KERKÜK’ÜN GELECEĞİ

Ocak 2008 - Yıl 97 - Sayı 245

Kuzey Afrika, Ortadoğu ve Balkan toprakları üzerinde oluşan birçok devlet, Birinci Dünya Savaşı ile kanlı biçimde tasfiye edilen Osmanlı mirasından doğmuştur. Batılı sömürgecilerin Osmanlı topraklarını bölerek ihdas ettikleri devlet veya devletçikler sonucu bölge, günümüze kadar süregelen çekişmelere, anlaşmazlıklara, kavga ve savaşlara sahne olmuştur. Osmanlı’dan koparılan güney eyaletleri arasında en önemli bölge, hiç kuşkusuz Irak devletine bırakılan Musul eyaleti idi. Günümüzde Musul, Kerkük, Erbil ve Süleymaniye’yi de içine alan Musul Eyaleti’nin dramatik başlangıcı, yaklaşık bundan 90 yıl önce başlamıştı. Hem topografyası, hem de beşerî coğrafyası itibarı ile Anadolu’nun doğal uzantısı olan Musul eyaleti, bu özelliğinden dolayı Misak-ı Millî sınırları içinde yer almıştı. Başka bir deyişle Musul eyaleti, yeni kurulacak olan Türk devletinin ulusal sınırları arasında kabul edilmişti. Yaptığı en son toplantıda Misak-ı Millî’yi kabul ve ilan eden Mebusan Meclisi dağıldıktan sonra bu ulusal ve mukaddes ant, Kurtuluş Savaşı’nda yeni Türkiye’nin hedefi olarak benimsenmişti. Bütün bu özelliklerinden ötürü Musul eyaleti Anadolu’nun ayrılmaz bir parçası sayılıyor ve Türkiye topraklarının ulusal sınırları içinde görülüyordu. Musul Eyaleti’nin Önemi Sömürgeci ülkeler açısından Musul Eyaleti’nin önemi ve cazibesi ise başka sebeplere dayanıyordu. Zengin tarım arazilerine sahip bu eyalet,  arpa ve buğday üretimi açısından, bütün bir Irak halkı için hayatî bir değer taşıyordu. Bu niteliği ile Musul eyaletinin verimli arazileri, sömürgecilere göre Irak topraklarının sınırları içinde kalmalı idi. Ancak henüz kimsenin fazla farkına varmadığı asıl zenginlik, Musul eyaletinin yeraltındaki büyük servetiydi. Zengin petrol yataklarının varlığını keşfeden Batılı sömürgeciler, bu toprakların biran önce elde edilmesi için adeta yanıp tutuşuyorlardı. Sömürgeciler arasında en çok bu topraklara göz diken İngiltere, o dönemde dünyanın süper gücü olarak yükselişe geçmişti. Yakın tarihimizin önemli dönüm noktalarından biri olan Musul eyaletini elde etmek için İngilizler, her türlü oyun, entrika, tehdit ve zulme başvurmuşlardı. Zaten Birinci Dünya Savaşı sonunda Mütareke ilan edildiği zaman Musul henüz işgal edilmemişti. Mütarekeden sonra savaş kurallarına aykırı olarak işgal edilen Musul Eyaleti, Kurtuluş Savaşı sıralarında işgalden kurtarılamadı. Musul eyaleti daha sonra Lozan Konferansı’nda İngiltere ile Türkiye arasında büyük çekişme konusu oldu. Lozan görüşmeleri sırasında Türk heyetinin Ankara ile sürdürdükleri haberleşmeleri, şifreleri ve diğer gizli görüşmeleri, İngiliz istihbarat subayları deşifre ederek, Türk heyetinin nereye kadar taviz verecekleri hakkında İngiliz heyetini haberdar etmişlerdir. Nitekim bu husus, görüşmelerde Türk heyetinin ileri sürdüğü tezleri geniş çapta zaafa uğratmıştır. Lozan’da Musul dışında bütün konularda anlaşma sağlanınca, Musul’un Türkiye ile İngiltere arasında 9 aylık süre içinde çözülmesi yoluna gidilmiştir. Bu süre içinde de çözülemeyen Musul’un akıbeti Milletler Cemiyeti anlamına gelen Cemiyet-i Akvam’ın hakemliğine terk edildi.  İngiltere’nin baskısı sonucu Cemiyet-i Akvam’ın kararı da, ne yazık ki Türkiye aleyhine idi.  O tarihlerde Türkiye, Cemiyet-i Akvam’a henüz üye değildi. Cemiyet-i Akvam’ın kararını kabul etmeyen Türkiye sonunda 5 Haziran 1925 tarihli Ankara Antlaşması ile Musul Eyaletini İngiliz Mandası olarak Irak’a bıraktı. Böylece Irak’ın kuzey bölgesinde geniş bir sahada yaşayan Türkmenler anavatan Türkiye’den koparılmış oldu. Adil olmayan bu karar yüzünden Türkmen toplumu büyük bir haksızlığa uğradı. Türkmenlerin asıl karanlık dönemi bu tarihten sonra başladı. Ülkedeki siyasî yönetimlerin baskısı sonucu soydaşlarımızın günümüze kadar kesilmeyen feryatları devam etti. Bin yılı aşkın süreyle Anadolu ile aynı kaderi paylaşan; Şanlıurfa, Gaziantep, Kayseri ve Elazığ’dan farklı olmayan Kerkük, Musul ve Erbil kentleri, tarihsel mirasları, zengin kültürleri ve gelenekleri ile Türkmen toplumu siyasî bakımdan kendi kaderine terk edildi. Hem Lozan’da, hem de Ankara Anlaşması’nda Irak’ta yaşayan Türkmenlerin lehine her hangi bir madde olmadığı için, soydaşlarımız haklarını aramak ve uğradıkları baskıları dile getirmek yolunda uluslararası platformlarda kendilerini savunmaktan da mahrum kaldılar. Türkiye’den Ayrıldıktan Sonra Türkmenler Irak devletinin kuruluşunun üzerinden henüz bir yıl bile geçmeden Türkmenlere karşı tedhiş ve katliam planları hazırlandı. İngiliz işgal güçlerine bağlı lejyoner Tiyarî askerleri, 4 Mayıs 1924 tarihinde Kerkük’ün Büyük Çarşısında kavga çıkararak, planlanmış bir katliamı uygulamaya koydular. Bu kavgadan sonra kışlalarına çekilen, ancak tekrar daha büyük güçlerle şehre dönen Tiyarî askerlerine İngilizler, serbest hareket etme emri verdiler. Giderek büyüyen olaylar sonucu evlerine giden Türkmenleri takip ederek ailelerinin gözleri önünde katlettiler. İşlenen cinayetlerden başka Türkmenlere ait iş yerleri, mağaza ve dükkânlar, evler yağmalandı. Daha sonraki yıllarda Türkmen toplumu sistemli biçimde asimilasyona, baskı ve şiddete maruz kaldı. Irak’ın vatandaşları olarak yaşamağa devam eden Türkmenler, Türkçe eğitim ve öğretimden mahrum edildiler. Kerkük, Erbil, Telafer ve Tuzhurmatu gibi önemli Türkmen yerleşim merkezleri, baskı ve asimilasyon uygulamalarının başlıca hedefi hâline geldi. 1939 yılında göçe zorlanan Türkmen aydınları sürgüne gönderildi. Kerkük Petrol Şirketi’nde çalışan işçilerin, ulaşım için servis araçları, ücret artışı ve çalışma şartlarının iyileştirilmesi gibi insanî haklar istemesi üzerine şiddete başvuran polis güçleri, Türkmenlerin üzerine ateş açtı. Tarihe Gâvurbağı Katliamı olarak bu vahşet sahnesi yüzünden Kerkük 12 Temmuz 1946 tarihinde kana boyandı. Bu olayda birkaç işçi öldü ve birçoğu da yaralandı. Krallık yönetiminin devrildiği ve Cumhuriyet rejiminin ilan edildiği 14 Temmuz 1958 tarihinden sonra durum daha da kötüye gitti ve bir yıl sonra Türkmenler en vahşiyane biçimde şehit edildi. 14–16 Temmuz 1959 tarihlerinde gerçekleşen ve tarihe Kerkük Katliamı olarak geçen bu soykırımında Türkmenler, acımasızca katledildi. Bütün dünyanın suskun kaldığı bu soykırımında Türkmenlerin ileri gelen şahsiyetlerinin ayaklarına ipler ve sicimler takılarak motorlu araçlarla sokak sokak sürüklendi. Hunharca şehit edilen Türkmenlerin cesetleri daha sonra elektrik direklerine asıldı. Temmuz sıcaklarının hüküm sürdüğü Kerkük’te cesetler 3 gün boyunca direklerde sallandırıldı. Bazılarının cesetlerinin her ayağına ayrı sicimler bağlandı ve ters yönde giden araçlarla çekilerek parçalandı. Kiminin gözleri oyuldu. Kimileri diri diri toprağa gömüldü. Üç gün üç gece süren bu can pazarında, Irak’taki Türkmen toplumu, yalnız ve sahipsiz olduğu gerçeğini bir kez daha anlamış oldu. Irak’ta Sosyalist Arap Baas Partisinin iktidara geldiği 1967 yılından sonra Türkmenlerin üzerindeki baskı ve asimilasyon uygulamalarına yine son verilmedi. Tersine 1970’lı yıllarda baskılar daha da artmağa başladı. Özellikle 16 Ocak 1980 yılında Emekli Albay Abdullah Abdurrahman ve Doç. Dr. Nejdet Koçak gibi Türkmenlerin lider kadrosundaki şahsiyetler idam edildi. Daha sonra Türkmen aydınlarının idamlarının ardı arkası kesilmedi. Türkmenlerin elindeki tarım arazileri yok pahasına istimlâk edilerek Araplara dağıtıldı. Türkmen iş adamları ve esnafının ticarî alanları daraltılarak ekonomik ambargoya tabi tutuldu. Özellikle yoğun Türkmen nüfusunun yaşadığı Kerkük’te Türkmen evlerine Saddam yönetimi el koydu. Bu evlere güneyden getirtilen aileler yerleştirildi. Türkmen devlet memurları işlerinden atıldı. Bir kısmı sürgüne gönderildi. ABD İşgali ve Kerkük Referandumu 1980’de başlayan ve 8 yıl süren İran-Irak Savaşı boyunca Türkmen askerleri cephenin ön saflarına sürüldü; çoğunun bilerek kırılmalarına sebebiyet verildi. 1990 Kuveyt saldırısı ile Irak daha büyük bir kâbusa sürüklendi. ABD ve müttefiklerinin saldırdığı Irak’a konan ambargo en çok Türkmen toplumunu etkiledi. Ülkenin kuzeyinde yaşayan Kürt toplumuna verilen dış destek, Türkmenlerden esirgendi. Batılı ülkelerin tek taraflı ve bilerek sergilediği tutum sonucu meydana gelen tehlikeli gelişmelerin önü ve arkası kesilemedi. Böylece belirli bir topluluğun alt yapısı güçlendirilirken, Türkmenler her türlü destek ve yardımdan dışlandı. Bunun dışında başta Kerkük olmak üzere birçok Türkmen beldesi yoğun bir Kürt istilasına maruz kaldı. Özellikle Kerkük üzerine yoğunlaşan Kürtler, kentin içinde bütün kamu bina ve dairelerinin yağma ve talan edilmesinin yanı sıra, boş ev ve arsalara da el koydular. Kürtlerin silahlı milis gücü olan peşmergeler, bu yağma ve işgalin öncülüğünü yaptılar. 2003 yılındaki ABD işgali Irak’taki tehlikeli gidişin fotoğrafını daha da netleştirdi. Bin yıldan fazla bir zamandan beri ülkede varlık gösteren Türkmen toplumu, her türlü yapılanmanın dışında tutuldu. Türkiye’nin Irak’taki gelişmelerden ve ülkenin yeniden yapılanması sürecinden dışlanması da Türkmenleri daha büyük bir yalnızlığa sürükledi. ABD’nin desteğini arkalarına alan Kürt liderleri, Türkmenlerin kültür merkezi olan Kerkük’ü, kuzeyde ihdas etmek istedikleri federe yönetimin sınırları arasına almak istediler. Bu hedefe ulaşmak için Irak Anayasasına baskı ve zorbalıkla koydurdukları 140. maddeye dayanmak yoluna gittiler. Bu geçici maddeye göre 2007 yılının sonuna Kerkük’te sırasıyla: 1. Normalleştirme 2. Sayım ve 3. Referandum yapılacaktı. 2007 yılının sonunda bitmesi gereken bu üç aşamalı işlemin zamanında tamamlanmasının mümkün olmadığı görülünce, Kürt liderleri Bağdat yönetimi üzerinde baskı uygulamaya başladılar. Hâlbuki Kerkük’te geçici 140. maddenin dile getirdiği Normalleştirmenin bile tamamlanması için uzun yıllara ihtiyaç vardır. Uzmanların ifadesine göre Normalleştirme işleminin tamamlanması, büyük bir memur kadrosu ile çalışılırsa daha birkaç yılı alır ve bunun için çok büyük bir devlet bütçesi gerekir. Bunun dışında Kerkük’e getirtilen binlerce Kürt ailesinin, kentin yerlisi olmadıkları hâlde, zorla nüfus kayıtlarına geçirilmeleri, bunlara arsa veya ev tahsisi yaparak sayım ve referandumda oy kullanmaları istenmiştir. Haksız ve meşru olmayan bu istek üzerine, Bağdat’taki merkezî hükümet ile Kürt liderleri arasında büyük çekişmeler yaşanmıştır. Aslında demokratik sistemlerde yeri olmayan böyle bir referandum uygulamasının sadece Kerkük’te uygulanmasını isteyenler, bunun hukukî açıdan da geçersiz olduğunu bilmektedirler. Buna rağmen isteklerinde ısrar ederek, meseleyi oldubittiye getirmek istiyorlar. Açıkçası Kürt liderlerinin, 2007 yılı çıkmadan ve böylece geçici madde iptal durumuna düşmeden önce hedeflerine varmak telaşında oldukları anlaşılıyor.   140. Madde Geçicidir 140. madde Anayasanın geçici hükümler başlığı altına alınmıştır. Hukukçuların ifadesine göre, “süreli olarak verilen geçici bir hüküm, ya o hükmün uygulanmasına kadar veya da sürenin dolmasına kadar geçerli olur. En erken hangi takvim tuttuysa, o hüküm yürürlükten kalkar. Bu bağlamda, 140. maddede ön görülen Normalleştirme ve Sayım işlemleri yerine getirilmediğine göre 31.12.2007 tarihine kadar da getirilemeyeceğine göre o belirli günde bu madde yürürlükten kaldırılacaktır.” “Anayasa hükümlerinin değiştirilmesi, bir kanunla değil, ancak yine bir Anayasa değişikliği ile yapılabilir. Böyle bir değişikliğin de olamayacağı ortaya çıkmışken 140. maddenin hükmü bitmiş oluyor ve referandumun ertelenmesi talep veya önerileri de hiçbir esasa bağlı olmadığından, bugünden sonra geçersiz ve yersiz olacaktır.” Bütün bu yorumlardan da anlaşılacağı gibi Referandum belirlenen sürede yapılmadığı için hükmü sona ermiştir ve bu Referandumun ertelenmesi hukuken mümkün değildir. Referandumu erteleme kararını Bakanlar Kurulu da Millet Meclisi de veremez. Bunun için Millet Meclisi üye sayısının üçte ikisinin onayı ve tadil için halk referandumu ile Cumhurbaşkanı onayı gerekiyor. 2007 yılı da sona erdiği için böyle bir işlemin yapılma şansı da zaten ortadan kalkmıştır. Kerkük’ün Geleceği Kerkük üzerinde tarih boyunca oynanan oyunlar yüzünden, bölge halkının çektiği acılar ve sıkıntılar bir türlü son bulmamıştır. Adil olmayan ve haksız olan uygulamaların, bölgedeki sorunlar sürekli gündemde kalmıştır. Kerkük’te yaşayan halkın çoğunun Türkmen olduğu için, bölge üzerinde sinsi hedefler besleyen kesimler, her zaman bu gerçeği göz ardı etmeğe çalışmaktadır. Kentin tarihî, kültürel ve sosyal yapısı Türkmen kimliğine dayandığı için Kerkük, Türkiye için de her zaman bir kanayan yara biçiminde gündeme gelmektedir. Bu kentte yapılan haksız uygulamalar, ortaya atılan ancak adil olmayan çözümler sonucu halkın güven ve huzurunu kaçırmakta, bu yüzden de kavga ve çatışmalar hem Irak’ı hem de Ortadoğu ülkelerini tedirgin etmektedir. Bu tür yaklaşımları sona erdirmek için, sahipsiz olan Türkmenlere siyasî platformlarda destek vermek gerekmektedir. Bu hususta Türkiye’ye büyük görevler düştüğü şüphesizdir. Irak’ın yeniden yapılanması sürecinde Türkiye bu alanda değişik siyasî manevralar yapabilmelidir. Tarihî ve kültürel bağları ve bölgede büyük misyonu olan Türkiye, Türkmen toplumunun Irak’ta garantörü olmalıdır. Irak’ta başka etnik topluluklara destek veren yabancı ülkelere karşılık, Türkiye de tarihî misyonu gereği Türkmenlerin garantörü neden olmasın? Kerkük’ün geleceğini güvence altına almak için Türkiye, garantörlük dışında değişik alternatifler de üretmelidir. Aksi takdirde, 100 yıla yakın bir süredir sahipsiz ve desteksiz kalan Türkmen toplumunun feryadı daha uzun yıllar kesilmeyecek ve millî vicdanımızı kanatmağa devam edecektir.     *Prof. Dr.

Türk Yurdu Ocak 2008
Türk Yurdu Ocak 2008
Ocak 2008 - Yıl 97 - Sayı 245

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele