şu cevabı verdi: “İlerleyebilirler ama bu kolay olmayacak. Savaş, hakkında kehanette bulunulamayacak bir şeydir. Olacakları önceden kestirmek zor. Ancak şu kadarını söyleyebilirim: Biz Türkler Çanakkale’yi gerekirse son adamımıza kadar savunacağız. Zor bir iş olduğunun farkındayız, kaynaklarımızın tükeneceğini ve kayıplarımızın ağır olacağını biliyoruz. Ama şimdiye kadar asla kaybetmedik ve bu kez de kaybetmeyeceğiz”. Bu kısa görüşmeden sonra iki arkadaş Çanakkale cephesine gitmek istediklerini Paşa’ya söylediler ve izin istediler. Enver Paşa şöyle dedi: “Pekâlâ. Gidebilirsiniz. Gerekli talimatı vereceğim. Ancak savaşın ne olduğunu umarım biliyorsunuz.  Biliyorsanız askeri kanunların da ne olduğunu bilirsiniz. Çanakkale’ye gidebilir ve istediğiniz her yeri görebilirsiniz. Ama Osmanlı askeri kanunlarına uymayı kabul etmeniz şartıyla.. Cephedeyken kanunlara uymayan bir davranışınız görülürse, kesinlikle buradaki elçiliğinizden yardım istemeyeceksiniz. Bombardıman altında kalsanız bile. Bunu kabul ediyorsanız size istediğiniz yere gitmenize izin veren bir belge vereceğim”.  Schreiner ve arkadaşı Swing,  Enver Paşa’nın bu şartını kabul ettiler. İki gazeteciye Çanakkale yolu açılmıştı.   Schreiner ve Swing,  26 Şubatta Sadrazam Sait Halim Paşa ile görüştüler. Schreiner bu röportaj için “tam bir başarı oldu” diyor. Schreiner anılarında şunları yazıyor: “Sadrazam son derece hoş bir insandı. Sorularımız çok güzel seçilmişti, ekselanslarının bize sunduğu kahve ve sigaralar da enfesti. Prens Sait Halim Paşa “Demek benimle röportaj yapmak istiyorsunuz, ne öğrenmek istiyorsunuz, istediğinizi sorun baylar, cevap vermekten zevk duyacağım” diye söze başladı. Sonra şöyle devam etti: “Avrupa basınının ve hükümetlerinin, savaşa Almanlara yardım amacıyla girdiğimizi söylemeleri çok saçma. Andlaşma hükümetlerinin Osmanlı’nın özerkliği konusunda otuz yıllık bir garanti verdikleri biliniyor. Bu demektir ki biz savaşın dışında kalsaydık, Avrupa ülkeleri bu süre içinde bizim topraklarımıza dokunmayacaklardı. Ama günümüzde garantilerin o kadar az kıymeti var ki! Türkiye’ye çok garanti verildi şimdiye kadar. Artık garanti filan istemiyoruz. Bu savaş bitene kadar garantilere güvenim yok. Hem garanti ne demek? Birilerinin sizi korumaya hakkı olduğunu kabul ediyorsunuz demek. Bir şey yapmak istediğinizde, başka bir hükümetten izin isteyeceksiniz yani. Başkalarınca korunan bir Türkiye, bağımlı bir Türkiye anlamına gelir. Biz, bağımsız olmamız, eskisinden daha bağımsız olmamız gerektiğine inanıyoruz”.   Kısa sürede Harbiye Nezareti gerekli belgeleri hazırladı. İki gazeteci Çanakkale’ye gideceklerdi. Swing hayatında hiç cephede bulunmamıştı. O İstanbul’da sadece politik durumu gözlemlemek için bulunuyordu. Schreiner ise onbeş yıldır çeşitli cephelerde savaş muhabirliği yapmaktaydı. İki arkadaş Peyk-i Şevket destroyerine binerek Sarayburnu’ndan Çanakkale’ye doğru yola çıktılar. 27 Şubatta hareket eden destroyer, 1 Mart’ta Çanakkale’ye ulaştı. Georges Schreiner şunları yazıyor: “Çanakkale küçük, hoş bir yer. Evlerin çoğu iki katlı, üst katlar genellikle ahşap. Bombardıman başladığında bu, işe yarayacak. Kasabanın gerisinde bahçeler, tarlalar, üzüm bağları dikkati çekiyor. Yaz aylarında buraları çok güzel olmalı. Çanak çömlek yapımına ek olarak halk burada tarım, ticaret ve ipekçilikle geçiniyor. Hali vakti yerinde olanlar başka yörelere göçmüşler. Bıraktıkları evleri boş. Bunlar Türk ve Alman subaylar tarafından sahil savunmasında karakol olarak kullanılıyor. Fakirler hala kasabadalar ve bir bombardıman sırasında ne kadarının öleceğini kestirmek zor. Kasabanın güneyinde iki sahil bataryası yer alıyor, bunlar Çemenlik ve Anadolu Hamidiye kalesi adını taşıyor. Türklerin teçhizatının beni etkilediğini söyleyemem. Silahları sınıf dışı kalmış ve top ateşini etkili kılacak günümüz yeniliklerinden çoğu görülmüyor.. Nişangâhlar çok fakir,  bataryalardaki ve daha ileri noktalardaki elektronik iletişim sistemi bombardımana açık. Türkler ve Almanlar en fazla 14 bin metreye hedeflenen silahlarla, en az 18 bin metreyi hedef alabilen gemileri nasıl uzakta tutabilecekler anlamış değilim.  Bunu bazı subaylarla da tartıştım ve bana hak verdiler. Subaylar, arkadaşımın ve benim muharebe başladığında bataryada kendileriyle birlikte olabileceğimizi söylediler. Ama benim daha henüz parça parça olmaya niyetim yoktu. Ben savaş muhabiriydim, savaşçı değil. Gözlem yeri olarak kendime Sultaniye kalesini seçtim. Buradan manzara harikaydı.”   Türk askerinin teçhizatının ne denli eski ve yetersiz olduğuna tanıklık eden Georges Schreiner, türlü zorluklara ve meşakkate rağmen düşmana karşı göğsünü siper eden Mehmetçiğin kahramanlığını anılarında günlük halinde yazıyor. 17 Mart ve savaşın en şiddetli olduğu ve İngiliz ve Fransızların büyük kayıp verdikleri 18 Mart 1915’te ise, belli ki savaşın şiddetinden, Georges Schreiner günlüğünü yazamamış. 16 Mart tarihli günlüğünü 19 Mart tarihli olan izliyor. Buradaki satırlarına ise şu ilginç cümleyle başlıyor: “Tanrılar ve küçük balıklar! Hala hayattayım ve ayaklarımım yere değmesinden çok mutluyum. Oysa dün ayaklarım daha ziyade havadaydı.  18 Mart bundan sonra benimle Swing ve arkadaşım Fuat için bir doğum günü olacak. İngilizler dün Fransızları da yanlarına alarak geldiler. Büyük bir gün olacaktı. Bundan emindiler. Saat 11 de Erenköy körfezinde saf tuttuklarında 19 savaş gemisi, otuz kruvazör, ayrıca destroyerler, torpidolar, mayın temizleyiciler gözümüzün önündeydi. Ama Müttefik donanmasının gelişi ve gidişi arasında geçen bu bir gün, Dante’nin bile tüylerini ürpertecek şekilde geçti. Dünü gördükten sonra ‘cehennem’, artık buradakilerden kimseyi korkutamaz”. Schreiner sonraki sayfalarda 18 Mart gününü ayrıntılı bir şekilde anlatıyor. İngiliz savaş gemisi Queen Elisabeth’i gören arkadaşının “Herşey bitti. Türkler elbette buna karşı koyamazlar” dediğini belirten Schreiner, akşama doğru Bouvet, Irresistible ve Ocean gemilerinin boğazın serin sularına gömüldüğünü yazıyor. Tarihî bir güne tanıklık eden ve bunu ayrıntılarıyla kaleme alan Schreiner’in Çanakkale ve Gelibolu izlenimleri oldukça geniş bir yer tutuyor. Biz kısaca değindik.   İki gazeteci 4 Nisan 1915’te İstanbul’a döndüler. Çanakkale’den geçtikleri haberlerle birden üne kavuşmuşlardı. Herkes onlardan bilgi almak istiyordu. Onlar ise Sultan V. Mehmet Reşat’la görüşmek istiyorlardı. 7 Nisan’da huzura kabul edildiler. Yirmi iki dakika süren bu kabul oldukça uzun bir süreydi. Hiç bir elçi, padişahla 15 dakikadan fazla konuşmamıştı. Sultan Çanakkale’de olanları merak ediyordu. Sahildeki bataryaların kaybının ne oranda olduğunu sordu. Buradaki zayiatın az olduğunu öğrenince şaşırdı. Çanakkale halkının ne durumda olduğunu soran Mehmet Reşat, bombardıman sırasında subayların ve halkın elinden gelenin fazlasını yaptığını öğrenince şöyle dedi: “Ellerine sağlık. İyi yapmışlar. Bunun için Allaha şükrederim. Halkıma da şükran borçluyum. Osmanlı ruhu henüz ölmedi. Halkım çok uzun süredir savaş içinde. Çok yara aldı. Fakat uzun süren bir barış pek yakında gelecek ve Osmanlı milleti tekrar ayağa kalkacak”. Padişah 18 Mart’ta cephede olan gezginimize ‘korkmadınız mı’ diye sordu. Swing çok korktuğunu, ihtiyar bir Türk’ün babacan bir tavırla sırtına vurarak kendisine ‘yok efendim, yok, korkma! Kısmet!’ dediğini padişaha anlattı. Mehmet Reşat batırılan Bouvet, Irresistible ve Ocean gemileri hakkında daha fazla bilgi edinmek istedi. Düşmanın kaybettiği askerlere de acıyan padişah, gazetecilere son olarak şunları söyledi: “Onca genç adamın kaybedilmesi çok acı. Bu kanlı savaşa, insanların yetim ve dul kalmasına ne gerek vardı ? Ama Allah şahidim, bunu ben hiç istemedim. Halkım da istemedi, eminim. Fakat bu şartlar altında cesurca savaşmaktan başka bize ne kaldı? Ordumun yaptığı da bu ve yapmaya devam edecek”. Schreiner’in İstanbul’la ilgili diğer anılarını da içeren ama özellikle Çanakkale muharebeleri için birinci elden kaynak olan “Berlin’den Bağdat’a“ adlı kitabının mutlaka Türkçeye çevrilmesi gerektiğini düşünüyorum.                                                                                                                                      

Türk Yurdu Mart 2008
Türk Yurdu Mart 2008
Mart 2008 - Yıl 97 - Sayı 247

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele