ÖZGÜRLÜĞÜN KALESİ: ÜNİVERSİTE

Mart 2008 - Yıl 97 - Sayı 247

Üniversitelerin ne olup olmadığı ve ne olması gerektiği konusunda olumlu veya olumsuz anlamda çok şey söylenir. Hayatta başarının üniversite eğitiminden geçmediğini iddia edenler yanında üniversitenin yaşama dünyasından kopuk bilgiler deposu olduğunu savunanlar olduğu gibi, üniversite eğitiminin önemini işaret edenler veya bu mekânı bilimin kutsal mabedi olarak görenler de az değildir. Fakat hiç kimse üniversiteleri önemsiz ve gereksiz görmemektedir. Tabii bir de insanlık dünyasına göz attığımızda, gelişmiş ülke olma vakıasıyla iyi bir üniversite eğitiminin mevcudiyetinin aynı coğrafyada buluştuğunu görmekteyiz ki bu da tesadüfî olmasa gerektir. Diğer yandan, elimizde, yeni kuşakların ufkunu geliştirerek hayata hazırlayan başka bir mekanizma da yoktur. Üniversite eğitimine özel önem atfedenler, bu eğitimi almış bireylerle almamış olanlar arasındaki gözle görülür farklılıklara dayanıyor olmalıdır. Bu ülkenin gerçek aydınları, üniversitelerin gerçekten üniversite haline gelmesi için düşünce üretmek ve sözünü söylemek zorundadır. Üniversite üzerine söylenecek şeylerin hepsi bir kalemde dile getirilemez. Bu yüzden bu yazıda işin teknik ve idarî yönünü çözümlemeyi bir yana bırakıp, üniversite denilen kurumun ruhunu keşfe çıkmayı amaçladık.   Üniversiteler, kamu kurumu olarak “devlet içinde devlet” değildir; devlet denilen siyasal organizasyona, hukuken, ilkesel olarak veya bilfiil direniş sergileyecek şekilde kafa tutma hakkı yoktur. Bir devlet düzeni yoksa üniversite de olmaz. Fakat üniversiteler, doğrudan yürütmenin emrindeki genel idare hizmetleri türünden bir kamu kurumu ile aynı kefeye konmamalıdır. Yürütmenin üniversiteye doğrudan müdahalesi, oradaki dokuyu tahrip eder. Diğer kurumlarda bilfiil resmi işler yürütülür; üniversitelerde ise, eğitim-öğretim hizmeti vermenin yanında, düşünce, bilgi ve bilim üretilir. Bunlar ise insanlığın en rafine faaliyetidir. Siyasal ve sosyal düzen de işte bu üretilenler ışığında yeniden biçimlenir. Üniversite, en genel çerçevede, içinden çıktığı ve içinde yer aldığı topluma, kamu düzenine karşı sorumludur. Orası toplumun kendi elleriyle kendi başına diktiği bir put olmadığı gibi, topluma övgüler düzülen bir mekân da değildir. Üniversite kendi toplumuna tepeden bakamaz; onunla hemhal olmalıdır. Üniversite aynı zamanda toplumsal ortamda olup bitenleri eleştirir de! Üniversitenin toplumsal sorumluluğu, onun her türden bilgi ve düşünce üretmesini gerektirir. Buradaki ince çizgi, yani topluma karşı sorumlulukla eleştirme ve resmi otoriteyle ilişki tarzı yazılı kurallarla değil, üniversiteyi oluşturan bilinçler tarafından içsel olarak belirlenir. Onlar kendi sınırlarını çizebilecek yetkinliğe sahiptir. Devlet denilen kurumun var olması gerektiği zaten kabul edilmektedir. Devlet, ontolojik mevcudiyetini koruyacak birimlere de sahiptir. Bu kurumun, daha mütekâmil olabilmek için, onu sigaya çekip sorgulayan akıllara ihtiyacı vardır. Bu akılların kaynağı üniversitelerdir. Bu bakımdan, devlet düzenine sadık olan üniversitenin mevcut düzenle ve iktidarla barışık olma, onun sadık bekçiliğini yapma, egemen zihniyeti pekiştirme, onun takipçisi ve savunucusu olma gibi bir fonksiyonu yoktur. Üniversitenin özerkliğinin önemi bu noktada ortaya çıkar. Üniversite, tek otoritenin egemenliğini ve sarsılmaz disiplini taşından toprağına kadar yansıtan bir garnizon veya herkesin aynı kaynaktan beslendiği, aynı bilgileri tekrarladığı, aynı bağlılık ve itaat duygusunu sergilediği bir cemaat değildir. Üniversite tıpkı herkesin dilediği şekilde alışveriş yaptığı bir çarşı gibidir. Orada, çeşitli düzeyde imkanları olan ihtiyaç sahipleri dolaşır. Bütün esnaf tezgahının başındadır, tüm mamuller görücüye çıkmıştır. Herkesin oraya buraya gidip geldiği, dükkanlara girip çıktığı çarşıda, ilk bakışta keşmekeş varmış gibi görünür. Ama çarşının kendine özgü, sindirilmiş, içselleştirilmiş kuralları vardır. Bu kurallar bir talimat listesi gibi yazılıp duvara asılmaz. Görünüşteki karmaşaya rağmen, her şey bu kurallara bağlı olarak yürür. Orada iç ahenge sahip bir çeşitlilik bulunur. Üniversite de böyledir. Otoriter ve dayatmacı bir ortamda bilgi ve düşünce üretimi olamaz; çünkü otorite bilgi ve düşüncenin özerkliğini tanımaz. Bunların özerkliği, cemaat ruhunun egemen olduğu ortamda da onaylanmaz. Her ikisinde de mutlak itaat beklenir. Özerlik, bireyin kendi kararını gelişmiş vicdanına kendi kurallarına dayanarak özgürce verebilmesidir. Üniversite eğer özerk ve özgürse, orada üretilen bilgi, bilim ve düşüncenin, toplumsal-siyasal egemenlerin zihniyetine uygunluğu gözetilmez. Üniversite ufkunu geliştirmek isteyenlerin sofrasına konulan zengin malzemenin mutfağıdır. O, bu yönüyle toplumu etkiler ve etkilemelidir de! Ama dayatma şeklinde değil, sofrayı zenginleştirerek! Üniversitedeki herkes ürettiğini ifade etmekle diğer akıllara, olabildiğince çok malzeme sunmuş olur. Üniversiteler sırf bir meslek okulu olmadığı gibi, problemlere kesin çözümler üreten sihirli yerler de değildir. Üniversiteler yozlaşma, kendisi olmaktan uzaklaşma gibi bazı sorunların kaynağı da olabilir. Bu türden sorunlar yine üniversite tarafından çözülebilir. Üniversiteler siyasete kapalı kurumlar olamaz. Ama aynı kurum gündelik siyasetin aktörlüğüne soyunamaz. Orada yürütmeye alternatif güncel siyaset yapılamaz. Üniversite siyasal şeyler üzerine düşünür, olup biteni genel-teorik çerçevede tartışıp yorumlar. Bunun için de akademisyenlerin “fikri hür irfanı hür” olmalıdır. Üniversiteler eylem mekânı değildir. Üniversitelerde sadece teorik üretim; bilimsel veya bilimsel olmayan nitelikte her türden bilgi üretimi, fikir üretimi yapılır. Yüksek kültürün filizlendiği zemin üniversite ortamıdır. İfade etmek gerekir ki bir fikrin üretilmesi demek, onun yaygınlaşması demek olmadığı gibi, yaygınlaşmasının zorunlu olduğu anlamına gelmez. O sadece üretilir, topluma sunulur. Sayısız bilinç bunlara vakıf olur, akıl süzgecinden geçirir ve yeni bir sentez yapma imkânı elde eder. Hiçbir şey yoksa hiçbir şey ortaya çıkmaz. Üniversite her türlü statükonun yürürlükten kalktığı yerdir. Orayı dolduranların kul değil, özgür düşünen, aklını kullanabilme yetisi kazanmış bireyler olmaları beklenir. Eğer yüz yıl önceki üniversiteler Newton fiziğini cansiperane savunarak bu fiziğin karşıtlarına kapılarını kapasalardı, modern fizik gelişemeyecekti. Eğer üniversiteler totaliter sistemlerin yılmaz bekçisi olsalardı, bu sistemlerin karşıtı olan özgürlükçü sistemlere yer açılamazdı. Herkesin aynı düşündüğü, aynı inandığı, aynı davrandığı yerde, statüko devam eder; oradan yeni hamleler çıkmaz ve yeni ruh filizlenmez. Üniversite her türden bağnazlığın eriyip buharlaştığı yerdir. Orada, dayatılan doğrular değil, keşfedilen, doğru olup olmadığına kişinin kendisi tarafından karar verilecek olan bakış açıları zenginliği egemen olmalıdır. Tartışılmaz değerler ihdas edilip onların tabulaştırıldığı veya putlaştırıldığı mekânlar, hocaların sunduğu bilgilere mutlak doğrularmış gibi iman edilen ortamlar üniversite olamaz. Üniversite tartışılmaz ilan edilen değerlerin, tabuların temelden itibaren sorgulandığı, putların yıkıldığı, değer ve ilkelerin akılcı tarzda yeniden inşa edildiği bir ortamdır. Üniversitede tüm önyargılar kovulur ve her tür dogma dokunulmazlık elbisesinden sıyrılır. Oradaki her etkinlikte akla dayanmak esastır. Bilgi, bilim ve fikir bu dayanaktan hareketle üretilir. Bilimselliğin barınağı diye tanımlanan üniversiteler bilim putuna tapınılan yer veya bilimin kutsal mabedi değildir. Aynı çatı altında, tüm bu üretilenler amansızca eleştirilir de! Bu yüzden orada, bilim sevdalıları kadar bilim karşıtları, pür akılcılar kadar aklı rafa kaldırmayı teklif edenler mevcut olmalıdır. Üniversitelerde bilimdışılığı savunmak yasaklanmamalı; bilimdışı olmanın erdemini iddia edenler de orada varolma ortamı bulmalıdır. Üniversiteler uysal ruhlar kadar anarşist ruhlulara yer vermelidir. Gerçek öğretim üyesi bir memur değil, bir entelektüeldir. Memur öğretim üyesi üniversiteyi öldürür, entelektüel öğretim üyesi ise ona gerçek ruhunu kazandırır. Entelektüel öğretim üyesi özgür vicdanlı, otoritelerin baskısına boyun eğmeyen, hakkı gözeten; her tür otoriteyi zihinsel olarak önce rafa kaldıran, ardından iç dünyasında sadece eleştirel yolla sorgulayarak ilkeleştirdiği “kendi otoritelerine” yer veren insandır. O kendini özgürce temsil eder. Bir hakikat sevdalısı olan entelektüel, bu hakikati durmaksızın arar ve bulduğunu düşündüğünde sunar. Tek boyutlu hakikat mevcut olmadığından, çokluk ve çeşitlilik bu ortamın doğasıdır. Bu da özgürlüğü gerekli kılar. Özgürlük olmazsa gerçek üniversite doğmaz. Erdemsizlik yolları tıkandığı ve erdemsizliği seçemediği için erdemli görünen bir ruh, hakiki anlamda erdemli sayılamaz.  Gerçek erdemliler özgür insanlar arasından çıkar. Çünkü onlar erdemsizlik yapabilecekleri halde yapmamayı seçmişlerdir. Kendini temsil ve ifade edebilme, bir erdemdir. Kendini ifade ederek zihin içeriğini dışa vuran kişi kamuoyunun keskin eleştirel aklına kendini açmıştır ve bunun doğuracağı sonuçlara da baştan razıdır. Fikir üreten, bunun sorumluluğunu da üstlenmeye hazır demektir. Dile getirilen her fikir, ortaya konulan her bilimsel bulgu bir meydan okumadır. Onlar herkese sunulmakla tartışılmayı, yanlışlanmayı beklemektedir. Bu bakımdan üniversiteler üretim sahiplerinin birbirine bilimsel ve fikri anlamda meydan okuduğu yerlerdir. Hakikatin sesi olarak bilim kimseyi zorla susturmaz. Bilimin militanları yoktur, sadece kendisi vardır ve o konuşunca diğerleri susar. Hakikati keşif hareketi olarak felsefî bakış, sorgulayıcı tavır egemen olunca kısır arayışlar ve kavgalar besin kaynağı bulamaz. Bu yönüyle üniversite, kavgalara yol açan ikilikler mekânı değil, çokluk ve çoğulculuk mekânıdır. İkiliği doğuran da zaten bağnazlık değil midir? Üniversitenin ruhu özgürlüktür. Orada bilginin iktidarı, bilgi sahipliği hegemonyası barınmamalıdır. Özgürlüğü yakıp kavuran darbelere ve özgürlük düşmanı darbe çığırtkanlarına karşı en büyük direnci üniversiteler göstermelidir. Üniversite, önce emperyal bir uygulama, müstemleke ruhunun göstergesi olan yabancı dille eğitime baş kaldırarak kendisi olmaya doğru ilerlemelidir. Hayata açılan pencerelerin keşif zemini olan üniversite, tüm soruların cevabını bularak zihinsel sükûnete kavuşmuş olanların yeri değildir. Şüphe ve arayışını bir kenara bırakmayan, evreni ve hayatı anlamaya, yorumlamaya yönelen, onlar üzerine kendi tasarımını geliştirip kendi sentezini yapmayı hedefleyen insan, bütüncül kavrayışa ve kuşatıcı bakışa ulaşmaya en yakın ilkeli bireydir. O, iyiyi, ideal olanı arayan hakikat sevdalısıdır. Bu birey en yüksek değerde gördüğü, başkaları tarafından da onaylanabilecek veya şimdiye kadar tartışılıp onaylanmış ilkelere sadakat ve bağlılık duyar. O, her türden bilgi ve düşünceye hürmetle doludur. Üniversite mutlak doğrular ve hakikatler sunmaz; doğruyu ve hakikati arama cehdi verir, bunun yöntemini soruşturur. Orası “mutlak hakikat”in keşif mekânı değil, hakikatin arandığı ve bu arayış sürecinde elde edilenlerin insanlığa armağan edildiği ortamdır. Orada zihinler belli bilgilerle ve kabullerle doldurulup biçimlendirilmez; orada sadece zihinler disipline edilir. Bu yüzden üniversiteler tek tip insan yetiştirmeyi hedeflemez. Üniversitenin herkese hitap etmesinin anlamı budur. Bir mekânı, özgürlük ruhunu koruyacak ve sürdürecek bilim, bilgi ve düşünce idealistleri gerçekten üniversite yapar. Üniversiteler için tek kural olmalıdır: “Özgürlüğe kastetmek suç, her türlü yasak yasaktır.”  

Türk Yurdu Mart 2008
Türk Yurdu Mart 2008
Mart 2008 - Yıl 97 - Sayı 247

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele