“ÜMMETTEN ULUSA”

Ocak 2008 - Yıl 97 - Sayı 245

Öteden beri bazı çevreler, Türkiye cumhuriyeti ile ümmetten ulusa geçtiğimizi söylerler. Bu tanımlamayı yapanlara göre, Türkiye cumhuriyeti ile Türk Devlet ve toplum yapısı, ümmetten millete değil, ne hikmetse ısrarla ulusa geçmiştir. Bu tespit, kabul veya önermeden iki önemli sonuç çıkmaktadır: Bunlardan birisi, Osmanlı Devleti’nin ahalisinin bir ümmet olduğu, diğeri ise ulus kavramı ile millet kavramının aynı anlamlara tekabül etmediğidir. Önce birinci sonuca bakalım: Ümmet kavramı, dilbilgisi ve siyasi/sosyal anlamları itibariyle aynı dine mensup inananlar(müminler) topluluğunu anlatır. Eğer “ümmet-devlet” diye bir kavramlaştırma yapılabilirse bu devlet, aynı dine inanan insanların devletini anlatacaktır. Bu özellikler itibariyle Türk-Osmanlı Devleti’ne baktığımızda, Osmanlı Devleti, hayatının hiçbir devresinde böyle mütecanis bir müminler topluluğuna dayalı “ümmet-devlet” vasfına sahip olmamıştır. Hemen her zaman, Osmanlı Devleti’nin tebaası içerisinde -kendi içinde de ciddi farklılıklara tekabül eden- Hıristiyan topluluklar olagelmişlerdir. Bunda bir tuhaflık ta yoktur; çünkü Osmanlı devleti bir imparatorluktu. Dolayısıyla Osmanlı Devletinden bahsettiğimizde, bir ümmetten bahsetmek mümkün değildir. Olsa olsa, Osmanlı tebaası içerisinde farklı ümmetlerden bahsedilebilirdi. O halde; Osmanlı Devletinin, “ümmet-devlet” nitelikleri taşımamasına rağmen bunun böyle olduğunda ısrar edenler, bir sosyal/siyasal yapıdan daha çok, bir zihniyet yapısına işaret ediyor olmalılar. Hakikaten biraz dikkatlice baktığımızda bunun böyle olduğunu müşahede ederiz. İşte, ümmetten ulusa geçildiğini söyleyenler sadece ve basit olarak millet kavramı yerine ulusu koyarak, romantik bir “öztürkçecilik” yapmıyorlar. Millet ve ulus kavramlarına kendilerince farklı anlamlar yüklüyorlar. Bu anlam farkı yine dikkat edilince görülecektir ki tamamen ve doğrudan “din”le ilgilidir. Ulus kavramını tercih edenler, “dinden ve dini olandan arındırılmış” bir sosyal, siyasal ve kültürel yapıyı işaret etmektedirler. Eğer mesele, bu iki kavram arasında her hangi bir anlam farkına tekabül etmiyor olsaydı, bizim geleneğimize ve tarihsel sürece de uygun bir şekilde hemen her zaman millet kavramını tercih edip, kullanıyor olmamız gerekiyordu. Bu kullanma hem daha sıcak hem de daha yumuşak uygulamaları getirecek; Devlet ve toplum kırılma yaşamadan dönüşebilecekti. Ama böyle olmadı. Şimdi bu iddiamızın doğruluğunu (veya yanlışlığını) tetkik edelim: Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin teşekkül safhasında, yeni devletin fikri harcında önemli bir paya sahip olduğunu kabul edeceğimiz Ziya Gökalp’ın, Türkçülüğün Esasları isimli o ünlü ve önemli eserinin iki farklı sadeleştirilmiş nüshasında, ulus/millet kavramının tanımlarına bakalım.               “Bu söylenenlerden anlaşıldı ki  ulus ne soyla, ne budunla, ne coğrafyayla, ne siyasetle, ne de istemle ilgili topluluk değildir. Ulus, dil, din, ahlâk ve estetik bakımından ortak olan, yani aynı eğitimi almış olan bireylerden oluşan bir topluluktur.” (Türkçülüğün Esasları, Mahir Ünlü- Yusuf Çotuksöken,  İnkılâp ve Aka Kitabevi, Tarihsiz.)               “Bu açıklamalardan anlaşılıyor ki millet, ne ırka, ne kavme, ne coğrafyaya, ne siyasete, ne de iradeye bağlı bir topluluk değildir. Millet, dil, din, ahlak ve bütün güzel sanatlar bakımından ortak olan, yani aynı eğitimi almış bulunan kişilerden oluşan bir topluluktur.” ( Türkçülüğün Esasları,     Sadeleştiren; Yalçın Toker, Toker Yayınları, İstanbul 2005.)   Kolayca görüleceği üzere bu iki tanımdaki farklar sadece “yeni/eski” kelime farklarına tekabül etmektedir. Her iki tanım da kavram ve kapsam alanı bakımından aynı şeyi söylemektedir. Bu durumda aslında ulusla, millet; ulus-devletle, milli devlet aynı anlama gelmektedir. Yani hal böyle olunca siz, ulus kavramına dinden arındırılmış özel bir anlam yüklemiyorsanız, Gökalp’ın yaptığı tanımı yapıyorsunuz demektir. Yok eğer din olgusunu bu tanımın dışında tutuyorsanız, Gökalp’tan farklı bir ulus tanımı yaptığınız gibi, gerçekte de bir topluluğu türdeş yapan en önemli sosyal dinamiklerden birisini, yani dini denklemin dışına atarak, tabii değil kurgusal toplum tasavvur ediyorsunuz demektir. Ve tabii bu durum, aynı zamanda bir mühendisliğe ihtiyaç gösterdiği gibi, bir zorlamayı da beraberinde getirecektir ve getirmiştir. Buradan hareket ederek; hali hazırdaki Türkiye Cumhuriyeti’nin dayandığı halka, milli ve milletlerarası hukuki belgelere baktığımızda Osmanlı Devleti’nin asli unsurunu oluşturan Müslüman-Türk ahalinin yeni devletin milletini oluşturduğunu görürüz. Bir başka şekilde dün bazı kesimlerce “ümmet” olarak adlandırılan ahalinin, millet olarak yeniden tanımlandığını ve buradan bir milli devletin inşa edildiğini görürüz. Lozan’da tescil ve teyit edilen de bundan başka bir şey olmamıştır. Nitekim Lozan Antlaşması’nın 37-45’nci maddeleri bu dediklerimizin çok açık tescili ve göstergesidir. Lozan Antlaşmasının bu maddelerine göre, Türkiye cumhuriyeti coğrafyasında yaşamakta bulunan Müslüman ahali milleti oluşturmuş; bunların dışında kalan Gayrimüslim ahali ise azınlık olarak tanımlanmıştır. Tüm bu varlıklar gayet tabii olarak, modern bir devletin eşit vatandaşlarıdır. Bir başka şekilde söyleyecek olursak Türkiye cumhuriyeti devletinin halkını Müslim-Gayrimüslim tüm vatandaşlar oluşturmuştur; ama Müslim ahali Lozan’ın da teyit etiği üzere asıl/kurucu ahaliyi; yani milleti teşkil etmiştir. Bu tespiti yaptıktan sonra şimdi bir başka sorunun cevabını arayalım: Acaba İmparatorluktan milli Devlet’e geçerken, tek dil, tek vatan, tek bayrak ve tek marş dışında, başka bir yapılanmanın gerçekçiliği, haklılığı ve uygulanabilirliği var mıdır? Bu sorunun bir tane cevabı vardır; gerçekçiliği yoktur, haklılığı yoktur, uygulanabilirliği yoktur. Bunun iki nedeni bulunmaktadır. Bir kere Cumhuriyet öncesi dönemde de devlet aslında tek bir devlettir; eyalet sistemi bu günkü vilayet sisteminden farklı değildir; sadece coğrafyası daha büyüktür. Hiçbir eyaletin yasama yetkisi yoktur, valiler merkezden atanır, farklı bayrak ya da alametleri söz konusu değildir. Çünkü Osmanlı Devleti tüm batı dayatmalı reform çabalarına rağmen merkezi yapısından vazgeçmemiştir: çünkü merkezi yapıdan vazgeçmenin nelere mal olduğunu binlerce yıllık tarihten çok iyi bilmektedir. Ayrıca Osmanlı devletinde eğitimin dili Türkçedir. Diğer neden ise, “kurucu kadronun” içinden geçerek geldikleri tecrübelerdir.  Geride bırakılan dönemde Balkanların kaybı,  Çanakkale Savaşı, Birinci cihan Harbi, Mondros Mütarekesi, Sevr dayatması, Milli Mücadele tecrübesinin arkasından, tek dilli, tek devletli, tek bayraklı, tek marşlı ve tek vatanlı bir devlet anlayışından farklı bir şey asla gerçekçi değildi, haklı değildi, uygulanabilir değildi. Çünkü bu ülkenin Müslümanları bu ülkenin Türk Milleti’ni oluşturuyorlardı. Bu tarihsel hafızanın, bu tecrübelerin ve karşı karşıya kalınan şartların gerçekleri itibariyle, Devletin bir bayrağı, bir dili, bir marşı ve bölünme kabul etmez bir vatan coğrafyası olacaktı ve olmuştur. Bu gün de durum dünden farklı değildir. Türkiye Cumhuriyeti’nin bekası, Türk-İslam tarihinin bekası anlamına gelmektedir. Dolayısıyla milliyetçilik, öyle birilerinin dediği gibi -bizim özel tecrübe ve zihniyetimizin sonucu olarak- asla bölücü, ufalayıcı bir işlev görmez. Tersine tarihsel arka plana uygun olarak toplayıcı ve toparlayıcıdır. Yine tarihsel arka plana ve zihin haritamıza uygun olarak bizim milliyetçiliğimiz; -çok yanlış olmakla beraber kullanılan-“etnik”, “bölgesel”, “dinsel” gibi isimlerin önüne konularak siyasi amaca matuf suiistimal edilen bir araç-kavram da değildir. Kaldı ki bu gün “dinsel milliyetçilik” kavramını üreterek bununla böyle olmadıklarını ispat etmeye çalışanların, bu kavramın aslında “ümmet” anlamına geleceğini de gözden ırak tutmamaları gerekir.   


Türk Yurdu Ocak 2008
Türk Yurdu Ocak 2008
Ocak 2008 - Yıl 97 - Sayı 245

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele