BATI İLE KARŞILAŞMALAR VE MEDENİYETLER İTTİFAKI

Şubat 2008 - Yıl 97 - Sayı 246

 İlk Haçlı Seferi 1097’de oldu. Gerçi bundan bir yıl önce 1096’da, Papa II.Urban’ın bu işle görevlendirdiği papaz Pierre L’Ermit’in çabaları sonucunda, tarihçilere göre daha çok çapulcu diye vasıflandırılabilecek bir kitle, öncü bir sefer yapmıştı. Bu öncüler Selçuklular tarafından yok edilince bu defa 600.000 kişilik, içinde şövalyelerin, kontların, aristokratların da bulunduğu bir orduyla tekrar Anadolu’ya geldiler. Ordunun başında Godefroy de Boullion vardı. İstanbul’a geldiklerinde bu orduya biraz da Bizans askeri katıldı. İlk haçlı seferi ile Hıristiyan dünya açısından dini sembolik önemi çok büyük olan İznik, on yedi yıllık bir ayrılıktan sonra tekrar Hıristiyan dünyaya kazandırıldı. Bu çok önemli bir başarıydı. Haçlılar bunun üzerine Kudüs’ü de Müslümanlardan geri almak maksadıyla, buraya hareket ettiler. Devasa haçlı gücü,  Müslüman Selçuklu Türklerinin gerçekleştirdiği gerilla savaşları sonucu Anadolu içlerinde hayli zayiat vermiş olmakla beraber, kalanlar,  Antakya, Urfa ve Kudüs’ü zapt etti. Haçlılar Kudüs’te korkunç katliamlar yaptılar: Kadınları, çocukları, hatta camilere sığınmış olanları dahi katlettiler. Oysa Müslümanların dini bunlara dokunmayı kesinlikle yasaklıyordu ve Müslümanlar, ele geçirdikleri hemen her yerde böyle davranıyor; diğer insanların mal, can ve din güvenliklerini teminat altına alıyorlardı. Kaynaklar Haçlılar tarafından Kudüs’te Müslüman ve Musevi yetmiş bin kişinin kılıçtan geçirildiğini kaydederler. Mamafih Kudüs ileriki zamanlarda da Haçlılar ve Müslümanlar arasında birkaç kez el değiştirecek ve hemen her defasında, şehrin Haçlılar tarafından ele geçirilmesinin arkasından katliamlar yaşanacaktır.   Haçlı seferleri 1096’dan başlayarak 1270’e kadar sekiz defa yapılmıştır. Bu seferlerin askeri ve siyasal sonuçlarından daha önemli olmak üzere Avrupa, barut, pusula, kâğıt gibi bugünkü uygarlığımızın temelini oluşturan stratejik buluşlarla tanışmış, bunları Avrupa’ya götürmüştür. Avrupa, Haçlı seferlerine kadar bu buluşlardan bihaberdi. Bilindiği gibi bu üç stratejik ürün, coğrafi keşiflerin yapılmasında, burjuvazinin ortaya çıkmasında, Rönesans ve Reform düşüncesinin doğuşunda ve yayılmasında çok önemli etkiler yapmış, belki de bu olayların doğuşunu hazırlayan en önemli faktörler olmuşlardır.   Haçlı seferleri, Doğu ile Batı karşılaşmalarında Müslümanların kendisini ve kendisini ötekinden farklılaştıran değerleri anlama ve anlamlandırma bakımından, önemli ve ilk tecrübeyi oluşturmuştur. Bu tecrübe sonucu Müslümanlar, Hıristiyan Batı’yı anlamakta güçlük çekmişlerdir. Çünkü karşılaştıkları topluluklar uygarlıktan uzak, sadece yağma ve katliam yapan, vahşi ve barbar bir sürüdür. Aslında Müslüman uygarlığı ile Hıristiyan Batı’nın bundan daha önce bir karşılaşması vardır. Bu ilk büyük karşılaşma Hıristiyan Avrupa bakımından, askeri ve siyasi bakımdan bir mağlubiyete tekabül etse de aslında bu karşılaşma,  Hıristiyan Batı uygarlığının yaratılmasını harekete geçirecek olan kültürel, dinî, bilimsel ve felsefi dinamikleri üreten ve tetikleyen bir karşılaşma olmuştur. Bu ilk ve önemli karşılaşmayı, İspanya’nın Müslümanlar tarafından fethi oluşturmuştur.     Endülüs Emevileri İspanya (ve Portekiz)yarımadasında yarattıkları uygarlıkla, Avrupa’ya nasıl düşünülür, nasıl bilgi üretilir, hikmet nasıl aranır ve tüm bu bilgilerle dünyevi ve uhrevi bir hayat dengesi nasıl kurulur; bunu göstermişlerdir.  Ancak bu uygarlık, 1492’de siyasi varlık olarak ortadan kaldırıldıktan sonra, baskı, vahşet ve soykırımla, 1600’lara doğru tamamen asimile veya yok edilmiştir. Endülüs Müslümanlarının ve uygarlığının yaşadıkları, insanlık tarihi bakımından tam bir yüz karasıdır. Tarihçilerin ve özellikle oryantalistlerin, tarihten, uygarlık düşmanı bir örnek aradıklarında verdikleri tek örnek Moğollar olur. Aslında 1400’lü yılların sonundan başlayarak 1600’lere kadar Endülüs İspanyasından, ardında hiçbir iz bırakmaması amacıyla yapılan tasfiye süreci çok daha iyi bir örnek oluşturur. Cengiz’in torunları daha sonra Müslümanlaşarak yeni uygarlığın mümessilleri olmuşlardır.  Oysa İspanya Müslümanlarının ve onların uygarlığının karşılaştığı Hıristiyan İspanyol zulmü ile siyasi olarak sadece bir devlet tarih sahnesinden silinmekle kalınmamış;  camilerin, sarayların ve diğer fiziki uygarlık varlıklarının da yıkılıp yok edildiği bir sonuç ortaya çıkmıştır. Müslümanlar bu karşılaşmada da Hıristiyan Avrupa’yı bir insan olarak anlamakta güçlük çekmişlerdir. Çünkü Haçlı ruhu bu defa İspanya’da kendisini göstermiş;  Avrupa düşüncesini derinden etkilemiş yeni felsefi disiplinlerin vatanı, kent ve sosyal organizasyonların gününe göre büyüleyici mekânı; su medeniyeti Endülüs Emevi Uygarlığı, sadece siyasi varlığı ile değil, kütüphaneleri ve kitapları ile birlikte Hıristiyanlar tarafından yıkılmış, yakılmış, tahrip edilmiştir. Oysa bu devletin özgür üniversitelerine Avrupa’dan öğrenciler geliyor, bu ülkenin akademik muhitinin sunmuş olduğu bilimsel bilgi üretiminden istifade ediyorlardı. Yine kaynaklar bu coğrafyada üretilen bilgi ve metodolojinin, Reform ve Rönesans’ın ortaya çıkışında temel müessir olduğunu da ifade ederler. Çünkü Endülüs o asırlarda karanlık Avrupa’nın mağribinde bir güneş gibi parlamakta, Kıta’ya oradan cömertçe ışıklarını saçmaktadır.   Müslümanlarla Avrupa’nın bir diğer önemli karşılaşmasını ise hiç şüphesiz 1453 yılındaki İstanbul’un fethi oluşturur. Bu fethin, Hıristiyan Avrupa’da çok ciddi yansımaları olmuş; sonuçları günümüze kadar devam eden ve gelecekte de devam edeceğinin işaretleri çok açık olan  bir hesaplaşmanın dinamiğini oluşturmuştur.  Çünkü öte ucunda Endülüs uygarlığından yayılan ışıklarla baş etmeye çalışan Hıristiyan Avrupa, 11’nci yüzyıldan itibaren, Anadolu coğrafyasından gelen yeni bir temas ve uygarlık hamlesiyle karşı karşıya kalmıştır. Anadolu ve Rumeli topraklarında yeşeren Müslüman Türklerin uygarlığı bundan böyle, günümüze kadar devam edecek olan Doğu-Batı ilişkisinin hemen hemen tüm alanını kaplayacaktır. İkinci Viyana kuşatmasına kadar mutlak biçimde Müslüman Türk’ün hakimiyeti altında geçen bu dönemde Batı, 15’nci yüzyılların sonunu doğru başlayan bir kendini yeniden oluşturma süreciyle dönüşmeye başlamıştır. Nitekim bu süreç, Sanayi Devrimini ve takip eden uygarlık dönemlerini ortaya çıkartacaktır.   Sanayi Devrimi ve arkasından gelen tüm gelişmeler, Avrupa’yı her gün biraz daha güçlü kılacak; bu süreç dün hiç kıymet verilmeyen; Osmanlı’nın gözünde birer vilayet mesabesinden öteye gidemeyen Avrupa Devletlerini Tarihin sahnesine, yeni güçler olarak sokacaktır.   19’ncu yüzyılın sonu ile 20’nci yüzyılın başı ise özellikle Müslüman Coğrafya bakımından sadece işgal ve sömürgeleştirme faaliyetleri anlamına gelmektedir. Çünkü Sanayi Devrimi ile yeniden oluşan Avrupa pazarlarını mala boğmak için, bu malları üretecek makinelerin daha ucuz ve kolay işletebilmelerini mümkün kılacak olan petrol keşfedilmiştir. Ancak bu ürünün o gün bilinen rezervleri İslam coğrafyasında, hassaten de Osmanlı Devleti’nin hakim olduğu coğrafyadadır. İşte bu durum, tarihsel diğer hesaplaşmaların yanında bu defa yeni güç ABD’nin de dahil olduğu Batı’lı açısından, Müslümanlarla hesaplaşmanın yeni ve meşru bir nedenini daha oluşturmuş; bu karşılaşma ve dolayısıyla Müslümanların kendisi ile yüzleşmesi süreci yeni bir mahiyete bürünmüş ve bu süreç halihazırda da devam etmektedir.   İnsanlığın gelişme ve ilerleme tarihinde bilginin İslam Coğrafyasındaki yönü,  taşıdığı değer ve amacı ile Hıristiyan dünyadaki yönü, değeri ve amacı arasında kayda değer farklar vardır. Her ne kadar insanlığın bugünkü bilgi seviyesi ve oluşturmuş olduğu uygarlık, her iki dünyanın ortak bir birikiminin sonucu ise de Müslüman düşünce ile Batı’lı düşünce arasında, düşünmenin araçları ve amaçları arasında da önemli farklar hep mevcut olmuştur. Esasen bu farklar sadece Doğu’lu bir din ve kültür olan İslam’ın müntesipleri arasında değil, tüm Doğu Düşüncesi ile tüm Batı Düşüncesi arasında da söz konusudur. Örneğin kim hayata, eşyaya ve tabiata yüklediği anlam itibariyle Hint düşüncesinin Batı düşüncesi ile aynı olduğunu söyleyebilir? Keza bu değerlendirme İran ve Çin düşüncesi için de geçerli değil midir? Doğu’nun “geri kalma” nedeni olarak bilginin ne olduğu, pratik ve teorik anlamı; bilgi-hikmet ilişkisi gibi konular ve bunları üretme veya arama usul ve yolları gösterilse de Doğu budur. Yani Doğu, “Doğu”dur.   Nedenleri ne olursa olsun, bu gün geldiğimiz noktada dünyaya dair (beşeri) tüm alanlarda Batı, bariz bir biçimde üstünlüğü elinde tutmaktadır: Bilgi ve teknoloji Batı’da üretilmektedir. Strateji Batı tarafından oluşturulmakta, dünya Batılı’nın istediği biçimde ve yönde sevk edilmektedir. Kavramların içi Batı’lı tarafından önce boşaltılmakta, sonra yeniden ve sadece onun çıkarlarına göre yeniden doldurulmaktadır. Böylece bir tarafından kavramlar Batı’lı için en elverişli halini alırken, öbür yandan da başta Müslümanlar olmak üzere tüm diğer dünya için bu yeniden kavramlaştırma hamlesi, bir hafıza kaybına tekabül etmektedir. “Medeniyetler İttifakı” projesi de bundan başka bir şey değildir. Kime karşı ittifak edilmektedir? Müslümanlara karşı mı? Geri kalan dünyaya mı? Üstelik bir de bu ittifakın diğer tarafını, tüm Hıristiyan Batı adına, ülkesinde yaklaşık iki asır boyunca bir tane bile Müslüman ve Yahudi bırakmayacak şekilde soykırım yapmasına rağmen İspanya oluştururken, bu ittifak nasıl bir şey olacaktır? İnsanlığa ne verecektir?

Türk Yurdu Şubat 2008
Türk Yurdu Şubat 2008
Şubat 2008 - Yıl 97 - Sayı 246

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele