İNANÇ SİSTEMLERİ VE BATI TÜRKLÜĞÜNE ETKİLERİ

Şubat 2008 - Yıl 97 - Sayı 246

Aristo ve Etkileri Milattan önce 4. yüzyılda yaşamış olan Aristo (M.Ö. 384-322), Eflatun’un (Platon) öğrencisi olup; zamanının tüm ilimlerinin yanı sıra felsefe ve mantıkta, çağının çok ilerisinde eserler bırakmıştır. “Tümdengelimi” esas alan Aristo mantığı hem doğuyu, hem de batıyı etkilemiştir. Tümdengelim mantığını örneklemek gerekirse: “Bütün kuşlar uçar, serçe de bir kuştur. Öyleyse serçe de uçar.” Rönesans hareketi zemininde, pozitif bilimlerdeki gelişmeler ve ilerleme için Dekart’ın şüphecilik felsefesinden sonradır. Dekart’a kadar Doğu’da-Batı’da birçok bilim adamını etkileyen, Aristo felsefesini anlayabilmek için, değişik kaynaklarda farklı şekillerde anlatılan bir olayı kısaca özetlemekte fayda vardır. Orta çağ’da, genç bir bilim adamı atın ağzında 36 adet diş bulunduğunu söyler. Dayanağı atların ağzında, bizzat kendisinin yaptığı sayımlardır. Bulgusunu anlattığı hocası, tespitine karşı çıkar. Gerekçesi ve yorumu, “Ben Aristo’nun kitaplarını sayısız kereler okudum. Orada 14 yazıyor. Sen git yeniden say.” dır. Aristo felsefesi, İslâm âlemini ve doğu felsefelerini de etkilemiştir. Haçlı seferleri ile İbn-i Sina, Farabi, İbn-i Rüşt gibi İslâm âlimlerini tanıyan Avrupa, Endülüs Emevîlerinin de katkılarıyla Aristo’yu da tekrar tanımıştır. 13. yüzyıla kadar devam eden bu süreçte, Aristo’nun tümdengelimci mantığı, skolastisizmin temelini oluşturmuştur. Orta çağ Avrupa’sında, kilisenin savunduğu, tartışılmaz kutsal kitap (İncil) yorumu ve her türlü dünyevî olayda kutsal kitaptan çareler aranması, pozitif bilimlerde ilerlemenin ve gelişmenin önündeki en büyük engel olmuştur. Pozitif bilimlere ve akılcı mantığa sırtını dönen felsefi yaklaşım doğal olarak doğmaların ve hatta hurafelerin esiri olmuştur. Yukarda verdiğimiz “uçan, kuştur” örneğini orta çağ Avrupa’sının skolâstik düşüncesiyle irdelersek: “Bütün kuşlar uçar. İnsan kuş değildir. Öyleyse insan uçamaz. Zaten İncil’de de insanın uçabileceğine dair bilgi yoktur.” Zamanla bu yaklaşım ilk bölümünü de kaybetmiş ve sadece “İncil’de insanın uçabileceğine dair bilgi yoktur. Uğraşmak şeytan işidir.”noktasına kadar gelmiştir. Bu dönemdedir ki Hıristiyan âlemi, meleklerin cinsiyetini tartışırken; Doğu ve İslâm medeniyeti, pozitif bilimlerde ilerliyordu. Fatih’in toplarla Bizans surlarını yıkması İslâmiyet’in pozitif bilimlere gösterdiği ilgi ve akılcı mantığın sonucudur. Avrupa’nın, Türk İslâm âleminin yakaladığı bu bilimsel ivmeyi yakalayabilmesi için 17. yüzyıla kadar beklemesi gerekmiştir. Fransız düşünür ve matematikçi Dekart’ın (1596–1650), “Mademki şüpheleniyorum, öyleyse düşünüyorum. Mademki düşünüyorum, öyleyse varım.” şüpheci-akılcı yaklaşım yeniçağın felsefesini oluşturmuştur. İslam Âlemi ve Akılcılık Ön Asya, Orta Doğu ve Horasan’a kadar uzanan coğrafyanın Aristo ve Eflatun ile tanışması, Büyük İskender’in doğu seferine bağlıdır. Bilindiği üzere Eflatun’un öğrencisi olan Aristo İskender’in Hindistan’a kadar uzanan doğu seferine katılmış ve görüşleri bu bölgede yayılmasının zeminini oluşturmuştur. Aristo’dan sonraki çağlarda eski Yunan dili (Grekçe) ve medeniyeti bu bölgedeki bilimsel ve dinî çalışmalarda yaygın olarak kullanılmıştır. İslamiyet’in bölgede yayılmasından sonra da eski Yunan’a ait eserler, Müslüman bilim adamları için ilgi çekici olmuştur. Bu çerçevede Aristo’nun “tümdengelimci” mantığından en fazla etkilenenlerin başında “Kader”i reddedip tamamen akıla dayanan Mutezile gelmektedir. Siy­âsî kökenli bu aşırı fırkaya karşı İslâm âleminin reaksiyonu Ehl-i Sünnetten gelmiştir. Ehl-i sünnet yolundaki İslâm âlimleri arasında akıl-vahiy ikileminde iki büyük imam, İslâm âlemini çok büyük ölçüde etkilemişlerdir. Bunlar İmam Mâturidî ve İmam Eş’arî’dir. Her ikisi de, hareket noktası ve temel kabul olarak, “vahiy ve Kur’an çerçevesinde akılı esas almışlardır.” Ancak zaman içerisinde ikisi birbirinden farklı noktalara gelmiş; İmam Mâturidî “akıl”ı ön plana çıkarırken, İmam Eş’arî “vahiy ve nakil”i esas almıştır. İmam Eş’arî: Gerçek ismi Ali bin İsmâil Ebü'l-Hasan-ı Eş'arî’dir. Kesin olarak bilinmemekle birlikte Basra'da 874 veya 879 yıllarında doğmuş,  935 veya 941 yılında Bağdât'ta vefât etmiştir. Arap kökenlidir. Görüşleri Arap-Fars Müslümanlığını etkilemiştir. Ebü'l-Hasan-ı Eş'arî, her şeyi akılla îzâh etmeye çalışan felsefecilere karşı “vahy ve nakl”i savunmuştur. Eş’arî ekolüne göre, Kur’an’da her şey vardır. Her türlü dînî-dünyevî meselenin çözümü kutsal kitabımızda verilmiştir. Bu anlayış, tümdengelimci mantığı Kur’an-ı Kerim’e uygular gibi görünmektedir. Akıl yanıltıcıdır ve ona güvenilmez. Meseleler karşısında, Kur’an-ı Kerime ve ona bağlı olan şer’i kıyas (benzetme) eksenli çözümlere ağırlık veren fıkıh kitaplarına bakmak yeterlidir. Eş’arîlere göre, Kader yaratılıştandır. Allah, Cennetlikleri de Cehennemlikleri de yaratılıştan ayırmıştır. Kulun iradesi geçersizdir. Kimin başına ne geleceği ve ahirette ne göreceği yaratanın takdiridir. Kula bahşedilmiş “irade-i cüziye” diye bir şey olamaz. Eş’arî düşüncesine göre, insan yaşamı, her şeyiyle aklı devre dışı bırakarak İslâm’a göre düzenlenmelidir. Bunu yapmayan yönetimler İslam dışıdır. Dünyada kula yüklenecek ve affedilemeyecek tek günah, küfür-şirktir. (Allah’a ortak koşma) İmâm el-Mâturidî: Gerçek adı, Ebu Mansur Muhammed bin Muhammed bin Mahmud el-Mâturidî’dir.  Maveraünnehir’deki Semerkant şehrinin Maturid köyünde 853’te doğmuştur. Ölüm tarihi ise 944’tür. İslâm tarihçilerinin tamamına yakın kısmına göre İmam Mâturidî Türk’tür. Yine Türk kökenli Ebu Hanife 'den sonra en çok itibar edilen kişidir. Zaten Ebu Hanife’nin talebelerinden olan Şeyh Ebu Bekr Ahmed bin İshak’ın öğrencisidir.   Ebu Hanife ve Mâturidî Türk-İslâm anlayışının mimarlarıdır. Ebu Hanife amelde imamımız iken; Mâturidî, îtikâdî (İnançla ilgili) mezhep imamımızdır. Mâturidî, dinin iyi anlaşılması için “vahiy ve nakil”in yanı sıra “akıl”ın da kullanılması gerektiğini ileri sürmüştür. Çünkü onun düşünce sistemine göre, bu iki kaynak itikadî sorunların çözümünde bizleri daha sağlam zemine oturtur. Din ve devlet işlerinin ayrı olması gerektiğini de söyleyerek bu günkü anlamda laikliği savunmuştur. Eş’ârî ile Mâturidî görüşlerinin farklılıkları: Mâturidî ve Eş’ârî, Mu’tezileye karşı mücadelede vahiy ve akılı başlangıç noktası almalarına karşılık zaman içerisinde farklılıklar göstermişlerdir. Bu farklılıklar 70’e kadar varmakta ise de bunlardan en önemlilerini kısaca özetlemek gerekirse: 1.            Cüz’i irade: Eş’ârîlere göre cüz’i irade Allah’tandır. Mâturidîlere göre ise cüz’i irade kula aittir. Hatta Allah tarafından yaratılmamıştır. Cüz’i irade, kula sorumluluk yükler. 2.            İyilik ve kötülük: Eş’ârîlere göre iyilik te kötülük te Allah’tandır. Yani bir şeyin iyi veya kötü olduğuna akıl karar veremez. Allah’ın emir ve yasakları iyilik ve kötülüğü gösterir. Mâturidîlere göre ise iyilik veya kötülük akıl ile anlaşılabilir. Akıl, Allah’ın emir ve yasaklarını anlamamızı sağlar. Başka bir deyişle din, aklen kavradıklarımıza delalet eder ve onları destekler. Çünkü din de akıl da aynı kaynaktan gelirler. 3.            Allah’ı tanıma: Eş’ârîlere göre, Allah’ın varlığını ve birliğini tanıma, Şer’an vaciptir.  Mâturidîlere göre ise, aklen vaciptir. 4.            Kula gücü yetmeyecek şeyleri teklif: Eş’ârîlere göre Allah kula gücü yetmeyecek şeyleri de yükler. Mâturidîler aksi görüştedir. Onlara göre Allah’ı bilme, akıl yürütme kanalı ile gerçekleşir. 5.            İlliyet ve hikmet (Neden ve hikmet): Evrende bir hikmet ve düzen bulunmaktadır. Bu bilim alanında öngörülebilirliği ifade eder ve böylelikle dış doğal dünyada nedenselliği savunma kolaylaşır. Eş’ârîler ”Allah’ın fiilleri için sebep aranamaz.” der. Onun fiilleri hikmet ile bağlı da değildir. Çünkü onlara göre Allah, mutlak kudret ve hâkimiyet sahibidir.       Mâturidîlere göre Allah abesten münezzehtir. Sebepsiz hiçbir şeyi yaratmaz. Olmasına müsaade etmez. Her şeyin bir sebebi vardır. Bu Allah’ın abesle meşgul olmamasına bağlıdır.   6.            Eş’ârîlere göre nübüvvet için erkeklik şart değildir, kadından da peygamber olur.  Nitekim Meryem, Hz. Havva ve Hz. Musa’nın annesi nebidirler. Mâturidîlere göre ise, kadından nebi olmaz. 9.            İbadet: Eş’ârîlere göre ibadet,  Müslim-gayrı müslim herkese yükümlülüktür. Dahası ibadet, imanın parçasıdır. İbadet olmadan iman tehlikeye girer. Bu sebeple her insan ibadet etmelidir. Mâturidîlere göre ise, Müslüman olmayanların ibadet şartı yoktur. Müslümanlarda, kelime-i şahadet ve diğer şartları kabul etmek Müslümanlık için yeterlidir. Kelime-i şahadet getiren herkesi Müslüman kabul etmek gerekir. Müslüman’ın diğer ibadetleri yapıp yapmaması sadece kendini ilgilendirir. Allah’a karşı sorumludur. Diğer bir ifade ile Eş’ârî, ibadete zorlamayı öngörürken; Mâturidî, tavsiyeyi ve teşviki tercih etmiştir. 10.         Tevbe-i ye’s: Eş’ârîlerce, tevbe-i ye’s (Üzüntü ve umutsuzluk durumunda tövbe etme) olabilir. Mâturidîlerce anlamsızdır. Bu kısa ön bilgilerden sonra Eş’ârî ve Mâturidî inançlarının İslâmiyet’in anlaşılma şekli üzerine etkilerine ve katkılarına bakmakta fayda vardır. Hemen belirtelim ki bu çalışmamızda Eş’ârîlik ve Mâturidîlik arasında inanç düzeyinde olan farklılıkları tartışmak gibi bir düşüncemiz yoktur. Bu nokta konumuz dışındadır. Ayrıca ilahiyatçıların sahasıdır. Biz burada Eş’ârîlik ve Mâturidîlik’in akılcılık ve pozitif bilimlere bakışlarını incelemeye çalışacağız. Keza bu iki inanç sistematiğinin Türk sosyal, kültürel ve devlet hayatı üzerindeki etkilerini tartışacağız. İslâm’ın Türk Yorumu: Daha önce de belirttiğimiz üzere Mâturidîlik, daha ziyade Türkler arasında yayılmıştır. Eş’ârîlik ise daha ziyade Arap ve Fars ülkelerinde yayılmıştır. Türk Dünyasında Azerbaycan ve İran Türklüğünün bir bölümü bu inançtadır. Müslümanlığın Türk yorumu İmam-ı azam Ebu Hanife-İmam Mâturidî-Yusuf Hamedanî-Hoca Ahmet Yesevî çizgisindedir. Vahiyi, Kur’an’ı ve sünneti esas alan bu çizgi, akılcılığı temel yöntem olarak kabul etmiştir. Diğer bir deyişle, Batı Türklüğü ve Osmanlı-Türkiye Cumhuriyeti Devletini kuran asli unsur, Hanefî-Maturidî’dir. Akılcı düşüncenin sonucudur ki 1400 yıllık İslâm tarihinde, büyük bilimsel atılımlar, devletler, imparatorluklar hep Mâturidî düşüncenin hâkim olduğu bölgelerde olmuştur. Arap ve Fars topluluklarının geri kalmış olmasının temel sebebi ise akılcılığı reddeden skolastik yaklaşımlarıdır. Devlet geleneği olmayan, dış doğal dünyaya sırt çeviren, dini, câmi ve mezarlık bekçiliği olarak algılayan toplumlar, İslâm’ın dinamizmini ve güzelliğini engellerken, “entarili Arap” imajı ile çirkin yüzünü oluşturmuşlardır. Peygamber efendimizin “Hiç ölmeyecekmiş gibi çalışın. Yarın ölecekmiş gibi ibadet edin” hadisi veya “Düşmana silahıyla mukabele edin” (Enfal 60) mealindeki ayet ve o doğrultudaki hadislere sırtını dönen Eş’ârîler, Kur’an’ın “Müminler müminleri bırakıp başkalarından dostlar edinmesinler” (Nisa 144) açık hükmüne rağmen, Müslüman devletlere karşı Hıristiyan âleminin ortağı olmuşlardır. Peygamber Efendimizin doğduğu evi “Bid’at” gerekçesiyle yıktırırken, eşcinsel İngiliz Casusu Lawrence’ın Cidde’de kaldığı evi müze haline getirip ziyarete açmışlardır. Kısaca özetlemek gerekirse: İslâm medeniyetinin felsefî yorumunda, Aristo mantığının ve ona karşı çıkan akılcı akımların rolü büyüktür. Türk-İslâm alimlerinin Aristo’yu ve Platon’u yeterince tanıyıp, onların felsefi düşünce sistemini akılcılıkla sentezlemesi, parlak Türk-İslâm medeniyetinin doğmasını sağlamıştır. Türk-İslâm Felsefesi Batı Türklüğünde İslâm yorumu ve devlet anlayışı, sosyal yapıda hoşgörüyü esas alırken, idarede örfi bir devlet halini almıştır. Onuncu ve onaltıncı yüzyıllar arasını kapsayan bu dönemde, pozitif bilimler son derece gelişmiş; bilim ve teknikte dünyanın en üst düzeyine ulaşmıştır. Bu sonuçta Mâturidî itikadın, etkisi büyüktür. Astronomide, Tıpta, Fende, Matematikte araştırmaya imkan veren bu yaklaşım, ilerleme ile sonuçlanmıştır. Denilebilir ki bu asırlarda Horasan’dan İstanbul’a kadar uzanan coğrafya, bilimin beşiği olmuştur. Öyle ki bu coğrafya, her dinden ve her milletten bilim adamı için cazibe merkezi haline gelmiştir. Resmi tarih söylemlerinde, bu süreçte itikadî sistemlerin etkisi yeterince tartışılmamıştır. Eğer din, devlet ve sosyal hayatta belirleyici olarak merkezî idare alınırsa, sorumuz şu olacaktır: “Merkezi idare ne kadar İslâmî’dir? Ne kadar millîdir?” Konunun daha iyi anlaşılabilmesi için, tarihî örneklerden bahsetmek yararlı olacaktır. İsyancı Alevî Türkmen geleneğinin başlangıcı olarak gösterilmek istenen, hayatı gerçek bilgilerden ziyade efsaneler ve eski kişilerle karışan Baba İlyas’ın, isyan gerekçeleri iki noktada toplanmaktadır. Bunlardan birincisi merkezi idarenin çevreye yabancılaşması ve ağır ekonomik koşullarla ezmesidir. Diğeri ise Hatta Baba İlyas’ın ifadesi ile Selçuklu Sultan ve devlet adamlarını, İçki ve sefahat âlemlerine daldıkları; Peygamberin ve Hulefa-ı Raşidin yolunu terk ve insanlara zulüm ettikleri”dir.  Bu eleştiriyi yapan Baba İlyas’ın daha sonra kendisini peygamber yerine koyması ve isyan etmesi çelişkili görülmektedir.  Nitekim bazı tarihçiler, Babai isyanında Baba İlyas’ın etken rol oynamadığı; esas isyancının Baba İshak olduğu görüşünü ileri sürmüşlerdir. Bu şartlar altında millî ve İslâm’ın Türk yorumunu taşıyanın kim olduğu belli olmamaktadır. Osmanlı İmparatorluğunun millî ve dînî kimliği tartışmalıdır. Kanaatimiz Osmanlı’nın örfi bir devlet olduğu yönündedir. Osmanlının millî kimliği konusu değişik araştırıcılar tarafından geniş olarak tartışılmıştır. Nitekim Halil İnalcık, 16. yy’ın başlarından itibaren Osmanlı’da Türk kimliğinin kalmadığı görüşündedir. Kanaatimiz, Osmanlı’nın kuruluşundan itibaren millî kimliğin yerini dînî kimlik almıştır. Büyük Selçuklularla başlayan, Anadolu Selçukluları ile devam eden merkezî yabancılaşma Osmanlı’da doruğa çıkmıştır. Osmanlı padişahlarından yarısından çoğunun anasının Türk olmaması, bunun belirtisidir. İslâm hukukunda belirli suçların dışında Müslümanların öldürülmesi yasaktır. Meşhur kural gereği olarak, “Müslüman’ın kanı, canı, malı, namusu bir diğer Müslüman’a haramdır.” Kısacası, belirli suçları işlemedikçe Müslümanların öldürülmesi yasaktır. Öte yandan Fatih Kanunnamesi, devletin bekası için kardeş katline cevaz vermiştir. Bu cevaz, belli koşullarda ve tarihsel zeminde bir çözüm şeklidir. Bu çözümler tabii ki tartışmaya açıktır. İslâm hukukunda buna devletin umumi maslahatı gerekçe gösterilebilir. Ama sonuçta, suçu olmayan bir Müslüman’ın (şehzadenin) devletin bekâsı için katledilmesi İslâm’ın özüne ne kadar uygundur? Bunu anlamak mümkün değildir. Hemen belirtelim ki, burada Fatih’in Kanunnamesinin haklı veya yanlış olduğu gibi bir tezi savunma durumunda değiliz. Kişisel kanaatimiz, söz konusu hükmün, devletin parçalanmasını önleyici bir etki yarattığı yönündedir. Ancak dînî açıdan bakıldığında, söz konusu hüküm, Mâturidî’nin akılcılığıyla açıklanabilir. 16. yüzyıldan itibaren, Osmanlı İmparatorluğuna dönme-devşirme zihniyeti tümüyle hâkim olmuştur. Osmanlı’nın idareci kadroları ve elitinde gayri Türkler ezici çoğunluktadır. Örnek olarak, Osmanlı’da görev yapan 235 sadrazamdan sadece 85’i, 170 kaptan-ı derya’dan 55’i Türk’tür. Konumuz inanç sistematikleri olduğundan millî kimlik konusuna burada son vererek, dînî kimlik konusuna dönmek istiyorum. İstanbul’un fethi ve daha öncesinden uygulanan devlet politikaları gereği, gayri Müslim tebaanın inançlarına karışılmamış; aksine hoşgörü ile karşılanılmıştır. Bu cümleden olarak, Hıristiyan ve Musevîlere tüm özgürlükler tanınmıştır. Burada aklımıza gelen soru şudur: İla-ı Kelimetullah” için “Cund Allah” sıfatları ile yapılan cihatlardan sonra bu davranış, Asr-ı Saadetteki cihat anlamıyla uyuşmuş mudur? Kanaatimiz uyuşmadığı yönündedir. Bu durum “Nizam-ı Alem” kavgasındaki Osmanlı İmparatorluğu’nun, inanç dünyasında etken olan Mâturidî’nin akılcılığıyla açıklanabilir. Denilebilir ki “zorlama” yaklaşımı, Batı Türklüğü’nde “sahiplenme ve sevdirme” felsefesine dönüşmüştür. Denilebilir ki Hıristiyanlara ve Musevîlere karşı hoşgörü ve sevgiyi gösteren Osmanlı, Alevî-Şiî- Caferî Türkmenlere karşı aynı tavrı neden göstermemiştir. Bu soru haklıdır. Söz konusu olaylar Türk tarihinin en bahtsız olaylarıdır. Ancak yaşanan bu olaylar, îtikadî olmaktan ziyade siyâsîdir. Yavuz’un dönemine kadar devam eden Mâturidî inanç, sosyal ve siyasi hayattaki etkilerinin yanında, bilim sahasında da etken olmuştur. Her türlü bilim sahasında dünyaya önderlik yapmak görevi Türk İslam medeniyetine düşmüştür. Sabuncuoğlu Şerefeddin, Farabi, İbn-i Sina, Uluğ Bey, Ali Kuşçu ve diğerleri bu dönemin bilginleridir. Daha önce verdiğimiz örneği tekrarlayalım: Bizanslı din adamları ve alimleri, meleklerin cinsiyetini tartışırken, Fatih’in alimleri Huri ve Gılmanlarla uğraşmıyorlardır. Aksine, barut kullanımı ve top yapımını araştırıyorlardı. Türk inanç sisteminde en büyük etki ve değişiklik, Yavuz Sultan Selim zamanında yaşanmıştır. Osmanlı’yı bilim ve teknikte daha ileri götürmek, bilim ve kültür merkezi haline getirmek isteyen Yavuz, fethettiği ülkelerdeki bilim adamlarını İstanbul’a getirmiştir. Bu cümleden olarak,  Tebriz’den ve Mısır’dan iki bin civarında ilim adamını payitahta getirmiştir. Bu alimlerin neredeyse tamamına yakın kısmı Eş’arî’dirler. Maalesef bu alimler batı Türklüğü’ndeki, Maturidîliğe bağlı olan akıl ile nakil arasındaki sağlıklı dengeyi bozmuştur. Bundan sonradır ki nakilci bir ulema sınıfı oluşmuş; pozitif bilimlerdeki atılımlar gerilemiş ve hatta tamamen durmuştur. Bu dönem Osmanlı İmparatorluğunun duraklama, gerileme ve yıkılma devirlerine uymaktadır. Eş’ârî etkisindeki Osmanlı bilim dünyasında yaşanan çarpıcı gelişmeleri örneklemek gerekirse: Ali Kuşçu’nun gözlemevi 1580’de bir fetvayla yıkılmıştır. Ki bu gözlemevi zamanının en iyi astronomi birimlerinden biri, belki de en önde geleni idi. IV. Murat döneminde (padişahlığı 1623-1640), Hezarfen Ahmet Çelebi, Galata kulesinden Üsküdar Doğancılar’a kadar uçmuştur. Dikkati çekmek isterim ki, Batı’da Montgoltfier kardeşlerin balonu bulması 1783, Wright kardeşlerin ilk kez uçmaları 1903’te gerçekleşmiştir. Tarihte ilk uçan kişi olan Hezarfen Ahmet Çelebi ise, ulemanın (?) etkisiyle Cezayir’e sürülmüş ve orada ölmüştür. Aynı dönemlerde yaşamış olan Lagari Hasan Çelebi ”Yedi kollu Fişek" adını verdiği roketiyle, ilk roket uçuşunu başarıyla gerçekleştirmiştir. İlk önceleri Sultan IV. Murat tarafından da desteklenen Hasan Çelebi, daha sonra ulemânın baskısı ile yargılanmış ve sultan tarafından Kırım'a sürgün edilmiştir. İlk denizaltı fikri, 1578’de William Bourne adlı İngiliz tarafından ileri sürülmüştür. İlk yapımı ise 1620’de Cornelius Van Drebbel tarafından gerçekleştirilmiştir. Osmanlı’da ilk yapımı ise III. Ahmed (Padişahlığı 1703-1730) döneminde Mimar İbrahim Ağa tarafından gerçekleştirilmiştir. Eş’ârîliğin Türk Milleti üzerindeki olumsuz etkileri sadece bilim sahasıyla sınırlı kalmamıştır. Devlet hayatımızda, siyasi hayatımızda ve sosyal hayatımızda da benzer etkiler görülmüştür. Yüzyıllarca Hıristiyan ve Musevîlere dokunmayan anlayışın, Yavuz Sultan Selim zamanında –Eş’ârî inancında etkisiyle, “Kızılbaşların katli vaciptir.” meâlinde fetvâ vermesi dikkat çekicidir. Öz be öz Türk olan Alevî kardeşlerimize karşı takınılan bu acımasız tutumun, vicdânı-mantığı ve îzâhı yoktur. Osmanlı’nın kuruluşunda ve yükselişinde büyük pay sahibi olan “Bacıyan-ı Rum taifesi” (kadınlarımız) hareme kapatılmış; “kaanın-padişahın yanında oturan katun”, dönme devşirmelerin elinde haremde fitne-fesat kaynağı olmuştur. Dahası kılık kıyafetlerinde de Arap’ın örf ve adeti İslâm imişçesine tüm toplumumuza dayatılmak istenmiştir. Türk milletinin sosyal hayatına peçe girmesi bu dönemin eseridir. Peçenin İslâmiyet’le hiçbir ilişkisi olmayıp, çölde kumdan korunmak amacı ile kadın-erkek Arapların giysisidir. Gerçekte ise, bunlar örtünmede birer araç işlevi görürler; farklı coğrafya ve kültürler kendi geleneklerine uygun araçları seçebilirler. İstanbul’u toplarla alan Fatih’ten 200 yıl sonra Osmanlı askerleri teknolojik ve askeri yeniliklere karşı çıkmaya başlamışlardır. Batının ilerlemeleri karşısında “Biz cahil adamlarız, talime aklımız ermez, talim gavur işidir, biz testiye nişan atar, nişan vurur, keçeye kılıç çalarız.” diyen yeniçeriler, askeri başarısızlıkların sebebini açıklamışlardır. Şüphesiz ki bu sonuçta Yeniçeri Ocağının arkasında bulunan – şekilciliği esas alan Medrese ve ona hâkim olan Eş’arî zihniyetin çok büyük etkisi olmuştur. II. Osman ve  III. Selim’in halledilmelerinde de  yenileşmeye karşı çıkan medrese ve siyasetçilerin rolü büyük olmuştur. Osmanlı ülkesinde bilim ve teknolojik yenilenme Medrese ve devlet hayatına etken olan Eş’arî inanç yüzünden çok gecikmiştir. “Mühendishane-i Bahr-ı Hümâyun”, “Mühendishane-i Berr-i Hümâyun”,” Mekteb-i Tıbbiye-i Aliye-i Şâhane” nin kurulması için 19. yüzyılın gelmesi gerekecektir. Osmanlı İmparatorluğu’nun son 400 yıllık dönemine şu tespit kaçınılmazdır: Teorik olarak Mâturudî-akılcı ve ilerlemeci olan devletimiz, uygulamada maalesef Eş’arî, nakilci ve tutucu olmuştur. Cumhuriyet döneminde ise Atatürk döneminde gerçekleşen atılımlarda tam bir Mâturidî anlayış izlenmektedir. İmanda ve yaşamda akılcı uygulamalar ön plana çıkarılırken, şekilci davranışlardan uzaklaşılmaya çalışılmıştır. Her türlü inanca saygı gösteren Millî Türkiye Cumhuriyeti, toplumumuzu şekilcilikten uzaklaştırmış, bilim ve teknolojinin önemini vurgulamıştır. Kur’an-ı Kerimin Türkçeleştirilmesini ilk kez başlatan Ulu önder Atatürk, “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir.” özdeyişi ile akılcığın önemini bir kat daha vurgulamıştır. Kılık kıyafet devrimi, harf inkılabı, hukuk devrimi, tevhid-i tedrisat, üniversite reformu hep akılcılığın uygulamalarıdır. Güncel Meselemiz: Biz Neyiz? Hemen belirtelim ki: hiçbir kimsenin inancını veya dinini-mezhebini tartışmak gibi amacımız yoktur. Ancak İslâm adına doğmacı, nakilci ve şekilci tutum ve davranışların dayatılmaya çalışılmasını da kabul edilemez bulduğumuzu belirtmek isterim. Türkiye Türklüğü olarak büyük kısmımızın (% 80’den fazla) amelî mezhebimiz Hanefîdir. Az bir kısım olarak Şafiî, Caferî ve Şiîler de vardır. Hanefîler, îtikadî mezhebi Mâturidîdir. Şafiîler ise Eş’ârîdir. Kur’an-ı Kerim, vahiyle belirtilen emirlerin dışında, tabiata da önem vermekte, insana akıl yoluyla dini ve doğayı anlamasını tavsiye etmektedir. Şekilcilik, tutuculuktur. Peygamber Efendimizin elleriyle yemek yediğini savunarak, çatal-bıçağa karşı çıkmanın İslâmiyet’le ne alakası olabilir? Çöl yaşamında ve bundan 1400 sene önceki şartlara bağlı olarak sakal bırakan Peygamberimizin tutumunu İslâmiyet’in şartı gibi yorumlamak ne derece doğrudur? Çölde kumdan korunmak için Arap’ın taktığı peçenin dinimizle ne ilişkisi olabilir? Çöl kıyafeti olan kara çarşafın dinî açıdan nerede yeri vardır? Türk’ün pantolonunu çıkarıp yerine Arap’ın entarisini giymekle Müslümanlık olur mu? Peygamber Efendimiz deve ile seyahat ettiği için, 21. yüzyılda bizler de deve ile mi seyahat etmeliyiz? Saçımızı mı uzatmalıyız? Çöl şartlarında ve o günkü ulaşım imkanları ile  3 günlük yaya yoluna gidildiğinde seferî olunmuşsa, günümüzde otomobil veya uçakla 96 kilometrelik yolculuk yaptığımızda bizde seferî olmalı, orucumuzu bozmalı, namazımızı kısaltmalı mıyız? Peygamber efendimiz başına sarık dolar, ucunu sarkıtırmış. Bu sebeple namazda başın sarılması veya örtülmesi gerekirmiş. Namazın 12 şartından hangisi bunu emrediyor? İhramlı iken namaz başı açık kılınıyor da niye normal zamanlarda başı açık namaz kılınmıyor? Peygamber efendimiz, günümüzde ve Arabistan dışı bir yerde yaşasaydı aynı şekilde mi davranırdı? İslâm’ı şekilden ibaretmiş gibi algılayıp, çağın gerçekleri karşısında camilere-mescitlere-mezarlıklara hapsettiler. Sakallı-çirkin-entarili Arap imajı Müslümanların simgesi oldu. Kur’an-ı Kerimde “riba” yasaklanmış. Gelişen ekonomiye, değişen para sistemlerine, para ticaretine çözüm bulmak için uğraşmak yerine, kestirmeden, ribayı faiz olarak çevirip tüm bankacılık sistemine karşı çıkmak kolaycılığındayız. “Cuma namazı” için çözümler üretmek dururken, din âlimlerimiz için “zuhr-u ahir” namazı kolaycılığının dayanılmaz cazibesindeyiz. Öyle ya! Ne diye içtihatla uğraşılsın. Tüm Müslümanlara zuhr-u ahir kıldırırsınız olur biter. Alimlerimiz de sorumluluk almamış olurlar. Cennette her Müslüman erkeğe 70 tane huri verilecekmiş. Nakilciler öyle diyormuş. Ama aynı kişiler, eşlerine 70 tane nuri (gılman) verilmesinden bahsedilmesine dahi katlanamazlar. Çağımızda bilimsel araştırmanın temel şartlarından olan multidisipliner yaklaşımdan uzak durursunuz. Ekonomistlerle, bankacılarla faiz sistemini tartışmaya ve “riba”ya yeni bir yorum getirmeye ne gerek var? Bu sorular ve sorunlar sayısız derecede çoğaltılabilir. Temel meseleye inildiğinde karşımızda tek sorun çıkmakta: vahiy, nakil ve şekilcilik. Yani akıla vurulan kilit. Eş’arîlik adındaki akılı reddeden sistemin insan beyinlerine vurduğu pranga. Tüm bunlar Eş’arîliğin nakilciliği, şekilciliği ve kolaycılığı. Sorarlarsa: “Maturidî’yiz” diyorlar. Hadi canım sende. Hiç olmazsa birazcık dürüst olalım. Sözde Mâturudî, vaazda Eş’arî, özel yaşamda jet-ski’ye binecek kadar liberal, gizli veya muta nikâhı yaptıracak kadar Şiî. İşte günümüz Türk Müslümanlığının adım adım gittiği nokta. Öte yandan Kur’an’ın emri açık: “Göklerin ve yerin yaradılışında, gece ve gündüzün birbirlerini takip etmesinde, insanlara yararlı şeylerle deniz üstünde akıp giden gemilerde, Allah’ın gökten indirip de onunla kurumuş toprakları diriltip, üzerinde her çeşit mahlukâtı yaydığı suda, rüzgarı her taraftan estirmesinde, gökle yer arasında müsehhar bulutta, şüphesiz hep bunlarda akıllı bir ümmet için elbette Allah’ın birliğine âyetler vardır.” (Bakara 164) İşte akıl erdirip, tatbik edesiniz diye, Allah Teâlâ ayetlerini size böyle beyan buyuruyor.” (Bakara 242) Mâturidîliğin özü de bu değil mi? Umarım bu yazımız da tartışmaya vesile olur. İlahiyatçılarımız tartışırlar. Ne demişti iki cihan serveri: “Ümmetimin tartışmasında rahmet vardır.” .

Türk Yurdu Şubat 2008
Türk Yurdu Şubat 2008
Şubat 2008 - Yıl 97 - Sayı 246

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele