UFUK ÇİZGİSİ NETLEŞİRKEN…

Ocak 2008 - Yıl 97 - Sayı 245

Artık ufuk çizgisinin netleşmesine az kaldı… Ortadoğu coğrafyasının sınırlarını değiştirme süreci işliyor. Afganistan ve Irak işgaliyle sıcak savaşa dönüşen olaylar zincirinin ilk başlarında, Türkiye, kendini “güvenli ada” olarak algılamaktaydı. Bir gazetecinin geçen ay emekli komutanlarla yaptığı söyleşiden, Türkiye’yi yönetenlerin büyük kısmının da böyle algıladığını anlıyoruz. Onlar görev başındayken, Türkiye’nin tehdit altında olabileceğini zayıf bir ihtimal olarak görmüşler; şimdi ise “büyük tehlike” olarak değerlendiriyorlar. Hâlbuki işgalciler bu niyetlerini çeşitli zamanlarda ifade etmişlerdi. Elbette Türkiye’ye parmağını sallayıp “sizi böleceğiz” diyecek değillerdi. Neredeyse bir kuşağın yetiştiği süre zarfında olaylar dizisi sürüp geldi, tehdit Türkiye’nin kapısına dayandı. Peki, ülkeyi yöneten siyasetçi, sivil ve askeri bürokrasi ne yaptı? Ülkeyi yönetenler iç kavgalarla zaman harcadı. 1997’de açığa çıkan çatışma, ülkenin tam on yılını aldı; almaya devam ediyor. Toplum hayatında çok kısa bir zaman dilimi olan on yıl, tarih hızlandığında çok uzundur. Son on yıl boyunca irtica ile yatıp kalktık. Daha birkaç ay önce Malezyalaşma diye gündeme taşınan saçma bir tartışmayla uğraşmaktaydık. Şimdi irticadan bahseden bile yok. Geçen günlerde yeniden gündeme taşınmaya çalışıldı ama pek itibar eden olmadı. Çünkü küreselci kapitalizmin gözünü Anadolu coğrafyasına diktiğini herkes yeni kabullendi; çünkü söz konusu olan şeyin “vatan” olduğu yeni anlaşıldı. 28 Şubatla başlayan 2001 kriziyle ivmelenen iç ve dış borç artışının ülkeye diz çöktürme anlamına geldiğini, ekonominin bir güvenlik sorunu haline geleceğini çeşitli zeminlerde karınca kararınca ifade ettik. “Korkmayın bölünmeyiz; bunlar paranoya…” diye ortalıkta dolaşanların, “bir şey olmaz” diye işi pişkinliğe vuranların kulakları çınlasın. Oysa bu tehdit önceden algılanmalı, her türlü kavga bırakılmalı, her türden politik hesap terk edilip rafa kaldırılmalıydı. Olmadı… Bu kavganın halen devam ettiğini söylemek yanlış olmayacak. Belki de tüm şüphelerimiz yanlıştır; belki de küresel işgalciler Türkiye’yi bölmek istemiyor… Ama tehlike bu kadar açık biçimde karşımızda dururken, riski hesaba katmamak olmaz. Yanılmış olsak da işgalcilerin gerçek niyetlerini okuyamasak da bu tehlike görmezden gelinemez. Aslında geçmiş yıllardaki algılama, Türkiye’nin içten veya terör örgütü marifetiyle bölünemeyeceği noktasında yoğunlaştı. Son günlerde ortalıkta, gizlice yaptırıldığı söylenen bir anket dolaşıyor. Türkiye Kürtlüğü’nün % 70’i bölünme taraftarı değilmiş… Doğrudur; hatta bölücü niyet sahibi kişiler % 30’dan bile azdır. Nitekim “Türkiye içerden bölünemez” algılaması hiç de yanlış değil gibi görünüyor. Acaba gerçekten hep böyle mi kalacak? İşgalciler Türkiye’yi kendi güdümlerine sokmak için bu riski pazarlık unsuru olarak kullanıyor olmasınlar! Gelişmelerde dikkati çeken bir başka nokta, Irak’ta yaşanan trajedilerden ABD’nin sorumlu tutulup İngilizlerin ortalıkta hiç görünmemesi! Yoksa İngilizler bu işlerden elini-eteğini çektiler mi? Halen işgal kuvvetleri arasında olmalarına rağmen, İngilizlerle ilgili hiçbir kötü haber ve eylem ortaya çıkmamaktadır. İngiltere başbakan Blair’i “harcayarak” suçluyu cezalandırmış ve güya yeni bir sayfa açmıştır. Artık İngilizler kendini “masum” ilan etmişler ve şaşırtıcı şekilde gündemden düşmüşlerdir. Ama onların ellerini çektiklerini düşünmek safdilliktir. Gerçekte sinsi İngiliz aklı Ortadoğu’da Amerika sonrası döneme ilişkin hazırlıklarını tamamlamıştır. Kimin aleyhine olursa olsun, kim mağdur olursa olsun, “kötü adam” bellidir: ABD.. Türkiye Kuzey Irak’a girince büyük çatışmalar meydana gelirse, ABD yanında Türkiye de suçlanacaktır. İran’a saldırı olması durumunda da tablo aynı olacaktır. Yani tüm çatışmalar İngilizlerin lehinedir. Bu yüzden, son gelişmelerde inisiyatifin İngilizlerde olduğunu düşünmek pek de yanlış değildir. Son birkaç ayı hatırlayalım… Boy boy şehit cenazeleri sıralanmaya başladıktan sonra, özellikle üzerinde çok konuşulan, gerçekten büyük soru işaretleri taşıyan Dağlıca baskını sonrası, tüm Türkiye’yi terörü lanetleme mitingleri sardı. Belli ki bu, psikolojik savaş tekniğinin uygulanmasıydı. Diğer yandan, terör aleyhine gösteriler, derin devletle derin milletin buluşmasıydı da! Birileri içte düğmeye bastı; toplumu psikolojik olarak savaşa hazırladı. Aynı zamanda bu proje “toplumdaki yüksek ateş”i dindirmeye de yaradı. Fakat oluşturulan bu yüksek milli bilinç ve duyarlılık, içteki bu süreç, Türkiye’yi karıştırıp bölmek için ellerini uzatanlara bir provokasyon ortamı da sundu. Bu aynı zamanda Türkiye’nin yumuşak karnını iyice belirginleştirdi. Tehlike kapıda belirince gösteriler bıçakla kesilir gibi son buldu. Bu süreci başlatanlar yüksek duygularla oyun olamayacağını pek düşünmediler. Hâlbuki millî duyguları yapay olarak coşturarak oluşturulan yüksek düzeyli bir duyarlılık kısa sürelidir. Üstelik ezici çoğunluğun ülkenin birliği konusunda gerçekten duyarlı olduğunu göz önüne alırsak, kamuoyu desteği için insanların sokağa dökülmesine hiç de gerek olmadığını anlarız. Halk zaten her daim devletin arkasındadır. Bir gün bu duyguların bilerek kullanıldığı kanaati yaygınlaşırsa, vatan kavramı, tüm derinliğine ve ulviyetine rağmen anlamını kaybeder ve içi boşalır. Gün gelir kimse kılını bile kıpırdatmamaya başlar. Karar vericilerin bunu unutmaması gerekir. Her şeye rağmen, bu psikolojik ortam, büyük trajedilere yol açmadan yerini sükûnete bıraktı. Devam edelim… Ardından ABD’ye rest çekildi ve tezkere çıktı. Başbakan Londra’ya gidip anlaşma imzaladı. Sonra devlet erkânı Beyaz Saray’da anlaşma masasına oturdu. Şimdi de yavaş yavaş Kuzey Irak’a giriyoruz.  PKK’nın tasfiye edilmesi kesinleşti. Harekât ve konuşulan af yasası bu sürecin son perdesi olacak gibi… Kürt sorununun çözümü için bir şans olduğunu dile getiren DTP kendini kapattırmak için elinden geleni yaptı ve sonunda kapatma davası açıldı. Ne kadar ilginçtir ki fırtınalar koparken, paranın en çok korktuğu şey, savaş kapıdayken, hatta bilfiil başlamışken para piyasalarında yaprak kımıldamıyor! Her şey iyi de niçin hava bu kadar güzelleşti? Bu olup bitenler neyin karşılığı? Acaba Kuzey Irak’ta bir Kürt devletine onay mı alındı? Yoksa İran’a yapılacak saldırıda taraf mı olacağız? Hiçbir zaman bu ülke lehine tavır almamış olan egemen basın geçen aylarda niçin akıncılığa soyunup Barzani’yi düşman olarak gösterdi de sonra “muhatap alalım” demeye başladı? Öncelikle ifade edelim; Türkiye’yi kendi cephesine çekmek isteyenler bizi finanse etmeye devam ediyor. Şayet bu mahfillerin aksine bir karar alınırsa, ekonomiyi cehenneme çevirmek için hazır beklediklerinden şüphe yok. Bu yüzden, savaş ortamına rağmen ülkeye para giriyor. Ekonominin güvenlik sorunu haline gelişinin algılanamayışı bizi bu noktaya taşıdı. Kendilerini Kürt sorununun çözümü için bir şans olarak niteleyenler, bu ülkede yaşıyor olmanın, bu ülke yasalarına göre seçilmenin anlamını unuttular ve sanki yasadışı toplantılarda konuşuyormuş gibi kin-nefret kusan çıkışlar yaptılar ve kendilerini yine kendileri soyutladılar. Artık hiç kimse, onların bu sorunun çözümünde önemli bir rol oynayacağına inanmıyor. DTP çaresizlikten kıvranmaktadır. Çünkü terör örgütüyle bağlantısını kesmek bir yana, gizlemeyi bile başaramamıştır. Eğer DTP açıkça PKK bağlantısına oynuyorsa, buradan çıkan sonuçlardan biri, bu partinin gelişmeleri yanlış okuduğu; diğeri ise, herhangi bir çözüm üretecek misyona ve birikime sahip olmadığı için, siyasal alanda kendini kapattırarak varlığını sürdürmeyi seçmesidir. Zaten büyük bir oy kaybı olduğu konuşulmaktadır. DTP kapatılırsa, bu parti kadroları “Kürt oldukları için siyasetten uzaklaştırıldıkları”nı iddia edecekler; etnik siyaset üzerinden oy toplamaya çalışacaklardır. Bu yüzden bu parti, kapatılmak için her şeyi yapmaktadır. DTP’yi kapatmak ona yapılacak en büyük iyilik olacak gibi görünmektedir. Ancak DTP’nin görmezden geldiği bir husus vardır; terör örgütünün tasfiyesi, etnik siyasetin sonunu getirecektir. Güneydoğu’da siyaset artık feodal veya siyasal aşiret esasına göre değil, hizmet esasına göre işlemeye başlayacaktır.  Kuzey Irak’a gelince; kanaatimiz odur ki galiba Kuzey Irak’ta bağımsız bir Kürt devleti kurulacak… İngiltere ve Amerika dışişleri bakanlarının ağzından çıkan “Kürdistan” kelimesi tesadüfen sarf edilmiş olamaz. Ama bu devlet Barzani önderliğinde mi kurulacak, yoksa yeni bir lider mi çıkarılacak, bunu zamanla yaşayıp göreceğiz. Görünen o ki, emperyalistler buna çoktan karar vermiş. Türkiye buna kesin şekilde karşı çıkarsa, onu, ekonomik kriz veya iç çatışma sopasıyla yola getirmeyi tasarlamış olmalılar. Razı olmayan bir Türkiye, topraklarını kaybetme riskiyle karşı karşıya kalabilir. Gerçi Türkiye Kürt devletine taraf olmadığını söylese de on yıldan beri Kuzey Irak’taki altyapıyı kendisi inşa etti/ettirdi. Bu nasıl karşıtlık, pek de anlaşılabilir değil! Aslında Türkiye de bu konudaki tavrını net biçimde ortaya koymalıdır. Eğer Kuzey Irak’ta Kürt devleti kabul edilemez bulunuyorsa, o zaman oradaki Kürtlerin nasıl bir yönetim altında yaşaması öngörülmektedir? Türkiye bu konuda net görüşünü beyan etmelidir. Kuzey Irak’ta bir Kürt devleti kurulursa, iddiaların aksine, çekim merkezi Kuzey Irak değil, Türkiye olacaktır. Türkiye’deki ortamı teneffüs etmiş aklı başında hiçbir Kürt vatandaşımız bu yeni devlette yaşamak istemez. Hal böyle olunca, konuşulan senaryolardan, “Türkiye’yi Kürt devletinin hamisi yapma” seçeneği ağır basıyor. Önce gerilime çanak tutan ve bir iç çatışma riskinin oluşmasına zemin hazırlayan basın, “Türkiye muhatap almıyor ama Barzani’yi tüm dünya lider olarak tanıyor. Biz de muhatap almalıyız” gibi mesajlar vermeye başladı. Bu da basının Kuzey Irak’taki devlete toplumu hazırlama harekâtı gibi görünmektedir. Dağlıca baskınından sonra, devletin gerçekten çalışmaya başladığını gözlemledik. Artık her önüne gelen, aklına esen beyanatı vermiyor. Baskın sonrası tezkere çıkınca paldır küldür Irak’a girilmemesi, Başbakan’ın önce Londra’ya sonra da ABD’ye giderek diplomatik yolu kullanması, tüm yetkililerden aynı sesin çıkması devletin hakikaten çalışmaya başladığının çok açık kanıtını teşkil etmektedir. Türkiye’yi yönetenler nihayet tabloyu doğru okudular. Fakat tablonun devamını ülke lehine çizebilecekler mi, yaşayıp göreceğiz. Olay basitçe terör sorunu değil, bölgenin yeniden dizaynı sorunudur. Dünya yeniden düzenlenecek, bu sayede sömürü düzeni ömrüne ömür ekleyecektir. Türkiye ise sömürülecek bir konumda değil gibi görünmektedir. Ama bu sömürü düzeninin kurulmasında ya emir eri olacak yada savaşın içine çekilecek ve parçalanacaktır. Türkiye’nin önüne konan ikilem galiba bu! Yani olup bitenler PKK ile mücadele değil, yeni bir kurtuluş ve bağımsızlık savaşıdır. Geçmişte Kurtuluş Savaşı’nı, görünüşte Yunanlılarla yaptık. Ama tüm Batı dünyası onların arkasındaydı. Şimdi de ortada dolaşan PKK’nın arkasında herkes var. Büyük resim bu olduğuna göre, ülkeyi yönetenler yapılması gerekeni kılı kırk yararak düşünmek zorunda! Gelişmeler karşısında, bunu düşündüklerini var sayıyoruz. Bu süreçte vatanseverliğin gerektirdiği en isabetli davranış, duygusal tepkilerle sokağa fırlamak değil, sakince beklemek; bu çerçevede çizilen millî politikalara destek olmaktır. Dileğimiz, bu badireden yara almadan, bir sükûnet beldesi olarak çıkılmasıdır. Zira gelecekte dünyanın Türkiye’ye ihtiyacı olacaktır.          

Türk Yurdu Ocak 2008
Türk Yurdu Ocak 2008
Ocak 2008 - Yıl 97 - Sayı 245

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele