Nurettin Topçu Tefekküründe Medeniyet, Maarif Ve Tarih

Ocak 2015 - Yıl 104 - Sayı 329

        Nurettin Topçu, son asrın münzevi mütefekkirlerinden, kayalıklar üzerinde nöbette duran, dalgalara karşı millet gemisinin karaya vurmaması için yalnız, vakur bir deniz feneri. Tek minneti ve borcu hakikate karşı olduğundan zamanın ve hayatın pratik endişelerinin görmezden gelmeyi yeğlediği bir sağduyu sesi, insanı kamiliyetin muktezasınca konuşan bir pusula şahsiyet. Bir Rönesans idealinin henüz keşfedilememiş münzevi iddiacısı. Nevzat Kösoğlu’nun ifadeleriyle “Yüreğini ve kafasını tükenmez bir ümidin ve kendisininkinden başka bir neslin emrine vermiş bir başka yalnız; Nurettin Topçu. İnanmışlığın gizli neşesi ve bir mukaddes davaya hizmetin huzurunda gayri, hangi ikbal, hangi şöhret onun kapısını çaldı?.. Topçu’yu hangi nesle sokup, hangi neslin temsilcisi sayabilirsiniz? Hiç, hiç bir neslin. O da neslinin üstünde ve kendi mefkûreci yalnızlığı ile geleceğe uzanmış bir aydınlık olarak kalacak…[1]

         

        Onun tefekküründe, varlığımızın muhtelif renklerine dair müteaddit mevzular kendi kavram çerçevesi içinde ortaya konuldu. Hareket etmek ve var olmak adına milleti düşünmeye çağıran modernizm-zede bir medeniyetin çocuklarına kendini hatırlatmaya çalışan bir çağ şahidi Nurettin Topçu. Varlığa, bilgiye ve ahlaka yeniden doğru sorular sorarak kendini yeniden varlık âlemine çıkarma iradesiyle isyanını ahlakla düzenleyen hareket adamları ile yarınki Türkiye’ye değerler manzumesi olarak hürmet, merhamet ve hizmetin medeniyetinin aşk, samimiyet, menfaatsizlik ve sonsuzluğa uzanma prensiplerini hatırlatan hakikat-feşan müstesna şahsiyet arayıcısı.

         

        Tarihin içinden yeniden bir medeniyet hafızası devşirip anı kurma iradesindeki bu mütefekkirimizin anlaşılması modern zamanlarda millî hafızamızın pek çok eksik ve gediğine şifa olacaktır. İnşa etmek isteyenler inşa olmalıdırlar. Zamanın modernizminin medeniyet suretli yabancılaştırıcı tesirleriyle yüzleşmek, bu yeniden var olmak iradesini gerektiriyor. İsyanı anarşizmin ve devrimcilik girdabının kollarına kaptırmadan bir fetih arayışıdır bu. İnsanın kendi yüreğini fethinin hikâyesidir bu. Millî ve manevi düzlemde yatay ve dikey bir şahsiyet inşasının açık ve seçik kavramlarının tecessüsünde olanların uğraması gereken limanlardan birisinin Nurettin Topçu olduğundan şüphe yoktur. Kendiyle yüzleşmenin bir yönü zamanın gerçekleri ile karşılaşmak ise diğeri tarihin derinlerinde yaşayan özü kavramaktır. Zaten insan kendini başka türlü nasıl düşünür ki. Önce bir hatıralara bakar, albümleri karıştırır melül mahzun sonra zamana gelir anı idrak eder zaman an ile dün bir olur. Var olmak düşünmek ve hareket etmektir derken Topçu merhum şüphesiz tarihi düşünmek bunun önemli bir parçasıydı. Medeniyet ve onun mütemmim cüzü maarif hep bir tarih meselesi değil miydi? Nurettin Topçu’nun ifadesiyle “Hâlâ millî benliğimize dönmenin ne olduğunu anlayan yok. Bu davaya gönül vereceklerde çürümemiş bir ırk mayası, kuvvetle yaşanmış bir millet kültürü ile bunların bayrağını çekmeye yeterli ümit ile cesaret gerekiyor. Eğer bunlar olsaydı, eski Yunan’dan sonra Hristiyan kültürü nasıl Yunan’ın realizmini ilahi idealizm ile gerilerde bıraktıysa, Avrupa’dan sonra doğacak Anadolu’nun Müslüman Türk kültürü de Batı’nın makine medeniyetini, daha büyük bir ilahi ruh hamlesiyle çok aşağılarda bırakabilirdi.”[2] Uçurumun kenarındaki bir millete dur demek, Hızır gibi onun imdadına kalemiyle yetişmek derdindeki bir aydınlığın tefekkür dünyasında zihin gezdirmek, belki de bu aciz kalemin anlatmakta çok da ehil olmadığı bir düşünce dünyasına göz atmak sadedinde, merhum Topçu’nun derdini güncellemek adına faydalı bir çaba olabilecektir.

         

        Medeniyet-Kültür-Maarif

        Nurettin Topçu merhumun medeniyetin eğitim ve tarihle olan alakasına dair düşünceleri; aydınlatıcı, metot kazandırıcı ve nihayet belli bir kültürü edinmeyi sağlayan sağlamlıktadır. Kendimizi tayin ve kendimizi biçimlendirme adına sorularımıza berrak cevaplar bulduğumuz bir kurucu zihindir Topçu. Zira o Batı’da eğitim alıp zihniyet değil yöntem getiren nadir akillerimizdendir.

         

        Medeniyet tartışmaları yaşanan şu günlerde Topçu’nun aklımıza fısıldadıklarına kulak vermek isabetli olacaktır. Ona göre; “Bütün büyük medeniyetler, insanlığın manevi kudretlerinin hayata hâkim olmasıyla meydana çıkmıştır.”[3] “Medeniyet, insanlığın muayyen tarihî devirlerinde, bir zümre cemiyetin benimsediği vasıtalarla çalışarak ortaya koyduğu ve yaşattığı teknik eserlerin ve yaşayışların bütününe denir. Teknik eserlerin ve âdetlerin bütününden ibarettir ve maddî hayatı ilgilendirir. Kültür ise, bir cemiyetin kendi tarihi içinde meydana getirdiği değer hükümlerinin bütünüdür. Bu değerler, ilim, sanat, ahlâk ve dine ait değerlerdir”[4] “Medeniyet kervanına yol gösteren maarifdir, kültürdür.”[5] “Bir milletin kültürü, onun bütün fertlerinin sahip olduğu hadiseleri karşılayan duyuş şekilleriyle, bütün tarihi içinde meydana getirdiği değer hükümleridir.”[6] “Mektep; millet kültürünün, millet ruhunun bayrağıdır. Vatan topraklarında yalnız o bayrak dalgalanır. Yabancı mekteplerin yayacağı kültürler, bir memlekete medeniyet ve irfan getirmez, belki o milletin kültürünü yara bere içinde, perişan bırakır, millî şahsiyetin millet kültürü ile vücut kazanmasını imkânsız kılar.”[7] “Maarif, yalnız mekteplerde okutmak ve okuyanlara bir takım bilgiler vermek değildir. O, bir milletin bütün hâlinde, düşünme ve yaratıcılık sahasında seferber edilmesidir. Başka bir deyimle maarif, bir cemiyetin düşünüş tarzının, kültürünün ve ideallerinin cihazlanmasıdır.”[8]Maarifin ciddiye alınması kültür ve medeniyet iddiasındaki toplumlar için hayatidir. Bu bakımdan bir ülkenin okullarını o ülkenin medeniyet perspektifi ile şekillenmiş kültür dünyası aydınlatmıyorsa kes yapıştır sistemlerle yazboz tahtası hâline gelmişse o ülkede gelecek adına endişe edilesi bir durum söz konusudur. Maarifsiz ve kültürsüz kalmış bir toplumun tarih yapması, bir şahsiyet olarak var olması ve insanlığa değer sunması da imkânsızdır.

         

        Bir mefkûreci için tefekkür vazgeçilmez bir varoluş malzemesidir. Bu bakımdan var olmak, Topçu merhuma göre, düşünmek ve hareket etmektir. “Düşünüş tarzı metod demektir. Maarif bir milletin gençliğine ilimlerde olduğu gibi din hayatı içinde, memleket ve dünya hadiseleri karşısında metodlu düşünmeyi öğretir. Mekteplerde okutulan derslerin her biri metod binasının duvarlarından birinin yapıcısıdır.” “Düşüncenin hürriyete kavuşması, dıştan gelen otoritelerden sıyrılmak ve içten gelen ihtiraslardan korunmak sayesinde kabil olduğunu da biliyoruz. Her çeşit otoritelerle his ve menfaat zincirlerinden kurtuluş, hakikatlerin kutsal kapısını bize açacaktır ki, bu ulvi açılışa “Rönesans” diyebileceğiz. Kültür ise, bir Rönesans ile elde edilen metodun tatbik edildiği ilim ve felsefe ile bunların vasiliğinden hiçbir zaman ayrılmayacak olan din, ahlak ve sanat çalışmalarıdır.”[9] “Madde, hayat ve ruh dünyasına ait mektepte edindiğimiz bilgilerin sentezi, iç gözlem kanalından geçerek, bizi bir ahlak kültürüne yükseltmeliydi. Ruh ve insanlık sevgimiz, hayat anlayışımız, din idealimiz ve sanat sezgimiz, bizim kendi meydana getirdiğimiz kültürün bölümleri olacaktı. İşte böyle millileşecek ve şahsiyet sahibi olacaktır.”[10] “Metodlu düşünüş, ilimle felsefeler doğurur. Aklımızı doğru kullanmak demek olan felsefe ise din, ahlak ve sanatın ilerleyeceği istikameti gösterir. Bu sahalarda kültürün doğurucusu olur. Ancak doğurucu zekâya ilk hamleyi verecek olan, asırlar içinde bir millet ruhunun bir vatan toprağına sızdırdığı suların çağlayanı olan romantizm hareketidir. Anadolu romantizminin, dinî temel ve ruhu tasavvufta barınan İslâm; ahlâkı aşk ve fedakârlık; sanatının temeli Anadolu’nun destanları, masalları ve halk türküleridir. Felsefesi ise, sonsuzluğu hedef yapan, ölüme inanmayan bir irade ve hareket felsefesi olacaktır.”[11] “Taklit, doğurucu iradeyesahip olmayanların işidir. Kuvvetli iradeliler doğurur, zayıf iradeliler taklit eder. Medresede sonsuz “dedi”lerin paslı zincirini teşbih gibi çektiren zihniyet ortadan kalkmadan, sadece şekil değiştirerek mektebe aktarma edildi. Batı dünyasında ortaya konan her türlü fikirler, tercüme ve nakil yoluyla, tekrarlanıp ezberlenmek üzere mektebe devredildi. Bir asırdır mektepte bu ders yükünün ağırlığını çekmekteyiz. Zekâlarımızın beli büküldü. Doğuruculuk ihtiyacımızın tatminini, mektep dışında arıyoruz ve mektebe ilim ve fikir dışı çalışmalar dolduruyoruz.”[12] “İlkokulda, çocuğun kendi içine dikkatini çevirme gayesiyle, daima eşyadan ve olaylardan başlayarak kendine doğru dönüş metodu diye bir şey yoktur. Sürekli dikkat alışkanlıkları ve olaylar karşısında aklını kullanma sevgisi aşılanacak yerde, zekâ testleri gibi alıştırma metotlarıyla elde edilen dış dünya ezberciliğine başvuruldu.”[13] Beli bükük akıllarımıza fer vermek ve düşünceye yol açmak adına kadim kaynaklarımız ve moderniteyle şekillenmiş hayatlarımızla yeniden yüzleşmek zaruridir. Doğurucu zihni var edecek maarif, nesillere bir borçtur. Bir usul çıkmazı olduğu ve bunun eğitim cins zihinler içinden çıkacaklarla aşılacağı da aşikârdır. Bunun yapacak zihinlerin Bağdat, Kordoba, Sicilya ve İtalya gibi medeniyet geçiş merkezleri ile yüzleşmesi, değişim ve yenilenmenin tarihi manasını kavramaları ve öze dair kadimi güne dairleştirmeleri asrın idrakine getirmeleri önemli bir hizmet olacaktır.

         

        Tarih

        Nurettin Topçu’nun tefekküründe tarih ana unsurlardan biridir. Hem yapıcı hem de sürdürücü bir unsur olarak çalışmalarının her yerinde bu durum gözlenebilir. Tarih adeta onda baba gibidir. “Tarih yarattığı müesseslerle kendi yaşamış olduğu hadiselerin ruh ve manasını bize miras bırakmıştır ve bizi onlarla düşündürmektedir. Toprak ise tarihin yaşandığı sahadır; ona vücudunu veren hayat sahasıdır. Toprak şuuru körleştirilen bir nesil nasıl şaşkınlıklar içinde bunalırsa, tarih şuuru katledilmek istenen bir gençlik de öylece kendi kendisinin kanıyla elleri kirletilecek hâle geliyor. Babamız tarih ile anamız toprak, hem de bizim bugünkü uzviyetimize karışmış, varlığımızın unsurları olmuştur.[14] Bu bağlamda Nurettin Topçu, kültürün unsurlarını tanıtmak sadedinde unsurları sayarken; “Bu unsurlar, tarihimizin adımlarına serpilmiş hadiselerdir. Tarih, kendisiyle bize intikal eden bütün hadiseleriyle, her birimizin bin yıllık ömrünü, bin yıllık yaşını hatırlamak suretiyle, her birimizi bir milletin ferdi yapmıştır. İşte buna kültürün hayatı denir. Bu hayatta binlerce hareket yaşanmıştır ve bunların hepsi kültürün varlığını meydana getirmiştir. Bu varlıkta Malazgirt’te, Hayber’de parlayan kılıç bulunduğu gibi Bağdat’ta kurulan medrese ve Nizamülmülk’ün teşkilatçı kudreti vardır. Onda, şeriat ve kanun önünde eğilen başlar olduğu gibi Yıldırımlarla Yavuzların otoriter devlet anlayışları vardır. Onda, saban arkasında koşan çiftçi bir milletin nasırlı elleriyle Selçuk mimarisinin secdeye kapanan parlak mihrabı yan yana görülmektedir. Onda Hazreti Ebubekir gibi Allah’a teslimiyet sevgisi, Hazreti Ömer gibi mesuliyet ihtirası yaşatan hükümdarlar, veliler, halk sınıfları ve devlet adamları vardır. Tarihin bütün hareketleriyle meydana gelmiş bulunan kültürümüz, bizim gerçek ruhumuzdur. Nasıl ki bir insan, başkalarının ruhiyle yaşayamazsa, bir millet de başka tarihlerin hadiseleriyle yaşatılamaz. Hayatımızı hâkimiyetine alan millî kültürümüz, bizim gerçek sahibimizdir.[15] Böylesine önemli bir kültür unsuru olan tarih, elbette maarifte de vazgeçilmez bir yerde durur. Kuru tarih bilgisinden ziyade tarih kültürüne haiz bir şahsiyet var etmek merhum Topçu’nun esas yaklaşımıdır. “Kültür derslerinden birisi de tarih dersidir. Bu derste İslam’a ait bahisler hem dar hem de medeniyet ve kültür elemanlarından sıyrılmış iskelet hâlinde bulunuyor.”[16] “Her şeyden evvel memlekette ilim esaslarına dayanan tarafsız ve tam bir tarih kültürünün geniş bir neşriyata bağlanması ve mekteplerde büyük önemde yer tutması lazımdır. Zira, insanı, kendine getirmeden önce, ufuklarındaki sisleri dağıtmak şarttır. Bugünü ve bugüne mıhlanmış varlığını olduğu gibi tanıyabilmek için mazinin tam olarak ve en derinlere kadar bilinmesi lazımdır. Millet kültürü tarihle başlar, felsefede nihayetlenir. Sanatlar bu kültürün devamlı besleyicisidir. Yalnız şu küçücük görüşün de görüş olması sebebiyle felsefi karakter taşıdığı düşünülürse, kültürün felsefe ile başladığı söylenebilir. Ancak ilham kaynaklarımızın çoğu tarihtedir.”[17] “Tarih dersleri, esasen bir insan ve şahsiyet laboratuvarı ve insanlığın tekâmülü tarihi olmaktan ziyade eşya dersleri gibi okutuluyordu.”[18] “Tarihi, siyasi olaylar yığını hâlinde okumanın, geri bir öğretim olduğunu söylemeye hacet yoktur sanırım. Siyasi ve içtimai olaylar, iman ve iradenin eserleridir ve öyle okutulmalıdır. Devletimizin kurucusu Osman Bey’i tanımak için en başta müşahhas olarak, Anadolu’ya geldikleri zaman misafir oldukları evde, Allah kitabı önünde yatıp uyumayarak, sabaha kadar huzurunda ayakta durduklarını söylemek yeter ders değil midir? Cami, çeşme, sebil medrese ve kervansaray hâlinde bir kısmı hâlâ ayakta duran ecdat eserleri, irademize kuvvet katacak, hayat ve ideal kaynaklarıdır. Tarih ve sanat tarihi derslerini gerçekçi metotlarla okutmak, ahlak ve din öğretiminin bence temelini teşkil edecektir.”[19]“Tarih kitapları ve dersleri hadiselerin hazırlanmış hesapları gibidir; tam bir kronoloji ve vaka ezberciliğinden ibarettir. Esasında, hadiseleri aklın mahkemesi huzuruna getirip mahkeme eden ve onların sebeplerini araştıran tarih ilmi, mekteplerimizde, masalcılıkla efsaneci zihniyeti besleyen, ezberciliğe yol açan zararlı bir nakil olmuştur. Her şey, Ortaçağda nasılsa yine öyle öğrenilmektedir. Hükümdar sıralanıyor, zaferler alkışlanıyor, kuvvetler tebrik ediliyor ve genç dimağlara sergerdelerin uşak vakanüvislerinin satılmış hükümleri hakikat diye sunuluyor. Hiç böyle olmasaydı tarih sayfalarında Hülâgu ile Hallâc, Cengiz ile Gandi aynı hizada yer alırlar mıydı? Hattâ kılıç kullanıp kan içmek ihtirasının sahipleri yanında, öbür veli ruhlu, insanlık hamurunu yoğurucu, medeniyet kurucu büyük ruhlar, ekseriya yer almaya bile değer görülmemiştir. Okutulan tarih, kuvvetlerin, akıtılan kanların, saltanatların tarihidir. Medeniyet tarihi, daha mekteplerimizde gün yüzü görmemiştir.”[20] “Tarih dersi ise tam manasıyla bir vakanüvislik ve masalcılık, geçmişe ait bir dedikodu, yani efsanecilik hâlindedir. Gördüğü iş, maziye küfredip hâl için meddahlık ve dalkavukluk egzersizi yaptırmak ve bu gaye uğrunda hafızaları zorlayıp genç zekâları çürütmektir. Buradaki gerek bilim gerek ahlak hezeyanını ortadan kaldırmak için, tarih olaylarını geçmişe ait değil de hâl içinde yaşayan şeyler gibi ele almak lazımdır. Tarih öğretiminde temel ise olaylar arasında nedensellik (sebepler araştırma) bağıntısı kurmak olmalıdır. Şu hâlde tarihin olaylarını, hep birbirlerini açıklayan (izah eden) bugünün olayları hâlinde anlamaya çalışmalıyız. Tarihte temel olarak olayların zaman sırasına bağlanması, gayesiz bir masalcılıktan ileri götürmez. Edebiyat hocası estetik ve ruhbilimi bildiği gibi, bugünün tarih hocası sosyoloji bilmelidir. O bir kere olayların zaman sırasının üstünde yer alan nedensellik sicimini kaybetti mi söz tatlı hikâyelere dökülür; talebe olup biten şeylerin bütün sebeplerini bilmeden kendisine yalnız bir vakanın iskeleti anlatılmış hâkimlere, daha doğrusu böyle bir muhakemenin dinleyicilerine döner. Tarihte sebep fikri başa geçmeli, zaman fikrinin ona tabi olduğu bilinmelidir. Tarih hocası, ta başlangıçlara ve en derinlere götüren nedensellik zincirini bir an bile koparıp kendiliğinden hükümler vermemeli; tarihin olayları, bugünün olayları hâlinde ve vaktile onları zorunlu olarak yaratmış olan nedensellik zinciri içinde adeta bizim tarafımızdan tekrar yaşanıyorlarmış gibi ele alınmalı; tarih kitaplarını dolduran bir sürü lüzumsuz teferruat ve pek çok isimler silinip atılmalıdır. Bugün hiç düşündürmeyen, zekâyı işletmeyen tarih dersi böylelikle en geniş bir alanda düşündürücü olur; hafıza yükü olmaktan çıkar, muhakemeyi işletici olur. Filhakika iyi bir hâkim, tarih bilen değil, tarih kültürüne sahip olan insandır. Bu kültür verilmedikçe insanın mazi ve istikbaliyle bütün varlığını kucaklayan felsefe derslerini, hele sosyoloji dersini layık olduğu gibi okutmanın hepimiz imkânsızlığı karşısında bulunmaktayız.”[21] “İlk mekteplerin kitaplarıyla müfredatı, çocuğa toprak sevgisini ve tarihinin bütün mefahiriyle her sahadaki oluşunun sevgi ve acılarını duyurmalıdır. Tarih şuuru eksik bırakılarak yetiştirilen çocuk gerçek vatandaş olamayacaktır. Bizim Malazgirt’ten bugüne kadar dokuz yüz yıllık tarihimizin hayat damarları, çocukluk çağımızdan başlayarak varlığımıza bağlanmalıdır; öyle ki her Anadolu çocuğu bütün ömrünce dokuz yüz yılı kendinde yaşatabilsin.”[22] “İlkokulda çocuğa, adım adım tarihinin sevgisi aşılanırken ve kendi varlığı, tarihinin hadiseleri arasında kendine tanıtılırken, ona insanlık dersi de tertemiz örneklerle, sevgi ve merhamet metodlarıyla aşılanır.”[23] “İslam tarihi içinde olduğu kadar, Selçuklularla Osmanlıların yani Anadolu’nun tarihinde İslam’ın ruhunu hayat ve hareket hâlinde tanıtarak sevdirecek sayısız örnekler vardır. Bu gerçeklerden faydalanmasını bilen ve millî tarihimizi dosdoğru okutmaktan çekinmeyen öğretmenin, bilgili fıkıh ve kelam hocasından ziyade dini ruhu yüceltmekle faydalı olacağı muhakkaktır. Büyük peygamberin hayatından başlayarak Hz. Ömer’den geçen ve Alpaslan’ın, Osman Bey’in, Murat’ların, Fatih’in ve Yavuz’un ve bunlar gibi daha pek çok hükümdarların insanlık tarihine vermiş oldukları eşsiz örneklerin bilgisiyle bezenen genç ruhların İslami yaşayışı, kaidesi, ahlakı ve aşkiyle benimsemeleri beklenir.”[24] “Gençlik karşısında imtihan vermekte olduğumuzu unutmayalım. Bu hususta bizdeki eksiği tamamlayacak olan, imtihanını başarı ile vermiş tarihin örnekleriyle dolu ananeyi gözden kaçırmamak lazımdır. Örnek olma işinde ananeyi inkâr etmek bizi dümensiz bırakır. İnsan kalbi iyiliğe vurgun olduğundan, ananede geçen devirlerin fenalıkları kaybolmuş, herhâlde bir takım üstün değerler canlı bulunmaktadır. Milletimize ait ananelerden hangisinin fenalığını iddia edebiliriz? Kuşları satın alıp hürriyetlerini bağışlamaktan tutunuz da büyükler yanında bacak bacak üstü oturmamaya varıncaya kadar ananelerimizin hepsinde tarihimizin bir kısım ruhu saklıdır, hepsinde merhamet veya adalet destanları okunur, hepsini çocuklara anlatmalıyız. Yoksa terbiyede elsiz ayaksız kalırız.”[25]

         

        Tarihsizliğin ne denli bir talihsizlik olacağının farkındadır merhum Topçu: “Ahlakta yıkılışımız tarihimizi inkârla başlıyor. Çünkü tarihte atalarımız yaşatılmaktadır. Onlarsa sayısız hörmet halesi ile çevrilmişlerdir. Sevgiden ayrılmayan hörmet, ahlakımızın temelidir. Hörmet hayatın her sahasında, ailede, okulda, alış-veriş yerinde, gazetede, siyasette, sanatta ve dinde yaşatılır. Millî tarihimiz inkâr karanlığına gömüldükten sonra Günyüzü gören nesillerin, hörmet şöyle dursun, hayâya hasret bakışları ile tavırları son yarım asrın en acıklı eseri olmuştur.[26] tespitleriyle buna temas eder.

         

        Bir “Rönesans” arayan merhum Topçu aklın saltanatı, hür düşünce ve aşkın estetik varlığı çerçevesindeki tefekküründe medeniyet-kültür, maarif ve bu siyakta tarihe bakış açısını en genel çizgileriyle doğurucu iradenin beli kırık düşünceye romantik bir enerji ile harekete dönüştürücü hâli içinde yaklaşır. Aydınlık sağlayan bir düşünce metotlu bir cihazlanma ile kültürel oryantasyon ve otantizmi var edecektir. Medeniyet üzerine düşünürken Topçu’nun pınarından su içmeden yola devam etmek eksik yakıtla okyanus geçmeye yeltenmek gibidir. Durum tespiti yapanlar pek çok lakin yol gösteren pek az. Millet aklı bu yüzden asırlardır şaşkın ve paytak gidiyor. Ve sorar “Bundan dokuz yüz yıl önce Asya’dan gelen Türkler milletimizin yıkılmaz bedeni, İslam ise ebedi ruhu oldu. Bu ruh bedenin her zerresine nüfuz ederek önce Malazgirt’te Alpaslan’ın şahsında ilahlaştı ve büyük Peygamberin ruhuna ilk selamı oradan yolladı. Türk çocuğu Asya’dan gelirken kendi haysiyetini korumaya aslanlar gibi kabiliyetli idi. Müslüman olunca Anadolu’da, insanlığın haysiyetini koruyacak iktidarın sahibi oldu. Fatih o iktidarın mümessili, Yavuz o kudretin sultanı oldular. Biz onların çocukları değil miyiz?[27] Merhum Topçu üstadımız bu manada kavramlardan kurumlara varan bir çizgide varoluşun esas kavşaklarına dair zihnimize ışıklar sunuyor. Her medeniyet sorular sorulacak bir aydın ya da aydınların çevre ile kurdukları ilişkidir bir manada. Varlık, bilgi ve ahlaka dair sorgulamalar ile bunlar millet hayatının gelişmesinin yol göstericisi olurlar.


        


        

        [1] Nevzat Kösoğlu, Kitap Şuuru, İstanbul, 1994, s. 56.


        

        [2] Nurettin Topçu, Kültür ve Medeniyet, İstanbul, 2004, s. s.12.


        

        [3] Nurettin Topçu, Türkiye’nin Maarif Davası, İstanbul, 2011, s. 144.


        

        [4] Nurettin Topçu, Milliyetçiliğimizin Esasları, İstanbul, 1978, s. 66-67.


        

        [5] Topçu, Maarif Davası, s. 201.


        

        [6] Nurettin Topçu, Kültür ve Medeniyet, s. 16.


        

        [7] Nurettin Topçu, Maarif Davası, s. 97.


        

        [8] A.g.e., s. 92.


        

        [9] A.g.e., s. 84.


        

        [10] A.g.e., s. 91.


        

        [11] A.g.e., s. 84,85.


        

        [12] A.g.e., s. 90-91.


        

        [13] A.g.e, s. 92


        

        [14] Nurettin Topçu, Ahlak Nizamı, İstanbul, 1999, s.49, 50.


        

        [15] Nurettin Topçu, Kültür ve Medeniyet, s. 24.


        

        [16] Nurettin Topçu, Maarif Davası, s. 141.


        

        [17] A.g.e., , s. 187.


        

        [18] A.g.e.,  s. 92.


        

        [19] A.g.e., s. 149.


        

        [20] A.g.e.,  s. 126.


        

        [21] A.g.e., s. 132.


        

        [22] A.g.e.,  s. 113.


        

        [23] A.g.e., s. 114.


        

        [24] A.g.e., s. 180.


        

        [25] A.g.e., s. 193.


        

        [26] Nurettin Topçu, Kültür ve Medeniyet, s. 81-82.


        

        [27] Nurettin Topçu, Büyük Fetih, İstanbul, 2007, s. 33.


Türk Yurdu Ocak 2015
Türk Yurdu Ocak 2015
Ocak 2015 - Yıl 104 - Sayı 329

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele