ÇİN’İN UYGURLARA YÖNELİK DİNÎ POLİTİKALARI

Ocak 2008 - Yıl 97 - Sayı 245

bölgesi 1757 yılında Çing Hanedanı tarafından işgal edildikten sonra, Müslüman Türklere yönelik özel dinî politikalar yürürlüğe girmiştir. Ancak, bu tarihten günümüze kadar, Çin’de[1] üç defa iktidar değişikliği olmuştur. İktidar değişikliği sonucu meydana gelen yönetim kategorisinin değişimine göre, politikalar da değişmiştir. Bu politikalarda zaman zaman yöntemlerin değişmesine rağmen, değişmeyen tek şey, dini, yönetimi güçlendirmede araç olarak kullanmak olmuştur. Burada Çin’in farklı üç dönemde (Çing Hanedanı: 1757-1864, 1878-1910; Milliyetçi Çin Cumhuriyeti: 1911-1949; Çin Komünist Partisi: 1950-Şu an) Uygurlara yönelik uyguladıkları dinî politikalar sırasıyla ele alınacaktır. Bunlara bakıldığında, Müslümanların dinî özgürlüklerinin sistematik halde aşama aşama kısıtlandığı, hükümetin dine olan tavrının gün geçtikçe sertleştiği görülecektir. Çing Hanedanı Dönemindeki Dinî Politikalar Çing Hanedanı 1757 yılında Cungar soylularına bağlı Hocalar hâkimiyetine son vermiş ve siyasî istikrar ile toplum düzeninin sağlanması için, özel dinî ve millî politikalar izlemiştir. Çing hükümeti Uygur bölgesinin özel durumunu göz önüne alarak “Müslümanların dinine saygılı olmak, örflerine karışmamak, siyasî yönden Çin idaresini kabul etmesi şartıyla farklı görüşlere hoşgörülü davranmak” gibi ilkelerden yola çıkarak İslâm’a yönelik bir süre politikalar izlemiştir.[2] Bu politikalar özetle şunlardır: 1. Büyük küçük Hocaları yumuşak vasıtalarla Çin hükümetine bağlama politikası. Bunun bir belirtisi olarak, Çing Hanedanı Uygur bölgesini idaresi altına aldıktan sonraki ikinci yılında Çin Hanı Çiyen Long “Kaşgar”daki tüm Hocalara ait türbe, mezarlıklar ve vakıf arazilerine dokunmazlık” hakkında emir vermiştir. 2. Uygur bölgesinin Çinlilerce işgal edilmesine yardımcı olan Ak Dağlı Hocalar ve İshak Hoca’nın evlatlarını kendine yakınlaştırma politikası. İşgalden sonra Ak Dağlı Hocaların ileri gelenlerini Pekin’e davet ederek, ikramlarda bulunmuş, onları Pekin’e yerleştirmiş ve normal dinî yaşamlarına müsaade etmiştir. 3. Çin Askerî Hâkimiyeti Uygur bölgesinin özelliklerine göre farklı yönetim sistemi uygulayarak İslâm’a olan kontrolünü güçlendirmiştir. Tanrı ağlarının kuzeyindeki Urumçi, Sanci illerinde Kıta Çin ile aynı olan (din ile siyaset bir birinden ayrı olan) yönetim sistemi uygulanmış, Uygur bölgesinin doğusundaki Kumul (Hami) ve Turfan illerinde Çin’e bağlı Kumul Hanı liderliğinde aşiret yönetimi (şer’i yönetim) uygulanmış, Tanrı dağlarının güneyindeki Kaşgar, Hoten, Aksu illerinde ise Beylik yönetimi uygulanmıştır. Din adamlarının siyaset yapmasına müsaade edilmemiştir. Böylece, üst düzey dinî yetkililere olan kontrolü daha güçlendirmiştir. 4. Toplumdaki gelişmelere müteakip, yasa tasarısı yönünde reformlar uygulanmıştır. İşgalin ilk yıllarında Çin Hanı Çiyen Long: “Müslümanların iç sorunlarını hallederken, yasa uygulamada onların kendi geleneklerine göre halledilmesi gerektiğini, Kıta Çin’deki yasalara göre halledilmeyeceğini” vurgulamıştır. Dolayısıyla “sadece devlete isyan suçuna Çin hükümeti müdahale etmenin yanı sıra buna din müdahale edemiyor, fakat, halkla ilgili diğer dava, miras gibi konularda Hocalar dönemindeki şer’î hüküm aynen geçerliliğini devam ettirebiliyor. Ama bölgenin değişik durumlarına göre Çing Hanedanı’nın ceza kanunu uygulanacak.” denmiştir. 1774 yılındaki yasada Gulca ve Urumçi’deki katillik devalarına hüküm verirken Kıta Çin’deki yasalar esas alınmıştır. 1776 yılında güneydeki Altı Şehir’de (Aksu, Kuça, Kaşgar,Yarkent, Hoten ve Korla’da) da ölüm davalarında Çin yasası uygulanmıştır. 1792 yılına gelince Çiyen Long Han şer’i hükümlerdeki (bilmeden adam öldürenleri) diyet (belli bir para) karşılığında kurtarma hükmünü açıktan açık eleştirerek, onun yerine Çin yasasını uygulamıştır. Böylece, şer’î hükümler yavaş yavaş geçerliliğini kaybetmeye başlamıştır. 5. İslâm’ın vakıf mülkiyeti zayıflatılmıştır. Çin hükümeti Hocalar isyanını bastırdıktan sonra, onların elindeki mal varlığına el koymuş, bunların bir kısmını fakir fukaraya dağıttıktan sonra kalan hepsini devlet hazinesine almıştır. Müslümanların tarım ürünlerinin 10’da biri (1/10) vergi olarak hükümete ödenmiştir. Eskiden Hocalara verilen zekât, şimdi hükümet tarafından alınmaya başlamıştır. Hocalar dönemindeki zekât, fitre ve sadakalar iptal edilmiştir. Câmi, medreselerin vakıf arazilerinde ücretsiz çalışan çiftçiler serbest çalışmaya yönlendirilerek, devlete vergi ödemeye mecburlaşmıştır. Böylece, Hocalar kurumunun ekonomik gücü büyük ölçüde zayıflatılmıştır. 6. “Din İçin cihat” adına Çin hükümetine karşı isyan planlayanlar sıkı takip edilmiş ve ağır cezalandırılmıştır. 7. Konfüçyüs’çülük ilkeleri öğrenmeye teşvik edilmiş ve onunla ilgili okullar açılmıştır. Bu, Kıta Çin’deki iş adamlarının ticari faaliyetlerini kolaylaştırmış ve Doğu Türkistan ile Çin arasındaki kültürel yakınlaşmayı sağlamaya yardımcı olmuştur. 8. Çin, Uygur bölgesi ile komşu olan Müslüman Hanlıklarla barış içinde ilişkilerini geliştirmeye çalışmış, Batı Türkistan’daki Müslüman ülkelere elçiler göndermiştir. Fakat bunun fazla önemi olmamış, Hokand Hanlığında ikamet etmekte olan Hocalar sonradan Çin’e karşı ayaklanmışlardır. 9. Uygur bölgesindeki Ak Dağlık ve Kara Dağlık Hocaların Doğu Türkistan’ı idare etmedeki öneminin farkına varan Çin hükümeti, onların iç çekişmelerini daha şiddetlendirerek Çin’in lehine kullanmıştır.[3] Yukarıda Çing Hanedanı’nın dinî politikalından kısaca bahsettik. Bedevlet Yakup Han Doğu Türkistan’ı idare eden dönemde (1864-1877) şer’î hükümler tam olarak uygulanmıştır. Eski camiler restore edilmiş, yeniden pek şok cami ve medreseler inşa edilmiş, İslâmî müesseselerin inşasına büyük önem verilmiştir. Yakup Han’ın ölümünden sonra Doğu Türkistan tekrar Çing Hanedanı’nın eline geçince, Çin ordusu büyük katliamlar yapmıştır. 1910 yılında Çin’de Hanedanlık yıkılıp Milliyetçi Çin Cumhuriyeti kurulmuştur.   Milliyetçi Çin Cumhuriyeti Dönemindeki Dinî Politikalar                      Bu dönemde Uygur bölgesini Çinli Yang-Zeng-Xin (1910-1928), Jin-Shu-Ren (1928-1933), Sheng-Shi-Cai (1933-1944) ve koalisyon hükümet (Milliyetçi Çin ile Üç Vilayet) (1944-1949) idare etmiştir. Bu dönem, Kumul İsyanı (1911), İli İnkılabı (1912), Kumul Çiftçiler İsyanı (1931), Şerkî Türkistan İslâm Cumhuriyeti’nin kurulması gibi büyük siyasî olaylara sahne olmuştur. Vaziyetteki gelişmeler, Uygur bölgesindeki dinî meselenin gerçekten çok önemli olduğunu açıkça göstermiştir. Özellikle İslâm dini ve Müslümanlar sorunu, Doğu Türkistan’ın kadarını belirleyici bir etken gibi gözüküyordu. Buna göre, bazı siyaset ve tedbirler alınmıştır. Bu tedbirlerin asıl amacı, dinden faydalanarak idarecilerin yönetimini güçlendirmek ve Müslümanları kontrol altında tutmak olmuştur.[4] 1910’lu yıllarda Doğu Türkistan’ı yöneten Çinli Yang-Zeng-Xin, ülke nüfusunun yüzde 96’sının (%96) Müslüman olduğunu, onların inançlarına saygısız davranmanın iyi sonuçlar getirmeyeceğini biliyordu. Askeri güç bakımından zayıf olan hükümetin ülke içinde barışı sağlamak için yapabileceği tek şey, elinden geldiği kadar Müslümanları uyutmak, onları kızdırmamak, din adamlarına mevkiler vererek onların itimadıyla halkı idare etmek olmuştur. Dolayısıyla Yang-Zeng-Xin çift standartlı bir politika izleyerek, bir eliyle Müslümanları desteklerken, diğer bir eliyle Müslümanları bastırmıştır. Örneğin,  1912 yılında Kumul (Hami) ve Turfan vilayetlerindeki halk hükümete karşı ayaklanmıştır. İsyancıları bastırmaya askerî güç bakımından zayıf olan Yang, isyancıların tüm taleplerine yalandan “evet” demiş ve Kumul isyancılarının lideri Tümür Helipe ile Turfan isyancılarının lideri Muhiddin’i ülke ordusunun komutanlığına tayın ederek, onları Urumçi’ye davet etmiştir. Onlar Yang’in vadelerine inanmayınca, Çinli Müslüman (Dungan)  bir din adamını elçi olarak onları ikna etmeye göndermiştir. Bu din adamı Tümür Helipe ve Muhiddin’ın yanına giderek, Yang’ın vadelerinin gerçek olduğunu söylemiş ve abdest alarak seccade üzerinde elinde Kurân tutup yemin etmiştir. Müslümanlar Kurân’ın yüzü hürmetine Yang’ın vadelerine inanmışlar ve liderleri askerlerinden ayrılarak Urumçi’ye yola çıkmıştır. Onlar Urumçi’ye gelince Yang tarafından zindana atılarak öldürülmüştür.[5] Yang halk içinde büyük itimadı olan din adamlarını kendine yakınlaştırmaya büyük önem vermiştir. Cumhuriyet döneminde gerçi din ile devlet yasaları bir birinden ayrı olmalı; din, devlet işlerine karışmamalı diye kağıt üzerinde yazılı olsa bile, ama Müslüman halk kitlesi hala şeriat hukukuna tâbî idiler. Nikah, miras, borç ve komşu ilişkileri gibi bir çok konuda şeriat hükmü geçerliliğini korumaktaydı. Toplum içinde barışı sağlamak isteyen Yang, şeriat hukukunu din adamlarının eline vermiş ve onları adliye kadılığına tayın etmiştir. Kadılar içinde rüşvet alan, halkın malını çalan, ahlaksız bazı yöneticileri bilmezlikten gelmiş, onları değiştirmemiştir. Ülkenin güvenliğini korumak amacıyla Müslümanlardan askerler almıştır. Yang, Uygur bölgesinde Panislâmizm ve Pantürkizm akımlarının yayılmasını önlemek amacıyla sıkı önlemler almıştır. Yabancıların Uygur bölgesinde okul açmalarına izin vermemiş, I.Dünya Savaşı’nı bahane ederek, Müslümanların hacca gitmesini yasaklamış ve 1917 yılında pasaport vermeyi durdurmuştur. 1927 yılında gerçi pasaport vermeye başlamasına rağmen, bir çok engelleri koymuştur. Pasaport almak isteyenlerden “halka yardım”, “din için, ilim için para yardımı” adlarıyla her pasaport için 600 ser gümüşü fazla ödemeleri istenmiştir. Böylece, hacca gidebilenlerin sayısına sınır getirilmiştir. Panislâmizm’in yayılmasını önlemek için “siyasî reform” çağrısı yapmıştır. Çünkü Yang’a göre, Panislâmizm ile Pantürkizm’in Uygur bölgesinde yayılması gerçekten çok büyük bir tehlike arz etmiştir. Yang’a göre, İslâm mezhepleri içerisinde en tehlikeli olduğu, Sofizm (Tasavvuf) olmuştur. Doğu Türkistan’ın güney bölgesindeki ahalinin çoğu Nakşibendî tarikatına bağlıydı. Onlar şeyhin imamlığında geceleyin câmide namaz kılıyor, halka halka olarak zikir tespih yapıyor ve sıkı bir organizasyona sahip olarak gizli hareket ediyorlardı. Onların ayaklanmasından endişe eden Yang, câmileri sıkı kontrol altına aldı, tasavvufî sohbetleri, geceleyin câmide toplanmayı, toplu zikir halkalarını yasakladı. Sadece namaz ve Kurân okumaya izin verilmiştir.. Halbuki, bu tedbirler fazla sonuç vermemiştir.. Yang’dan sonra Doğu Türkistan’ı yöneten Jin-Shu-Ren, sadece 5 sene tahta oturabildi. Bu dönem, ekonomi krizler zirveye ulaşmış, çeşitli karşıtlıklar ortaya çıkmış ve her yerde halk hükümete karşı ayaklanmış bir durumda idi. Jin câmilerin inşa edilmesini, hatta eski câmilerin restore edilmesini bile yasakladı. Müslümanların hacca gitmesine, hatta komşu ülke Hindistan’a gitmesine bile izin verilmedi. Dışarıdan gelenler sıkı bir kontrol altına alındı. Jin, Müslümanlara hakaret içeren baskıcı politikalar uyguladı ve sonuçta halkın isyanıyla karşılaştı. Jin’den sonraki hükümdar Sheng-Shi-Cai, Sovyetler Birliği ile yakından ilişkisi olduğu için, Komünizmi teşvik eden çok sayıda okul açtı ve bu okullarda Müslüman çocukları ateist olarak yetiştirmeyi amaçladı. “Medeniyeti İleri Sürme Cemiyeti” adında bir teşkilat kurdu ve bu teşkilatın etkisiyle şeriat yasalarının gücünü zayıflattı. Halkın hukuki davalarını şeriat değil, hükümet halletmeye başladı. Sheng  Karahanlılar döneminden itibaren süre gelen vakıf mülkiyeti sistemini iptal ederek, vakıfların mülküne , Özellikle mezar vakıflarının mülkiyetine el koyarak, Kurân kursu talebelerinin gelir kaynağını kesmiş, dinî okulları kapatmıştır. Kaşgar, Hoten, Aksu ve Kumul’daki din adamlarının çoğunluğu “Parti’ye karşı” suçlu sayılıp hapse atılmıştır. Örneğin, Kaşgar Hanlık Medresesindeki öğretmenlerin tamamı gözaltına alındıktan sonra, 400 öğrencisi var bu okulun öğrencileri okulu terk etmiş ve öğretmenlerini bekleyen sadece 40 öğrenci başı boş halde okulda kalmıştır. Panislâmizm ve Pantürkizm propagandası yaptığı gerekçesiyle halk içindeki din adamları, bilim adamları ve aydın kimselerin büyük çoğunluğu cezaevlerinde öldürülmüş, yada sürgün edilmiştir.[6] 1944 yılında Sheng Doğu Türkistan’ı terk ettikten sonra Milliyetçi Çin Hükümetinden Wu-Zhong-Xin yönetimi devralmış ve tam bu sırada İli (Gulca), Tarbağatay ve Altay vilayetlerinde devrim olup “Şerkî Türkistan  Cumhuriyeti” hükümeti kurulmuştur. Sovyetler Birliği’nin desteğiyle kurulmuş olan bu hükümetin yönetim üyeleri farklı dünya görüşlere sahipti. Komünizmi benimseyenler ile İslâmî şer’î devlet kurmayı hedefleyenler arasında iç çekişmeler devam etmiştir. Komünizme karşı olan Milliyetçi Çin, dinden faydalanarak Komünizme darbe vermek amacıyla İslâm’a destek vermiş, Marksçi  dünya görüşün din karşıtı olduğu, İslâmiyet’i yok etmeyi hedeflediği, dolayısıyla ona karşı durmanın büyük önemi olduğunu teşvik etmiştir.[7] Kısacası, 1910’dan 1949’a kadar, Çinli yöneticiler dini, yönetimi güçlendirmede bir araç olarak kullanmıştır. Kendileri zayıf durumda oldukları zaman, dine destek vermiş gibi gözükerek halkı aldatmış, fakat fırsat buldukları zaman dine karşı saldırı düzenleyerek, İslâm’ın düşmanı olduklarını açıkça göstermişlerdir.             Komünist Çin Dönemi Dinî Politikalar 1950 yılında Halkın Kurtuluş Ordusu Uygur bölgesine girdi ve bu tarihten itibaren günümüze kadar tek Komünizm otoritesi hâkim durumunu devam ettirmektedir.  1950’den Günümüze Kadar Dinî Politikalar 1955 yılında Şincan Uygur Özerk Bölgesi İslâm Cemiyeti kuruldu ve Çin Komünist Partisi (ÇKP) ile Müslüman halk arasındaki “köprülük” rolünü üstlenmeye başladı. 1959 yılında Pekin’den gelen siyasî bir emirle Uygur bölgesinde İslâm’a yönelik aşağıdaki kararlar yürürlüğe konuldu: 1.    İslâm dinin halkla ilgili hak hukukî davalara karışması, dinî şahit, miras, suçluları kırbaçlama, câmilere imam tayın etme, tasavvuf şeyhlerine bağlılık, “üç talak” kelimesiyle kadınları boşama, dinî nikah ve dinî eğitime son verilmeli; 2.    Câmi ve medreselerin vakıf arazilerine tamamen el koyulmalı; 3.    Zekat, sadaka, fitre vermek yasaklanmalı; 4.    Çocukların dinî eğitim alması yasaklanmalı; 5.    Din adamları tarlada çalışmaya, kendi alın teriyle geçinmeye teşvik edilmelidir. Bahsedilen bu kararlar gerçekten hızla uygulanmaya başlamıştır. Dine olan kontrol gün geçtikçe sıkılaştırılmıştır. Örneğin, 1965 yılından önce Kaşgar vilayetinde 5500 câmi, Kaşgar şehrinde 107 câmi vardı. 1978 yılına geldiğinde Kaşgar vilayetinde namaz kılınabilecek câmi sayısı 392, Kaşgar şehrinde ise sadece iki câmi açık bulunmuştur. Hatta bu iki câmiden biri olan Heyitgah Camisi[8] 1967 yılında bir sene kapalı tutulmuştur. Hoten vilayetinde 1950’dan önce 7501 câmi vardı. 1967 yılında bu sayı 3900’e düşmüş, 1978 yılında ise sadece 107 câmi sağ kalmıştır.[9] 1956 yılında Çin’in Hunen eyaletindeki bir köyde binden fazla Uygur Müslüman yaşıyordu ve onların eski bir câmisi ile bir dinî ilk okulu vardı. Câmiyi restore etmeye izin verilmemekle beraber dinî ilk okula “beş işi yapmamak” (1. sınıf sayısını çoğaltmamak; 2. yeniden oda yapmamak; 3. masrafları artırmamak; 4. öğretmen sayısı artmamak; 5. öğrenci sayısını artırmamak) emri verilmiştir.[10] “Kültür devrimi” döneminde (1966-1976) Müslümanların dinî gelenekleri hurafe sayılıp tümüyle yasaklanmış, din adamları ağır hakaretler altında çeşitli işkencelere uğramış ve câmiler kapatılmıştır. 1978 yılından sonra reformlar sonucu ÇKP’nin dinî politikalarında bir az yumuşamalar olmuştur. Dinî politikaların asıl hedefi ise, İslâm dinini ülke içinde ÇKP’nin yönetimini güçlendirmek için ve ülke dışında İslâm dünyasında kötü imaj bırakmamak için kullanmaya yönelikti. Bunun belirtileri ve turizm amaçlı olarak1960’lı yıllarda kapatılan bazı tarihî câmiler tekrar açılmış, 1982 yılından sonra Müslümanların hacca gitmesine sınırlı sayıda olsa bile izin verilmiştir. 1980’lı yıllardan sonraki dinî politikalarda, İslâm dinin eğitim işlerine karışması, 18 yaştan küçük olan vatandaşların dine girmesi ve câmiye gitmesinin kesinlikle yasak olduğu vurgulanmıştır. Şincan Uygur Özerk Bölgesi Halk Hükümeti’nin 1988 yılındaki genelgesinde: “din adamı yetiştirme yetkisi, sadece Özerk Bölge Din İşleri idaresine aittir. Başka kurum yada şahısların Kuran kursu açma ve din eğitimi verme yetkisi yoktur” diye yazılmıştır.[11] 1999 yılında Çin Devlet Başkanı Jiang-Ze-Min günümüzdeki din hizmetlerinin temel hedefi doğrultusunda şöyle demiştir: “Bizim en önemli vazifemiz, dini sosyalist topluma uyum sağlattırmak için, aktif halde ona kılavuzluk yapmaktır. Söz konusu olan “uyum sağlama” şu iki anlamı içeriyor: 1) Dine inanan halk devletin yasalarına uymalı ve yasa içerisinde faaliyet yapmalı; 2) Dinî faaliyetler, devletin en yüksek menfaati ve milletin tüm menfaati için hizmet etmeli, din adamları vatanı (Çin’i) sevmeli, vatanın bölünmezliği, milletlerin (ulusların) ittifakı (birliği) ve toplumun gelişmesi için yararlı hizmetler vermelidir.”[12] Dinin devlet yasaları, adliye ve okullara sızmasını önlemekle beraber, dış ülkelerdeki düşmen güçler, özellikle Panislâmizm ve Pantürkizm’in dinî alanlara sızması ve karışmasını önlemek lazım diye eklendi.[13] Günümüzde Komünist Parti’nin Din Anlayışı Din, insanlar toplumunun gelişme sürecinde belli bir aşamada ortaya çıkan tarihî bir olgudur. Onun var olma, gelişme ve yok olma gibi üç aşaması vardır. Dinî inanç, dinî duygu ve bunlarla uyumlu olan dinî ayinler, dinî teşkilatların hepsi, toplumdaki tarihî bir üründür. İlk dönemlerde dinî düşüncelerin var olması gösteriyor ki, üretim gücü seviyeleri düşük olan dönemlerde, ilkel insanlar tabiat dünyasındaki olayları sırlık (gizli) bir güce bağlayarak düşünmüşlerdir. Sınıfî toplum aşamasına girdikten sonra, dinin mevcut olması ve gelişmesindeki en derin sosyal köken ise, sömürgeci sınıfın dini halkı uyutma ve kontrol etmede bir vasıta haline getirip, halkı sömürmede kullanmasından dolayı ezilenlerin sömürgeci sistemin zulmünden duyduğu korku ve umutsuzluktan kaynaklanmaktadır. Sosyalist toplumlarda sömürgeci sınıf ve sistemin yok edilmesiyle beraber, dinin mevcut olmasındaki sınıfî köken de yok oldu. Fakat insan düşüncesinin gelişimi her zaman sosyal mevcudiyetten geri kaldığı için, eski çağlardan miras kalan eski düşünce, eski geleneklerin kısa bir zaman içerisinde yok edilebilmesi mümkün değildir. Toplumsal üretim güçlerinin güçlenmesi, maddi zenginliklerin yüksek derecede çoğalması, sosyal demokrasinin kurulması ve eğitim, kültür, teknoloji alanında büyük ilerlemeler kat etmek, uzun süreli bir çalışmayı ister. Bazı doğal afetlerin zararları sonucu insanların uğradıkları çeşitli sıkıntılardan da kısa zaman içerisinde kurtulmak mümkün değildir. Belli bir ortamdaki sınıfî savaş ve uluslararası karmaşık ortamlardan dolayı, sosyalist toplumdaki bazı insanların düşüncesinde din yine bizim isteğimize bağlı olmayarak belli bir süre mevcutluğunu sürdürecektir. İnsanlık tarihinin belli bir dönemine geldiğinde din zaten yok olacaktır. Fakat bu yok olma, sosyalizm ve komünizmin gelişmesiyle tüm şartlar hazır olduğu zaman doğal olarak gerçekleşecektir. Günümüzde sosyalizm aşamasındayız. Bu aşamada siyasî bir buyruk ile dini yok etmeye kalkışırsak, pek zararlı sonuçlar elde edebiliriz. Onun için aşama aşama çalışmalıyız.[14]  Din Adamlarının Liyakati Din adamları en başta siyasî yönden liyakatli ve güvenilir olmalı, vatanı sevmeli, ÇKP’nin rehberliği ve sosyalist sistemi candan himaye etmeli, millî bölücülere ve yasadışı dinî faaliyetlere karşı olmalı, milliyetler ittifakı ve vatanın bölünmezliğini korumalı, devletin yasaları ve emirlerine şuurlu halde uymalı. Siyasî yönden liyakatli olduktan sonra, belirli oranda dinî bilgisi olmalıdır (Kuran okuyabilmelidir.) Bu şartlara uygun olanlar il ve ilçe hükümetinin dinden sorumlu kurumu tarafından câmilere imam olarak tayın edilmelidir. Beş’te İyi Din Adamı”nın ölçüsü: 1.       ÇKP ve hükümetin rehberliğine itaat etmeli, Parti’nin siyasetlerini teşvik etmeli, hükümet hizmetlerine iyi uyum sağlamalı. 2.       Siyaset, yasa ve genelgelere uymada halka iyi önder olmalı. 3.       Dinî faaliyet alanlarının güvenliğini korumalı, dışarıdan gelen İslâmcılık ve Türkçülük ideolojilerinin sızmasına müsaade etmemeli. Bu konuda kendisi iyi örnek olmalı. 4.       Dine inanmayanlara saygılı olmalı, çeşitli din ve mezhepler arasında dostça ilişkileri korumalı, milliyetler ittifakını güçlendirmede iyi olmalı. 5.       Ekonomik teşebbüslere faal katılmalı, halka yararlı işlere destek vermeli, kendi alın teriyle geçinmede iyi olmalı. İşte, bu ölçülere uygun olanlar “Beş’te İyi Din Adamı” seçilerek ödüllendirilecektir.[15]      
        

         [1] Çin’in kuzeybatı kesimindeki sınır bölgelerinde yer alan Şincan Uygur Özerk Bölgesi’nin yüzölçümü 1.664.900 kilometrekareyi buluyor. Çin topraklarının 1/6’sını oluşturan Şincan, yüzölçümü bakımından Çin’de eyalet düzeyindeki en büyük idarî bölgedir. Hükümetin 2005’teki nüfus sayımına göre, Çin’de toplam nüfus sayısı 1 milyar 300 milyonu geçmektedir. Bunun içinde Uygurların nüfusu 9.235.000dir. (Bkz. Çin’in Xinjiang Uygur Özerk Bölgesine Genel Bir Bakış, Şincan Uygur Özerk Bölgesi Basın Bürosu, Urumçi, Kasım 2006, s.1)

         [2] Li Jin-xin,  (Şicnan’daki Din Değişmeleri Tarihi), Şincan Halk Neşriyatı, Urumçi-2005.  s.441.

         [3] Li Jin-xin,  ss. 441-448.

         [4] Li Jin-xin , s.518.

         [5] Lin Jin-xin, ss.519-530.

         [6] Li Jin-xin, ss. 528-529.

         [7] Li Jin-xin, s.531.

         [8] Heyitgah Câmisi M.S.1442 yılında yapılmıştır.

         [9] Şincan’nın Kaşgar, Hoten Vilayetlerindeki İslâm Dini Ahvali Hakkında, Şincan Uygur Özerk Bölgesi Sosyal Bilimler Akademisi Dinî Araştırma Enstitüsünün ilk bilimsel raporu,  Kasım 1982, Urumçi,  ss.16-18.

         [10] Jian Bo Zan (1898-1968),(Jian Bo-zan, Hunan’de din işlerini denetlerken yaptığı konuşma), http://news.sina.com.cn/richtalk/news/culture/9903/031120.html.

         [11] Günümüzde Çin’de devlete kayıtlı olan dinî okullar sayısı toplam 92; bunun içinde Buda dini okulları 32; Taoizm okulları 2; İslâm dini okulları 9; Katolik okulları 31,Protestan Hıristiyan dini okulları 18’dir. (bkz. Li Jin-xin, s.544)

         [12] Li Jin-xin, s.564.

         [13] Li Jin-xin, s.565

         [14] Li Jin-xin, ss.545-546.

         [15] Li Jin-xin, s.570.

Türk Yurdu Ocak 2008
Türk Yurdu Ocak 2008
Ocak 2008 - Yıl 97 - Sayı 245

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele