Balkanlarda Gezerken

Temmuz 2014 - Yıl 103 - Sayı 323

“Üsküp ki Yıldırım Bayazıd Han diyarıdır

Evlâd-ı Fâtihân’a onun yâdigârıdır.

Firûze kubbelerle bizim şehrimizdi o;

Yalnız bizimdi, çehre ve rûhiyle biz’di o.

Üsküp ki Şar-dağ’ında devâmıydı Bursa’nın

Bir lâle bahçesiydi dökülmüş temiz kanın.

Üç şanlı harbin arş’a asılmış silâhları

Parlardı yaşlı gözlere bayram sabahları.

Ben girmeden hayatı şafaklandıran çağa,

Bir sonbaharda annemi gömdük o toprağa.

İsâ Bey’in fetihte açılmış mezarlığı

Hulyâma âhiret gibi nakşetti varlığı.

Vaktiyle öz vatanda bizimken, bugün niçin

Üsküp bizim değil? Bunu duydum için için.

Kalbimde bir hayâli kalıp kaybolan şehir!

Ayrılmanın bıraktığı hicran derindedir!

Çok sürse ayrılık, aradan geçse çok sene,

Biz sende olmasak bile, sen bizdesin gene.”

 

 

        Bu şiiri okuyup da duygulanmamak elde değil. Ben Balkan gezisine en çok Üsküp’ü görmek, Yahya Kemal’in ifadesiyle o şehirden olmasak bile onun bizde olduğunu bilmek, özümsemek, yaşamak için gitmiştim. Ama o beyit yok mu o beyit? “Vaktiyle öz vatanda bizimken, bugün niçin/ Üsküp bizim değil? Bunu duydum için için…”

         

        [gid]179[/gid]

         

        Evet, Üsküp’te ben de onu duydum için için! Çünkü 19 Ocak 1392 tarihinde yani İstanbul’un fethinden tam 61 yıl önce Türk topraklarına katılan ve daha sonra yapılacak Avrupa fetihlerine merkez üssü olan bu güzel ve özel şehrin, bizden madden olduğu gibi manen de koparılması için neler yapıldığını, bu gözler gördü. Elbette Selanik kadar değil; hâlâ bizden izler taşıyor. Yalnız, gezi boyunca bize rehberlik eden Hüseyin Bey kardeşimizin ifade ettiği gibi, “Makedonların yiyecek ekmekleri yok ama Üsküp’teki Türk izlerini silmek için ellerinden geleni yapıyorlar.” Özellikle şehri ikiye ayıran Vardar Nehri üzerine Fatih Sultan Mehmet Han zamanında yapılıp Üsküp’ün iki yakasını birbirine bağlayan Taş Köprü ya da Fatih Köprüsü’nü gölgeleyebilmek için hiçbir masraftan kaçınmamışlar! Başkent Üsküp’e ait büyükşehir belediyesinin yıllardan beri barakalarda hizmet veriyor olması da zaten Makedonların fakr u zaruret içinde olduklarını gösteriyor. Buna rağmen varlarını yoklarını heykellere ve dağ başlarına haç dikmeye harcamaktan vazgeçmiyorlar. Köprünün yanına, sağına soluna diktirdikleri devasa heykeller ve yüz metre, iki yüz metre yakınlarına kondurdukları estetikten yoksun, amatörce yapılmış yeni köprüler Üsküp’ü Üsküp, Vardar’ı Vardar olmaktan çıkarmış. Hava da sanki, bu ecdat yadigârı şehri bize kasvetli gösterebilmek için kapalı, yer yer yağmur çiseliyor. Üstüne üstlük Paskalya Bayramı olduğu için dükkânların çoğu kapalı, ortalıkta kimsecikler yok. Başımızı kaldırıp bakınca, dağın tepesine kondurulan koskocaman bir haç dikkatimizi çekiyor. Üsküp’ün neresine giderseniz gidin, Ankara’nın Hüseyin Gazi Dağı gibi bu haç karşınızda. Ziyaret ettiğimiz Balkan Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Şinasi Gündüz, “Bu bölgede semboller üzerinden kültür ve kimlik savaşı yapılıyor” dedi. “Hıristiyanların haç ve heykelleri, Müslümanların minareleri…” Açıkçası, hilalle haçın hiç bitmeyen kavgası… İlk uğrak yerimiz olan Mustafa Paşa Cami’si ile İkinci Murad’ın yadigârı Murat Paşa Cami’si bize teselli oluyor. Başka camiler de elbette var. Arnavut ve Türkler arasında cami ayrımı olduğunu, buna rağmen bazı Arnavut camilerinde hutbe ve vaazların Türkçe okunduğunu da öğreniyoruz. Geçmişten gelen camilerin çoğu da maalesef yıktırılmış, tarumar edilmiş. Allah’tan “Türk Çarşısı”, Bedesten ve birkaç han muhafaza edilmiş. Oralarda dolaşıp kardeşlerimizle selamlaşıyor, sohbetler ediyoruz.

         

        Üsküp’te yediğimiz akşam yemeğinden sonra biraz buruk, Türkiye’den bir işletmeciye ait olan otelimize döndük. Otel odasındaki televizyonu açıp ülke kanallarını dolaşırken iki ayrı kanalda dublajlanmış iki ayrı Türk dizisine rastladım: “Karadağlar” ve “Kara Dayı!”Demek ki dedim, adında “kara” olan diziler yapılırsa bu coğrafyada müşterisi hazır olacak!  

         

        Makedonya’nın başkenti Üsküp ile Kosova arası oldukça yakın. Yaklaşık 20 dakika sonra sınırdayız. Yugoslavya’nın dağılmasından sonra ortaya çıkan 7 ülkeden biri olan Kosova, 2008 yılında bağımsızlığını ilan ettiği için Avrupa’nın en genç ülkesi durumunda, ama tarihten gelen öneminden dolayı bizim için ayrı bir yeri var.

         

        Sınırdan girer girmez bizi yine göklere boy atmış bir minare karşılıyor. Kalplerimizde ürperti, yüzlerimizde tebessüm…

         

        Sınırdan sonra bir süre dağlar, vadiler arasından geçiyor ve bu nasıl ova, nasıl Kosova diye düşünmeye başlarken oldukça geniş, yemyeşil bir düzlüğe girip öyle devam ediyoruz. Arif Nihat Asya’nın, “Sangaryos’u Sakarya yapan,/ İkonyom’u Konya yapan/ Bir dille konuşurum” mısralarında olduğu gibi fetihten önce “Kosovo” denen Balkanların bu güzel ovası bizim dilimizde eskilerin deyimiyle “ismiyle müsemma” olarak Kosova’ya dönüşmüş ve çok da güzel olmuştur.

         

        Kosova’da ilk durağımız Priştine şehri oluyor. Orada Sultan Murat, Yaşar Paşa ve Fatih Sultan Mehmet camilerini görüyoruz. Fatih Cami’sinin restorasyonu bitmiş ve açılış töreni vardı. Biz vakit kaybetmemek için Doğu Avrupa ve Balkanlarda yaklaşık 550 yıl sürecek olan Osmanlı hâkimiyetinin temellerini atacak olan Birinci Kosova Meydan Muharebesi’nin yapıldığı alana doğru hareket ediyoruz. Zaferi kazanan ama zaferin ardından savaş meydanını gezerken yaralı bir düşman tarafından hançerlenerek şehit edilen Murad Hüdavendigar’ın oradaki türbesine, makamına doğru yola çıkıyoruz.

         

        8 Ağustos 1389 tarihinde, savaş başlamadan önce ortalığı toza dumana katan bir fırtına başlamıştı ve âdeta göz gözü görmüyordu. O gece mübarek Berat Gecesi olduğu için halisane edilen duaların geri çevrilmeyeceğini bilen Sultan Birinci Murat, abdest alıp namaz kıldıktan sonra gözyaşları içinde dua ederek Allah’tan zafer dilemişti. TİKA tarafından restore edilen külliyenin avlu kapısından girdiğimizde, gözümüze ilk çarpan da Sultan’ın şehit olduğu yerde yani “Meşhed-i Murad Hüdavendigar”da Sultan Murad Han’ın savaştan önce yaptığı bu duanın yer aldığı tablo oluyor:

         

         “Yâ Rabbî! Bu fırtına, şu âciz Murad kulunun günahları sebebiyle çıktıysa, onun yüzünden mâsum askerlerimi cezâlandırma!.. Allâh’ım! Onlar ki buraya kadar sâdece Sen’in adını yüceltmek ve İslâm’ı teblîğ etmek için geldiler!

         

        İlâhî! Bunca kerre beni zaferden mahrûm etmedin. Dâimâ duâmı kabul buyurdun. Yine Sana ilticâ ediyorum, duâmı kabûl eyle! Bir yağmur nasîb eyle! Bu toz bulutu kalksın. Kâfirin askerini âşikâr görüp, yüz yüze cenk edelim!

         

        Yâ İlâhî! Mülk de, bu kul da Sen’indir. Ben âciz bir kulum. Benim niyetimi ve esrârımı en iyi Sen bilirsin. Mal ve mülk maksadım değildir. Yalnız Sen’in rızânı isterim.

         

        Yâ İlâhî! Bu mü’min askerleri küffâr elinde mağlûb edip helâk eyleme! Onlara öyle bir zafer lütfet ki, bütün Müslümanlar bayram eylesin! Dilersen o bayram gününün kurbânı da şu Murad kulun olsun!

         

        Yâ İlâhî! Bunca Müslüman askerin helâkine beni sebep kılma! Bunlara yardım eyle ve zafer bahşeyle! Bunlar için ben cânımı kurbân ederim; yeter ki Sen beni şehîdler zümresine kabûl eyle!.. İslâm askerleri için rûhumu teslîme râzıyım... Beni gâzî kıldın. Sonunda lütfen ve keremen şehîdlik de nasîb eyle!.. Âmîn!”

         

        Zafer kazanıldı ve Sultan Murat şehit oldu. Duası kabul olmuş ve o, “Savaş meydanında şehit olan ilk ve tek Osmanlı padişahı”olarak tarihe geçmişti.

         

        Bu dua metnini okuyup da duygulanmamak elde değil. Dua tablosunun sol tarafında türbe, sağ tarafında da müze yer alıyor. Yaklaşık 1,5 dönümlük avlu içinde Evlad-ı Fatihan’ın torunları çiçek dikiyor, onların çocukları da çok güzel, pırıl pırıl bir Türkçe ile “Hoş geldiniz” diyorlardı. Çocukların fotoğraflarını çekmek isteyince hemen toplandılar. Makineyi ayarlayıp çekme pozisyonu alırken baktım, otomatik olarak hepsi de bozkurt işareti yapmışlardı ve yüzleri gülüyordu. Türk’ün Ergenekon’dan çıkışının simgesi olan bozkurt baştanbaşa bütün Türk dünyasında yine bir sembol olmaya devam ediyor.

         

        Türbeye geçerken baktım, giriş kapısının on metre kadar önünde hani alışık olduğumuz o asırlık çınarlar misali bir dut ağacı. Türbe ve müze hakkında bilgi veren rehber arkadaş, bu ağacın karadut olduğunu ve türbe ile yaşıt olduğunu söyledi. Demek ki 2014 yılı itibariyle 625 yıllık bir ağaç. Artık son birkaç yıldan beri meyve vermez olmuş. Şu işe bakın ki, Osmanlı Türk Devleti’nin ömrü de 620 yıl sürmüştü! Rehberden bir bilgi daha öğreniyoruz: Ecdadımız türbelerin önüne geceye misal olarak karadut, arkasına da gündüze misal olarak beyaz dut dikerlermiş ki türbe gece ve gündüz aydınlık olsun…

         

        Türbenin giriş kapısının solundaki boşlukta, başlarında “Ayşe Türbedar”, “Fatma Türbedar” ve “Süleyman Türbedar”yazan üç mezar görünüyor ve ruhlarına Fatihalar gönderiyoruz. Hüdavendigar’ın türbesini bekleyenlere bir vefa borcu olarak öldükten sonra türbenin avlusu içine defnedilmişler.

         

        Sultan Murat Han’ın iç organlarının gömülü olduğu türbeyi ziyaret ettikten sonra müze gibi kullanılan selamlık bölümüne geçiyoruz. Orada Kosova Savaşı ve Sultan Murad’la ilgili çeşitli bilgilerin yer aldığı tablolar, balmumu canlandırmalar var. Tarihte bir gezinti yapıyor, duygu dolu olarak çıkıp Prizren’e doğru hareket ediyoruz.

         

        Prizren, Kosova’nın en eski ve önemli şehirlerinden biri. II. Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye’ye önemli ölçüde göç vermesine rağmen gördüğüm kadarıyla hâlâ tam bir Türk şehri. Hatta diyebilirim ki bana asıl hayalim ve umudum olan Üsküp’ten daha sıcak, daha dost, daha Türk, daha İslam geldi. Daha şehre girişte, 1455 yılında Fatih Sultan Mehmet zamanında yapılan ve “Kırık Cami” olarak da adlandırılan Namazgâh’ın sadeliği ve korunuyor olması içimizi ısıtıyor. Şadırvan Meydanında, Çınaraltı’nda pınarlar harlayıp duruyor ve ne yöne bakarsak bakalım bir cami görüyoruz: Sinan Paşa Cami’si, Saraçhane Cami’si, Bayraklı (Mehmet Paşa) Cami’si, Gazi Mehmet Paşa Hamamı, Emin Paşa Cami’si, camisi 1952 yılında komünistler tarafından yıkılmış olmasına rağmen minaresi dimdik ayakta durmakta olan Arasta Cami’si, şehrin ortasından akıp giden deresi ve üstünde bir Türk klasiği olan taş köprü, köprüler…

         

        “Gezip gördüğün yerlerden hangisinde yaşamak isterdin?” diye sorulursa cevabım hazır: Prizren! Çok sevdiğim Yahya Kemal’in ruhu incinmesin ama Prizren bana Üsküp’ten daha sıcak, daha cana yakın geldi. Eminim ki bu haliyle o da Üsküp’ü beğenmez ve güzelim şehrin bu hallere sokulmasına ne sitemler eder ne şiirler yazardı… 

         

        Akşam yemeğinden sonra bu güzel şehirden ayrılıyor ve birkaç saatlik yolculuktan sonra yeniden Makedonya’ya, Üsküp’teki otelimize dönüyoruz.

         

        Oteldeki istirahatımızın ve sabah kahvaltısının ardından Bulgaristan’a doğru hareket edilecekken, vakıf ve tur yetkilisi arkadaşlar bizi yeniden Üsküp merkezine götürüyorlar. Çünkü bir önceki gün hava şartları ve Paskalya tatili yüzünden Üsküp’te umduğumuzu bulamamıştık ve onlar da bunun farkında idiler. Hava yine kasvetli ama önceki güne göre daha iyi. Verilen serbest zamanda Taş Köprü’nün öte yakasında değil, bize benzeyen beri yakasında dolaşmayı tercih ettik. Şehirde bulunan pek çok caminin yanında, ticaret yolları üzerinde bulunmasından dolayı; Eski Han, İsa Bey Hanı, Kurşunlu Han, Sulu Han ve Kapan Han gibi çok sayıda han var. Bu serbest zamanda biz Kapan Han’ı ziyaret ettik. Alt kat esnaflara ait, üst katta ise İslam Birliği’nce kızlar için Türk – İslam sanatları ve başka el sanatlarının öğretildiği kurs açılmış. Kız öğrenciler burada dini bilgiler de öğreniyorlar.

         

        Bu ziyaretlerden sonra yerel saatle 11.30, Türkiye saati ile 12.30’da Üsküp’ten Bulgaristan’a doğru hareket ettik.

         

        Artık yolculuğumuzun sonlarına doğru yaklaşıyorduk. Bulgaristan sınırına kadar yaklaşık üç saatlik yolumuz vardı ve aldığımız Osmanlı havasının etkisiyle, otobüs içinde dolaştırılan seyyar mikrofona konuşup hatıralar anlatılıyordu…

         

        Geziye katılan ve kitapçılıkla uğraşan Diyarbakırlı arkadaşın Dubai’de katıldığı kitap fuarında yaşadıkları, oldukça enteresandı. Türkiye’de satmak üzere bir yayıncıdan bazı Arapça kitaplar almak istiyor, ama indirim konusunda makul bir fiyat üzerinde anlaşamıyorlar. Arap yayıncı neden sonra arkadaşın Türkiye’den geldiğini anlayınca durum değişiyor ve “Osmanlı torunu olduğunu niye söylemiyorsun be arkadaş! Sana elbette indirim yaparım” diyor. “Ne kadar indirim yapacağını” sorunca da, “Sen ne istersen o kadar!” diyor. “İstersen para da vermeden al, götür!..”

         

        Geziye Samsun’dan katılan Mühendis Ahmet Keskin, Arap ülkelerine göreve gittiğinde Mekke’ye geçip Umre ibadetini yapmak istiyor, ama ihram hazırlığı yapmak için uygun bir yer bulması lazım. Bu konuda yardım almak için, gözüne kestirdiği bir Arap vatandaşa yaklaşıp derdini anlatınca şu cevabı alıyor: “Türk isen gel!”

         

        Peşine düşüp evine gidiyor. Adam ona evinin banyosunu açıp ikramlarda bulunuyor ve umre yapması için her türlü kolaylığı sağlıyor.

         

        Turumuzun organizatörlerinden Mehdi Bey, yıllar önce kurban yardımı için Kafkaslara gitmiş. Kurbanlık bulma konusunda sıkıntıya düşünce, onun Türkiye’den geldiğini anlayan bir Ermeni önüne düşüp kurbanlık alabileceği yere götürmüş ve daha sonra evinde misafir etmiş. Dostlukları devam etmiş ve o Ermeni’nin oğlu Türkiye’deki işleri için İstanbul’a geldiğinde kendisini arayıp bulmuş.

         

        Yol arkadaşlarımızdan biri de Japonya’da yaşadıklarını anlattı… Yıllar önce bir Ramazan Ayı’nda orada bulunuyorlarmış. Oruç tuttuklarını bilen bir Japon onları iftara davet etmiş. Onlar biraz da şaşırarak bu daveti kabul etmişler. Yemek sırasında Japon, “Sizi niye davet ettim biliyor musunuz?”diye sorunca haliyle, “Müslüman olduğumuz için” diye cevap vermişler. Japon gülerek,

         

        -Yo, demiş. Japonya’da başka Müslüman yok mu ki, sizi bulup iftara çağırdım? Sizi Türk olduğunuz için, ecdadınıza şükran borcumuz olduğu için davet ettim!

         

        Gerçekten de ecdadımızla gururlanmamak mümkün değildi. Ben de yıllar önce, 1997 yılında Hac ibadeti için bulunduğumuz Mekke’de başımdan geçen bir olayı anlattım: O yıllarda, “Kur’an-ı Kerim Hicaz’da inmiş, Mısır’da okunmuş, İstanbul’da yazılmıştır” kavlince Mısırlı hafızların Kur’an tilavetleri büyük ilgi görüyor, Hacca gidenler kasetlere kaydedilmiş hatim setlerini alıp geliyorlardı. Kâbe çevresindeki satıcıların teyplerinden sürekli yayın yapılıyor, bol bol satılıyordu. Ben de hoşuma giden bir hafızın hatim setini alıp kaldığımız eve gittim. Orada dinleyince anlaşıldı ki aynı hafız biri seri, biri de daha yavaş olmak üzere iki kayıt yapmışmış. Değiştirmek için geri gittiğimde satıcı kabul etmedi. Ben daha yavaş okunanı istiyordum. Israrlarım, dükkânda bulunan ve daha sonra Mısırlı olduğunu anladığım müşterilerden birinin dikkatini çekmiş, ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Anlatınca adeta küplere bindi ve satıcıyı azarlayarak Türklerin İslamiyet’e olan hizmetlerini, İstanbul’un camilerini anlatmaya başladı. Çaresiz kalan satıcı iadeyi kabul etmek zorunda kaldı ve istediğim seti verdi. Ben de Mısırlı arkadaşa teşekkür ederek oradan ayrıldım.

         

        Bu hatıralar yolu adeta kısalttı ve saat 15.30 sıralarında Makedonya’dan Bulgaristan sınırlarına girdik. Sofya üzerinden yine eski bir Türk şehri olan Filibe’ye geçecek ve geceyi orada geçirdikten sonra Edirne’ye doğru hareket edeceğiz.

         

        Makedonya sınırından Sofya’ya kadar genelde dağlık yerlerden geçiyoruz. Doğrusu Sofya’yı çok merak ediyordum, ama daha şehrin girişinde hayal kırıklığına uğradım. Otobüsümüzde bulunan herkes de aynı kanaatte idi. Derme çatma evler, hurdalık mı çöplük mü anlaşılamayan yığıntılar, döküntüler ve komünizm döneminden kaldığı belli olan sıvaları dökülmüş, doğramaları çatlamış tek tip apartmanlar…

         

        Programımızda Sofya’da konaklama olmadığı için Makedonya girişinden Türkiye çıkışına kadar şehri boydan boya geçiyor ve etrafı seyrediyoruz. Trafik keşmekeşliği had safhada. Uzaktan gördüğümüz bir minare bize uzanan bir dost eli gibi rahatlamamızı sağlıyor. Hemen bütün komünist ülkelerde ve Avrupa’da olduğu gibi heykeller, heykeller… Heykele öyle taassup derecesinde karşı falan değilim ama her şeyin bir yakışığı var. Hele öyle Üsküp’te olduğu gibi Taş Köprü’yü gölgelemek maksadıyla kör göze parmak sokarcasına tıka basa heykel dikmek, kaş yapayım derken göz çıkarmaktan başka bir işe yaramaz. Sofya’da, şehrin en merkezi yerindeki binalar bile sevimsiz. Gözümüze çarpan insanların mutlu olmadıkları ise her hallerinden belli. Bizim yaşlarda olanlar hatırlarlar, 30 – 40 yıl önce İstanbul ve Ankara’da o sıralarda “boynuzlu otobüs” diye tabir ettiğimiz elektrik hatlarına bağlantılı troleybüsler vardı. Biz onları çoktan terk ettik ama AB üyesi Bulgaristan’da hâlâ kullanılıyor. Tıpkı daha kıdemli bir AB üyesi olan Yunanistan’da hâlâ evlerin, apartmanların altında akaryakıt istasyonları olması gibi…

         

        Ezcümle, sıkıcı bir Sofya turundan sonra Filibe yoluna koyulunca herkes derin bir nefes aldı. Artık bağlar, bahçeler arasındaydık. Sahi, orta ya da lise bilgisi mi bilmem; Bulgaristan’dan aklımda kalan bir Kızanlık Ovası vardı. Acaba şu görünen ovalar olabilir mi diye bakınıyor, Isparta’daki gül bahçeleri misali güller görmeyi umut ediyorum. Çünkü o gençlik yıllarımda yazdığım bir şiire “Kızanlık Ovası’nda gül toplarım” gibi bir mısra da kondurduğumu hatırlayıvermiştim… Gül bahçelerini göremedim ama yeşil tabiat insanı gerçekten rahatlatıyor, mutlu ediyor. Ancak, Makedonya ve Kosova’nın aksine, tıpkı Selanik’te olduğu gibi yol boyunca gördüğümüz köylerde hiç minareye rastlamıyoruz.

         

        Saat 19.00 sıralarında ulaştığımız Filibe, Sofya’nın aksine rahat, güzel, temiz ve düzenli bir şehir. Önce bir Türk lokantasında yemek yiyor, sonra da yine işletmecisi Türk olan bir lokantada istirahate çekiliyoruz.

         

        Sabah kahvaltısından sonra Edirne’ye hareket için saat 12.00’ye kadar vaktimiz olduğu söylendi ve grup olarak şehrin “Eski Filibe” denen bölümüne doğru hareket ettik. İlk durağımız, “Cuma Cami”si olarak ün yapan Muradiye Cami’si. Diyebilirim ki bu cami, Balkan seyahatimiz sırasında gördüğümüz camilerin en ihtişamlısı idi. Hünkâr mahfili, mihrabı, minberi, iç dizaynı ve süslemeleri bizleri hayran bıraktı. Tabii, Sultan Murad’ın ve muhtemelen Avrupa seferlerine çıkarken buralardan gelip geçen Padişahlarımızın namaz kıldıkları Hünkâr mahfili önünde resim çektirmeyi ihmal etmedik. Caminin altında bulunan Türk kahvesinden kahve ve çay içtiğimizi de yazmadan geçmemeliyim.

         

        Cami ziyaretinin ardından yukarılara doğru çıktık ve Osmanlı konaklarını, artık başka amaçlarla kullanılan Mevlevihane’yi ve başka eski binaları, kiliseye dönüştürülmüş bir camiyi gördükten sonra planlandığı gibi saat 12.00’de otobüsümüze binip Edirne’ye doğru hareket ettik.

         

        Saat 16.00 sıralarında Kapıkule sınırımızda idik. Bayrağımızın dalgalanışını görmek bizi sevindirdi ve bir alkış koptu. Altı günlük Balkan turumuz bitmişti ve Artık Türkiye’mizde idik.

         

         

        Sonuç

         

        Artık şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, bu gezi sonunda ecdadımızla bir defa daha değil binlerce defa gurur duydum. Onları, “Anadolu’ya değil de eserlerini hep Balkanlara, Avrupa’ya yapmışlar” diye eleştirenlere, “Siz de -peşin hükümlü olmadan- oralara gidip yaptıklarını yerinde görürseniz sebebini anlarsınız”diyor ve ekliyorum: “Bugün oralarda ezan sesi duyuluyorsa, soydaşlarımız yaşıyorlarsa ve dillerini, dinlerini, özlerini kaybetmemişlerse atalarımız en iyisini yapmışlar.” Oradaki kardeşlerimiz üstelik oldukça gururlu ve şuurlular. Şöyle ki:

         

        Rumeli’nin fethi İstanbul’dan önce olduğu için, geziye İstanbul’dan katılan arkadaşlarımıza, “Biz sizden daha önce Osmanlıyız” diyen kardeşimize gıpta ile baktık. Grubumuzdan, “Her zaman sizin yanınızdayız” diyen bir arkadaşa, “Biz hep buradayız. En zor günlerde de burada idik, yine burada olacağız, ama sizi kim bilir bir daha ne zaman görürüz!” diyen soydaşımızın sitemlerine hak verdik. Derme çatma bir büfede “magnet” denen buzdolabı süslerinden satan -belki ilim erbabı değil ama- irfan sahibi kardeşimizin “Biz olmasak siz olmazsınız, siz olmasanız biz olmayız!” deyişine hayran olduk, gurur duyduk…

         

        Bütün bunlardan sonra devletimizin Balkan Coğrafyası ve başka yerlerdeki ecdat yadigârı eserlere sahip çıkarak onarıyor olmasına sevinirken “Keşke tersine göçlere mecbur kalınmasaydı ve özellikle yakın geçmişimizde siyasilerimiz politika üreterek buna çare bulsalardı da oralarda, daha çok kardeşimiz olsaydı” diye hayıflanıp durduk.

         

        Balkanların etnik ve dini yapısı bir hayli karışık ama Türk, Arnavut, Boşnak, Rum, Sırp bir arada yaşayıp gidiyorlar. Camilerde ezan sesi, kiliselerde çan tınısı var. Yeter ki siyasiler işi karıştırıp huzuru bozmasınlar.

         

        Balkan gezisi sırasında, Türkiye’mizde aşırı derecede rahatsız olduğum bir konuya çok güzel bir çözüm bulunduğunu da görmüştüm ki, not etmeden geçemeyeceğim. Yunanistan’ı hatırlamıyorum ama gittiğimiz öbür üç ülkede de seçimler vardı. Seçimler var olmasına vardı da bizdeki gibi ne bir miting, ne bir konvoy, ne bildiri, ne broşür, ne kavga, ne gürültü, ne şamata… Yalnızca belli yerlerdeki “Billboard” denen ilan tahtalarında adayların resimleri var ve resmin bir köşesinde de yuvarlak içerisine alınmış (1), (2), (3..) gibi rakamlar… Sorup öğrendim ki, o rakamlar adayların oy pusulasındaki sıralarını gösteriyormuş. Evet, o ülkeler pek çok bakımdan bizden gerideler, ama seçimleri bir kör dövüşü olmaktan kurtarmışlar. Dolayısıyla fuzuli yere trilyonlarca para harcamıyorlar. Bizdeki seçimler adaylar için gerçekten ekonomik bir yıkım. İsraf edilip çöpe atılan paranın haddi hesabı yok ve dinimizde de israf haram! Kaybeden zaten yanıyor, kazanan da belki -ister istemez- masraflarını gayrimeşru yollardan giderme yoluna gidiyor. Bu duruma mutlaka bir çözüm bulmak gerekiyor. Önemli gördüğüm bu nottan sonra artık yazımı sonlandırabilirim.

         

                    Balkanları bize sevdiren, özleten 1354 yılında Çanakkale Boğazı’nı sallarla geçip o diyarlara kapı aralayan Gazi Süleyman Şah, Şehid Murad Hüdavendigar, fetihleri tamamlayan Yıldırım Bayezıd Han ve Fatih’in babası II. Murad kadar Yahya Kemal Beyatlının şiirleri ve hatıralarıdır da…

         

        Yazımızı onun bir beytinin ilk mısrasını değiştirerek bitirelim. O, Üsküp doğumlu olduğu, çocukluğunun bir bölümünü de Selanik’te geçirdiği için “Balkanlarda geçerken çocukluğum” demişti, ben “gezerken” diyeceğim: “Balkanlarda gezerken/Her lahza bir alev gibi hasretti duyduğum.”

         

         

         


Türk Yurdu Temmuz 2014
Türk Yurdu Temmuz 2014
Temmuz 2014 - Yıl 103 - Sayı 323

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele