Ocak 2015 - Yıl 104 - Sayı 329

        Türk Ocakları Genel Merkezinin Milli Kütüphane Başkanlığı’nın desteği ile düzenlediği “Orta Doğu’da Şiddet Sarmalı ve Müslümanların Geleceği” konulu panel, Ankara’da Milli Kütüphane Konferans Salonu’nda 15 Kasım 2014 tarihinde yapıldı. Değerli bilim adamlarının sunduğu konuşmaları gündemdeki olayların doğru anlaşılabilmesi için son derece önemli gördüğümüzden Dergimiz okuyucuları ile paylaşmak istiyoruz.

         

        Oturum Başkanı Prof. Dr. Recep Kılıç[1]

        Bu panelin konusu din ve terör ya da İslam ve şiddet de olabilirdi. Ama biz bu konuyu Orta Doğu’da yaşananların, siyasi, iktisadi, sosyokültürel sebeplerini ve göreceli olarak bunlara bağlı sonuçlarını ele almak için böyle seçtik. Meselenin dini ve inanç boyutunun tahlili açısından buradayız. Hocalarımız konunun uzmanları şüphesiz. İlk konuşmacımız Prof. Dr. Hilmi Demir, konuyu daha çok tarihi perspektifi ile ele alacak zannediyorum.

         

        Prof. Dr. Hilmi Demir[2]

        Orta Doğu’da yaşanan olayların tarihsel kökleri, sosyolojisi ve dini temelleri üzerinde duracağım, ama öncelikle en baştan başlayacağım. IŞİD bana göre gerçektir. IŞİD kalıcı mı? İsterseniz bir öngörüde bulunayım. IŞİD kalıcıdır. Nasıl Afganistan’da Taliban uzun süre kaldıysa IŞİD de artık bundan sonra Orta Doğu’da ve Türkiye’de sınırlarımızın hemen gerisinde uzun süre kalacak gibi. Bunları nereden biliyorsunuz derseniz, yine Türk Ocaklarının internet sitesinde var, ukalalık saymazsanız 21 Ağustos 2011’de “2011: Cehenneme Hoş Geldiniz” başlıklı bir yazı yazmıştım. O yazıda özetle şunları söylemiştim. Şimdiden 2011’de bizi bekleyecek Orta Doğu’daki kargaşaya ve cehennem çukuruna hazır olun, barışı bekleyenler boşuna heveslenmesin. Yine hiç unutmuyorum 25 Nisan 2011’de de Suriye’deki olaylar için şunu yazmıştım: Üzülerek bir kez daha söylemeliyim ki: “Orta Doğu’da barışı düşlemek çok zor.” Güvenli küçük site devletleri ve bölgeleri ile ayrıcalık kazanmış kabile devletleri kapımızdadır. Bu nedenle her küçük ayrıntı bir çatışma alanı olarak büyütülecek ve mezhepsel farklar derinleşecek, sokak çatışmaları yayılacaktır. Şimdi Suriye tamam. Yarın sıra kimde? Bunları dediğim zaman meslektaşlarım bana biraz kızıyorlardı, fazla abartıyorsun diye. Ne yazık ki 2014’teyiz ve görüyoruz ki Orta Doğu’da her şey gün geçtikçe daha da kötüleşiyor.

         

        Peki, niye böyle oldu? Öncelikle şunu söylemek lazım: biraz önce sayın başkanın söylediği birinci dünya savaşı gerçekten önemli. Bana göre hâlâ bitmeyen 100 yılın savaşı. Çünkü I. Dünya Savaşı’yla beraber Orta Doğu’da Osmanlı’nın yıkılışı veya Osmanlı’nın çözülüş süreci Orta Doğu’daki tüm dengeleri bozdu ve bundan sonra Orta Doğu’da bildiğimiz kadarıyla dengeyi sağlayacak bir güç merkezi oluşmadı. Soğuk savaş döneminde ABD kısmen bu dengeyi Rusya’yla birlikte karşılıklı sağlıyordu ve burada inşa ettikleri ulus devletler aracılığıyla Orta Doğu’daki feodal ya da totaliter, askeri rejimlerle kısmen Orta Doğu’yu bir arada tutabiliyorlardı. Fakat Amerika’nın geri çekilişiyle birlikte Orta Doğu’daki güç dengeleri cidden bozuldu. Bunu tetikleyen bir başka unsur da Irak’ın işgaliydi. Çünkü Iraktaki işgalle birlikte Orta Doğu’da iki tane güç merkezi oluştu. Bunu iyi görmek lazım. Bunlardan bir tanesi Şii güç merkezi ki, Şiilik Orta Doğu’da önemli bir güçtür. Zaten kendi dini mezhepsel kimliği itibarı ile mesela İran’daki Şiilik ulus kimliğinden önce gelir. Bir diğer güç maalesef Türkiye’de çok fazla bilinmiyor veya son zamanlarda gündeme geldi. Selefilik. Körfezde ciddi anlamda bir Selefi güç var. Suudi Arabistan, Katar, Bahreyn, Kuveyt Selefi devletlerdir. Bu devletler Orta Doğu’da ikinci güç merkezini oluşturuyorlar. Çünkü önemli miktarda enerji kaynaklarına sahipler. Paraları ve finans kaynakları var. Selefilik de Şiilik kadar yayılmacı bir ideolojik kimliğe sahip. 19. yüzyılın sonu 20. yüzyılın başlarıyla beraber İslam dünyasında Sünnilik ciddi bir darbe yedi. O zamana kadar Sünnilik Orta Doğu’da mezhepsel kimlikleri bir arada tutacak, kaynaştıracak bir blok oluşturdu.

         

        Sünnilik bir mezhep değildir. O yüzden mezhepler savaşı yoktur. Yanlış anlaşılan nokta Sünnilikle, Şiiliği bir mezhep olarak alıyorlar. Şiilik bir mezhep ama Sünnilik tek bir mezhep değildir. Sünnilik: Bir mezhepler bloğudur. Bu bloğun içerisinde de birbirinden farklı mezhepler ve kimlikler vardır. Sünnilik ya da ehlisünnet dediğimiz yapı aslında tarihsel süreç içerisinde bir anda ortaya çıkan bir yapı değil. 12. yüzyılda tamamlanıp bitmiş bir süreç. Bu sürecin bitmesinde özellikle Selçukluların ve daha sonra da Osmanlıların önemli bir rolü var. Yani mezheplerin ortaya çıkışı 12. yüzyılda tamamlanmıştır. Tamamlandıktan sonra konsensüs oluştu, İslam dünyasında. Bir tarafta Şiilik yer aldı, Şiiliğin içinde alt mezhepler var. Ama Sünniliğin içerisinde de birbirinden farklı birçok mezhep var. Bunların içerisinde Hanefilik, Şafiilik, Malikilik, Hanbelilik var. Biz bunlara fıkıh mezhepleri diyoruz. İki tane itikat mezhebi var. Şafiilik ve Maturidilik. Dolayısıyla Sünnilik bu mezheplerin üzerinde bir üst kimlik olarak duruyordu ve İslam coğrafyasında Osmanlı’dan kaynaklanan hegemonik iktidar, bu Sünnilikle İslam dünyasını bir güç merkezi olarak kontrol edebiliyordu. 20. yüzyıla geldiğimizde çok önemli bir şey yaşandı. Bu bizim Sünnilik dediğimiz blok parçalandı. Neden parçalandı? Bunun parçalanmasındaki en önemli etken Vahhabilik. Çünkü Osmanlı’nın özellikle Hicaz yarımadasında, yani Suudi Arabistan bölgesinde Abdulvahap diye bir din âlimi, Suud ailesiyle ittifak yaparak Osmanlı’ya isyan başlattı ve sonrasında “Vahhabilik” adı altında bir mezhep ve kimlik inşa ettiler. Daha sonra bildiğimiz Suudi Arabistan dediğimiz devletin siyasi çatısını oluşturdu. Bu mezhebin çıkışında birçok ideoloji vardı. En önemlisi Sünnilik dediğimiz o mezhepsel bloğu, İslam’ı yanlış anlamış ve sapmış bir tarihsel geçmiş olarak algıladı. Özetle Vahhabilik dedi ki: “Bundan sonra mezheplere ihtiyaç yok. Biz Kur’an ve sünnetle her şeyi hallederiz.” Bu anlayış mezheplerin İslam düşüncesinin geri kalmasının ana sebepleri olarak görülmesine neden oldu. Vahhabilik ideolojisiyle beraber ortaya çıkan İslam dünyasında İslami ihya ya da ıslah hareketleri var ki, bu hareketlerin birçoğu 20. yüzyılın başından itibaren İslami düşüncenin şekillenmesine ve İslami düşüncenin bugüne gelmesinde ana ekol ve ana çizgi oldu. Özetle şunu söylemek mümkün: 20. yüzyılda mezhepler terk edildi. Mezheplerin yerini Selefilik dediğimiz – ama buna devrimci demek daha doğru – devrimci Selefilik’e kadar çok yaygın ve geniş blok alıyor. Bu düşünce oldukça tuttu. Türkiye’de de tuttu. Çünkü Müslümanlar şunu düşünüyorlardı; Osmanlı’nın yıkılmasıyla beraber İslam dünyası geri kaldı, o hâlde bu geri kalışın ana nedenlerinden bir tanesi de bu geleneksel yapılar olmalı. Dolayısıyla bu geleneksel yapıların ağırlığından ve yükünden kurtulursak, yeni bir ihya hareketiyle İslam’da canlanmayı sağlayabiliriz. Ama unutmayın kökleri kuruttuğunuz hiçbir ağaç meyve vermez. Aslında Selefilik ve Vahhabilik İslam düşüncesinin köklerini kurutmuştu ve o köklerden yeni bir şeyin canlanmasını beklemek çok zordu. Bunu maalesef İslam dünyası yeni keşfediyor. 20 yüzyıldan mezheplerin arka plana itilmesiyle başlayan süreç, Selefilik dediğimiz akımları ciddi anlamda besledi ve güçlendirdi. Selefilik düşüncesinin bugün sizlerin de bildiği birçok düşünür var. Muhammet Abdulreşit Rıza, Cemalettin Afgani gibi. Özellikle Osmanlı’nın son dönemlerinde ve cumhuriyetin ilk başlarında Türk düşüncesinde, İslam düşüncesinde bizler açısından bu düşünürler etkili oldu. Yani bunların etkisinde kalmayan hiçbir düşünür yok gibidir. Mehmet Akif’ten tutun da Ahmet Hamdi Akseki’ye kadar, maalesef bu fikirlerin çok ciddi etkisi altında kalınmıştır. Bunlar yanlış mıdır? Yanlış olduğunu söylemiyorum, sadece tarihsel sürecin nereye doğru evrildiğini ve bugün aslında Orta Doğu’da nelerin yaşandığını anlamamız açısından önemli olduğunu düşünüyorum. Böylelikle Selefilik kendi içerisinde bana göre 3 farklı akıma ayrılır. Bunlardan bir tanesi “ıslahçı Selefilik” diyorum ben buna. Bazıları “entelektüel Selefilik” diyor. Bunlar daha çok demokratik yollarla toplumun İslamlaşmasını sağlıyorlar. Ama bunun yanında bir de özellikle 60’lardan sonra başlayan 78 İran devrimi, Afgan cihadıyla birlikte başlayan “cihatçı ya da devrimci Selefilik” var. Bunların da kökleri aslında aynı gelenek içinde olmalıdır. Nedir bunların gelenekleri? İbn-i Teymiye’den başlar, Seyit Kutup’a gider, Mevdudi’ye uzanır. Bütün bunlar El Kaide’nin kurucusu Usame bin Ladin’e kadar ulaşır. Bunlar Devrimci Selefilik’i besleyen önemli bir kök ve halka oluşturmuşlardır. Bu halkalar 11 Eylül saldırısından sonra, Batı dünyasının da dikkatini çekmeye başladı. Dolayısıyla 11 Eylül saldırısına kadar Batı dünyası çok fazla önyargılı değildi. Neden? Çünkü Afgan cihadında özellikle Avrupa ve ABD ittifakı içindeydiler. Kendilerinin müttefiki olarak kabul ettikleri için de çok fazla ilgilenmiyorlardı. 11 Eylül saldırısıyla beraber özellikle bu yapılar üzerinde çok ciddi bir tehdit unsuru olduğu keşfedildi ve üzerine gidildi. O süreçte Irak ABD tarafından işgal edildi. Irak’ın işgaliyle beraber bir başka sonuç doğdu. Irak’ta Maliki hükümetiyle birlikte Şiilik kazandı ve güçlendi. Şiiliğin çok güçlü olmasıyla birlikte Orta Doğu’daki daha önce söylediğim bu Selefi hat (Suudi Arabistan, Katar, Bahreyn), birdenbire kendisi açısından çok büyük bir tehdit kabul etti, Şiiliğin Irak’ta güçlenmesini. Çünkü Irakta güçlenen Şiilik, Suudi Arabistan, Bahreyn ve Katar için tehdit oluşturuyordu. Bu nedenle Katar, Bahreyn, Suudi Arabistan, bu Selefilik’in Irak’ta kazanan Şiiliği durdurmak için Suriye’yi tampon bölge olarak seçtiler. Suriye sorununun ortaya çıkmasının asıl nedenlerinden bir tanesi İran’dan hareket eden Şiiliğin körfeze kadar ulaşmasını, Suudi Arabistan’a yahut yemene kadar o hat içerisinde ulaşmasını engellemekti. Eğer Suriye’de Şiilik durdurulabilirse bu Selefiler, kendileri açısından güç kazanmış olacaklardı. Fakat Suriye’de işler tersine gitti. Ve Suriye’de Şiilik durdurulamadı. Yani Esad düşürülemedi. Esad düşürülemediği zaman ister istemez şöyle bir sonuç ortaya çıktı: dediler ki bu karar verici üst akımlar, o zaman eğer Suriye’de Şiiliği durduramıyorsak Irak’la Suriye hattı içerisinde Selefi bir blok inşa ederek bunu yapalım. Şiiliğin Suudi Arabistan, Katar, Bahreyn için tehdit oluşturmasına engel olalım. IŞİD bu planın sonucu olarak ortaya çıktı. O yüzden IŞİD’in ideolojisi Selefilik’tir. Bunu nereden biliyorsunuz derseniz, Dabık dergisi IŞİD’in önemli bir yayınıdır ve 4. sayısı çıktı. Baştan sona incelerseniz bunu çok rahat görebilirsiniz. IŞİD’in asıl ideolojisi Selefi ideolojidir. İŞİD Hanbelî fıkhını uyguluyor. Yani Hanefi ya da Maliki fıkhını uygulamaz. Tamamen Hanbelî fıkhını uygular. Namaz kılan cihatçılardan tutun da namaz kılış şekillerine kadar uyguladığı fıkıh Hanbelî fıkhıdır. Yani Vahhabi’lerin mezhebidir. Yine IŞİD kendi yayınlarında Selefi olduklarını Selefi ideolojiye bağlı olduklarını ilan ediyor. O yüzden Batı kamuoyunda akademik ilgi alanlarına baktığımız zaman büyük çoğunluğunda IŞİD’in Selefi olduğu açıkça söylenir. Fakat Türkiye’de her ne hikmetse TV’lerde radyoda basında IŞİD’den Sünni diye bahsediyor. Sözlerimin ilk başında Sünnilik mezhep değildir dedim. Sünnilik mezhep değilse neden Sünnilikten mezhep olarak bahsediliyor? Yanıt: Selefilik’i meşrulaştırmak için. Batılılar benim devrimci dediğime kendi literatüründe açıkça Selefi cihadist diyorlar. Fakat Türkiye’de bunlara Sünni cihatçılar deniyor. Dolayısıyla buradaki asıl mesele Selefilik’i Sünniliğin bir kolu olan ya da Sünniliğin bir halk mezhebi olan ya da Sünniliğin tamamını yansıtan bir mezhep olduğu imgesini yaratmaktır ki, bunu bizden başkası da yapmıyor maalesef. Batı dünyası bu konuda oldukça hassas ve bunlara Selefi diyorlar. O yüzden el kaideden tutun, El Nusra’ya kadar Nusra’dan tutun IŞİD’e kadar bölgedeki bütün bu örgütlerin hepsinin altında yatan ana ideoloji Selefilik’tir. Selefi ideoloji aslında kendisini selef isminden kaynaklanarak İslam’ın ilk döneminin temsilcisi olduğunu iddia etse de ben buna katılmıyorum, Selefilik de selef ya da selef salihin dediğimiz yani İslam’ın ilk üç asrını yansıtan bu kavramları da birbirinden ayrı düşünmek lazım. Çünkü itikadi ya da ideolojik tabanları da aynı değildir. Aynı ideolojiden ve itikattan beslenmezler. O yüzden açıkça şunu söylemek mümkün: bugün Orta Doğu’da olan iki tane husus var. Bunlardan bir tanesi Şii yayılmacılığı, birisi de Selefi yayılmacılığıdır. Türkiye nerededir derseniz, ikisinin arasında sıkışmıştır. Neden? Türkiye’de bir defa dini eğitim, dini düşünce bu ikisinden beslenir. Yani Osmanlı’nın geleneksel Sünni ekolleri tamamen tasfiye edildiğinde ilahiyatçılar, eğitim dünyası her yerden tasfiye edilmiştir. Yani kendisini gelenekçi Osmanlıcı sayanlar da bugün Osmanlı’nın geleneksel düşüncesinden beslenmezler. Onlar da büyük ihtimalle ya Selefi’dir, ya da Şii’dir. Şii ideolojisinden beslenirler. O yüzden Türkiye bu ikisi arasında sıkışmıştır. Bazen Selefilerin yanında yer alır, Katara koşar, Bahreyn’e koşar Suudi Arabistan’a koşar ve bazen de İran’la ittifak kurmaya çalışır. Peki, çözüm nedir? Bir örnekle bitireyim: Tuğrul Bey Bağdat’ı fetheder ve burayı temizler. Selçuklular burada egemen olmaya başlar. Bizim Hanbelîler ve Şafiiler ikide bir Bağdat’ta kavga eder. Buna biz tarihte Hanbelî fitnesi diyoruz. Hanbelîler Şafiilerin camilerini basarlar. Bunları dışarı çıkarırlar. Döverler. Evlerine girerler. Yoldan geçen kadınları durdururlar, bu çocuk senden mi, ispatla diye kadınların yakasına yapışırlar. Bunun üzerine bizim Selçuklu sultanları bir karar alır. Derler ki, Şafii mahallesi ile Hanbelî mahallesi arasına Türkleri oturtalım. Ebu Hanife medresesi bunun üzerine yapılır Bağdat’ta. Biz Nizami’yi biliriz, ama Ebu Hanife’nin medresesi olduğunu bilmeyiz. Aslında Nizamiye medresesiyle aynı zamanda Ebu Hanife medresesi inşa edilir. Ebu Hanife’nin medresesi Nizamiye medresesinden bir yıl erken bitirilir. Ve daha zengin vakfa sahiptir, daha fazla öğrenciye sahiptir. Ondan sonra tarihçiler şunu kaydeder: Hanbelî ve Şafiiler arasındaki kavga bitti. Orta Doğu’da kavganın sona ermesinin tek yolu bana göre, Hanefi Maturidi gelenekten beslenen Osmanlı’nın o Sünni geleneğini Orta Doğu’da yeniden inşa etmektir. Ancak Selefilik ve Şiilik arasında böyle bir blok oluşturduğunuz zaman, bu iki yayılmacılık tehdit olmaktan çıkar. Bu dediğimiz ana akım sayesinde aşırı uçlar tırpanlanmış olur. Yani dini düşüncede genel anlamıyla Orta Doğu’da yeniden bir ihyaya ait olacaksa mutlaka bu yapılmalıdır. Bu yapılmadığı sürece biz bu kavgaları Orta Doğu’da daha çok seyrederiz. Çünkü bataklık kurutulmadığı sürece bu bataklığa üşüşen sivrisinek çok olur.

         

        Teşekkür ederim.

         

        Prof. Dr. Recep Kılıç: Ara Konuşma

        Din ve inanç söz konusu olduğunda Hilmi hocanın öne çıkardığı Şiilik, Hanefilik ve Sünnilik kavramları çerçevesinde, sanıyorum Prof. Dr. Hasan Onat hocanın söyleyecekleri var. Farklı bir perspektif sunabilir.

         

        Prof. Dr. Hasan Onat[3]

        Veriler üzerinden konuşmak istiyorum. İran’ın neredeyse yarısı Azeri Türk ve Şii. Azerbaycan %70 oranında Şii ve %30 oranında Sünni’dir. Henüz Suriye’deki Türkmen varlığı hakkında tırların dışında başka bir şey bildiğimiz yok. Ama Suriye’de küçümseyemeyeceğimiz kadar çok Türkmen var. Sadece bu çerçevede bakın, Hindistan’daki Türk varlıkları kimsenin umurunda değil. Bu sebepten sadece şunu demek istiyorum, Şiilik Sünnilik meselesi Arapların meselesi değildir. Çünkü Araplarda kayda değer Şiilik yoktur. Şiilik meselesi Farsların da meselesi değildir. Çünkü neredeyse tamamı Şii’dir. Ama Şiilik-Sünnilik meselesi Türklerin meselesidir. Meseleye bu perspektiften bakmadığımız sürece ne yaparsanız yapın olan gariban Anadolu insanına olacaktır, olan Türklere olacaktır. İnsan çok şey düşünüyor, ama her şeyi söyleyemiyor. Aklıma gelenleri söylesem bana kızarsınız. Neler düşündüğümle alakalı sadece ip ucu vereyim. Türklere din deyince akan sular duruyor. Söyleyebileceğim bu kadar. Eğer siz bu millete dini sorgulamayı öğretemezseniz kusura bakmayın daha çok sıkıntı çekersiniz. İki ayeti hatırlatacağım size. Kur’an açıkça diyor ki, yeryüzündeki canlıların en kötüsü, en rezili aklını kullanmayanlardır. Aklını kullanmayanların üstüne pislik yağar. Sünnilik de Şiilik de her şeyden önce din değildir. Dinin anlaşılma biçimleridir. Sözümün anlamı şu, Hz. Muhammed (A.S) ’in sağlığında mezhep diye bir şey yoktu. Dört halife döneminde mezhep diye bir şey yoktu. Bu mezheplerin hepsi sonradan ortaya çıktı. Bizim bugün halifelik dediğimiz oluşum İmam-ı Azam’ın ölümünden 50 sene sonra ortaya çıkmaya başladı. Ve bu halifenin sağlığında Hanefilik yoktu. Maturidilik biraz daha farklı bir yapı. İmam Maturidi’nin sağlığında kısmen Maturidilik’ten söz etme şansımız var. Ama Ebu Hanife ve Hanefilik olmasaydı Maturidilik’ten söz etme şansımız olmayacaktı. Bu son derece önemlidir, fakat burada söylemek istediğimiz şey şu: Ben mezhepler tarihçisiyim, hayatımı mezheplerden kazanıyorum ve kazandım. O yüzden mezhep düşmanlığı yapmak ne bana yakışır ne de böyle bir şeyi aklınızdan geçirmeyin, lütfen. Ama şu gerçeğin farkında olmak zorundayız. Mezhep dediğimiz oluşum var, beşeri oluşum vardır. Biz eğer mezheplerin beşeri oluşum olduğunu insanlara anlatamazsak emin olun hiçbir şey yapamayız. Çok açık ifade ediyorum bunu ve Şii, Sünni çatışmasının önüne de geçemeyiz. Bu meselenin doğrudan bizi ilgilendiren boyutuydu. Hilmi hoca Sünnilikle alakalı böyle bir öneride bulununca bunu düşünerek böyle bir öneriyi bence yeniden değerlendirmemiz gerektiğini düşünüyorum. Orta Doğu’yu göz önüne getirelim: Madem IŞİD’den yola çıktık, aslında benim derdim IŞİD’e hiç girmemekti. Çünkü IŞİD bir sonuçtur, tezahürdür. Yani şu anda Müslüman kültür şiddet üretmektedir. Bunun adı bugün IŞİD’dir. Yarın başka şeyler olacaktır. O yüzden benim derdim IŞİD değil aslında. Müslüman kültürdeki bu şiddet üreten damarları keşfetmek, bunlarla hesaplaşmak gerekiyor. Bu yüzden burada en son söyleyeceğimi en başta söyleyeyim. Bu aslında benim konuşmamın bitiş cümlesi olacaktı, ama yeni güzel cümleler kurabileceğimi ümit ediyorum. Efendim, evrensel bir yaratma süreci vardır. Cenabı Hak sürekli yaratır, varlığın var olması yaratmanın sürekliliğine bağlıdır. Ve Kur’an’da açıkça der ki “Allah her an yaratır.” Rahman Suresi. Yaratma böyle bir şeydir ve Cenabı Hakk’ın yaratıcı yetilerle donattığı beşeri planda yaratıcılığa sahip tek varlık da insandır. İnsanoğlu eğer evrensel yaratma sürecine, Kur’an’ın ifadesi ile enerjisini salih amele dönüştürerek katılamazsa o zaman bir tek şey kalır geriye: Yakarak, yıkarak, yok ederek varlığını kanıtlamak ister ve hayatı anlamlandırmaya çalışır. İslam dünyasında olup bitenlerin özeti budur. Yaratıcılığın zirvesinde iki şey vardır, bilim. Bilimde var mıyız? Kusura bakmayın, yokuz. Bilimde yoksanız özne olamazsınız, bu kadar basit. Yaratıcılığın zirvesinde ikinci şey sanattır. Sanatta var mıyız? Dindarlığımız arttıkça hoyratlaşmıyor muyuz, kabalaşmıyor muyuz? Sanat yoksa orada incelik olmaz, duygularınız rafine olmaz. Sanat yoksa orada estetik olmaz, İslam’ın güzellikleri öne çıkmaz. Bilimde yoksunuz, sanatta yoksunuz. Bunun bir de görsel boyutu vardır. Sporda var mıyız? Orda da yokuz. O zaman geriye ne kaldı? Bize bir tek alan kaldı. Yakacağız, yıkacağız, yok edeceğiz, öldüreceğiz var kalmaya çalışacağız. Olay bu kadar basit işte. O zaman süreci tersine çevirelim. Çok karmaşık laflar etmiyorum. Şimdi meselenin özüne gelelim. Bu Müslüman kültür şiddet üretiyor. Öyleyse bununla hesaplaşalım ve bu son söylediğim noktadan itibaren yürümeye başlayalım. Neden şiddet üretiyor? Bu Müslüman kültürün doğasında mı var? Müslümanlar eğer Kur’an’ın istediği istikamette aklı etkin kullanıp bilim gücüne sahip olsalardı ki, geçmişte öyle olduğu zamanlarda medeniyet vardı. Bugünkü Batı medeniyetinin köklerine indiğinizde bunları göreceksiniz, o zaman buradaki açık nokta kendiliğinden ortaya çıkıyor. Kur’an’ın insanlığa armağan ettiği ve Müslümanların bugün görmezden geldikleri üç önemli gerçek var. Bu muhteşem bir armağandır. Bir: Kur’an’la birlikte bilgi değer hâline gelmiştir. Şu anda Müslüman kültür ve algıda var olan takdir yetisi etkin mi? Takdir edebilmek bir düzey ister. Doğru güzel anlamlı bir şey gördüğümüz zaman içinizden gelerek “tebrik ederim” diyebiliyor muyuz? Takdir yetimiz yok. Bilginin değer olması işi burada başlıyor. Ve yaratıcılığın tek ilacı vardır “takdir”. Müslüman kültür bunu kaybetti. Ve biz bol bol eleştiriyoruz. Bu doğrultuda düşünelim. Kur’an’ın armağan ettiği üç şeyden bahsediyorum. Bilgi değerdir. Cenabı Hak Kur’an’da Allah’tan haşret duymanın âlimlerin işi olduğunu söylüyor. Cenab-ı Hak Kur’an’da Allah’ın varlığının şahitlerinden birisinin âlimler olduğunu söylüyor. Peki, biz bugün siyaset alanında veya başka alanlarda bilgiye itibar ediyor muyuz? Sonda söyleyeceğim şeyin bir ipucunu daha vereyim: İslam dünyası şu anda siyasete kilitlenmiş durumda. Çözümü siyasette arıyor. Siyaset çözüm yollarından birisidir. Çözümü siyasette arıyorsunuz. Siyaset her şeyi bildiğini zannediyor. Siyasette tüm İslam dünyasında Türkiye de dâhil yaptığı her şeyin doğru olduğuna inanıyor ve bizim gibi kullardan beklediği ne? Yaptıkları doğrunun doğru olarak kabul edilmesini istiyorlar. Oysa ses çıkartamazsınız siyasetin doğrularına. Türkiye’de ve İslam dünyasında bu açmazın kökünde ne var? İşte biz Kur’an’ın en büyük armağanı olan bilginin değer olduğunu kaybettik ve bilgiye değer vermiyoruz. Bilgiye değer vermediğimiz sürece buna benzer şeyler çok olacak. İslam dünyasının en temel hastalıklarından birisi bilgiye değer vermeyenler, gittikçe değersizleşirler ve cehaleti teşvik ederler. Bilgiye değer vermediğiniz andan itibaren cehaleti teşvik ediyorsunuz demektir. İslam dünyasının kültürel bağlamda hesaplaşması gereken boyut bu cehalet boyutudur. Cehalet arttıkça karşınıza IŞİD’ler çıkacaktır. Bu kaçınılmaz bir şeydir. İkinci armağanı Kur’an’ın: Aklın önündeki tüm engeller kaldırılmıştır. Evet, Kur’an’la birlikte mucize ve keramet devri bitmiştir artık. Kur’an, Hazreti Muhammet’in Kur’an’ın mucizesi dışında hiçbir mucizesinden söz etmez. İşimiz gücümüz keramet ve mucize. Başka bir şey düşündüğümüz yok. Tabi bu tür irrasyonel oluşum Müslümanların adım adım Kur’an’dan uzaklaşması demektir. Bu kadar açık ifade ediyorum. Kur’an’ın ikinci armağanı aklın önündeki engellerin kaldırılmasıydı. Ama şu anda Müslüman kültür ve Müslüman kafa aklın önüne hem de aşılmaz engeller yerleştiriyor ve deniliyor ki; “Efendim bilgi işe yarasaydı müsteşrikler Müslüman olurdu.” İslam bilinmez yaşanır. İslam’a bundan daha büyük bir kötülük olmaz. Bilmediğiniz şeyi nasıl yaşarsınız ki? Bu çok ilkel yaklaşım biçimidir. Ama şu anda ön planda olan bu. Akıl her şey mi? Aklını kullanamayanların bile akla yaptığı eleştiriyi aklıyla yaptığının farkında mı? Aklını kullanamayanların aklı eleştirmeye hakları olur mu? Akla yönelik eleştiriyi akılla yaptığının bile farkında değilse o sorumlu sayılmaz, kafanızı yormayın. Kur’an’ın üçüncü armağanından söz edeceğim. Müslüman kültürün en çok ihmal ettiği noktadır. Bence şiddetin ve terörün de kökünde yatan en temel sebeptir. Üçüncü nokta, Kur’an’la birlikte dünya sihirli bir dünya olma vasfını kaybetmiştir. Yani aslında sekülerlik falan diyoruz ya, eğer düşünce bağlamında sekülerliği dünyevileşme, sekülerliği dünyayı dünya olarak algılama gibi düşünecek olursanız, bunun kapısını aralayan aslında Kur’an’dır. Burada sekülerliği meşrulaştırmak anlamında söylemiyorum. Derdim, şu bağlamda artık dünya Kur’an’la birlikte sihirli dünya olma vasfını kaybetmiştir. Müslüman’ın dünya ile ilişkisi birebir gerçeklik ilişkisidir. Bundan dolayı çok kısa süre içerisinde Müslümanlar deney gözlem ve bilim alanında muazzam bir birikim elde etmişlerdir. Eğer bugün hâlâ geçmişe yönelik baktığımızda böyle pırıltılı alanlar görebiliyorsak işte bu alanlar Kur’an’ın bu üç ilkesi doğrultusunda Müslümanların birikim sağladığı alanlardır. Birikim bugün bile parlıyor. Bugün bile İbn-i Sina’nın, Farabi’nin büyük Biruni’nin önünde dünya hâlâ şapka çıkartıyorsa, bu tesadüfi değildir. Muazzam bir şey var orada. Ama biz bugün tamamen mitolojik bir dünya algısına döndük. Bunun da sebebi hayatın önce din alanında sonra hayatın tümünde rasyonaliteyi kaybettik. Bu çerçevede aklıma gelen Hegel’in sözünü hatırlatayım, “Tanrı kavramı çarpık olan bir toplumun, devleti de hükümeti de kanunları da çarpık olur.” Aslında bu dinin paradigma şeklinde gördüğünün çok açık kanıtıdır. O zaman hiç sağa sola gidip kimseyi suçlamaya hakkımızda yok, yetkimiz de yok. Diyorum ki, gelin, Kur’an ortada mı, ortada. Aklımız başımızda mı, başımızda. Hz. Muhammet Aleyhisselam Kur’an’ın ifadesi ile en güzel örnek mi? Daha ne istiyoruz ki? 14 asırlık deneyimi buyurun eleştiri süzgecinden geçirelim. Buradaki evrensel boyutları taşıyanları yukarı taşıyalım. Ne çıkacak karşımıza biliyor musunuz? Bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz eleştirel düşünce çıkacak. Din alanında ne için sorgulayamadığımızın köklerini bulacağız. Bununla alakalı iki örnek vereceğim ve ondan sonra sözümü bitireceğim. İmam-ı Azam ve Ebu Hanife bana göre düşünce tarihinde Müslümanların en büyük kafalardan ikisidir. Diyor ki her hangi bir konuda görüş beyan ederken: “Ben şu şu delillere dayalı şu sonuca ulaştım.” Çok merak ettim neden böyle düşünüyor diye. Sonra gördüm ki Kur’an düşünecekseniz delillere dayalı düşünün diyor. Elinizde bir belge var mı, diye soruyor Kur’an. Ebu Hanife bunu çok iyi yakalamış. Kur’an diyor ki, zanla hareket etmeyin. Zannın bir kısmı günahtır. Eğer Müslüman insan düşünecekse elinde belge olacak, bilgi olacak verilere dayalı konuşacak. Boş konuşmak yok. Zanla hareket etme yok. Ebu Hanife bunu iyi fark etmiş. Diyor ki “Kim daha sağlam bir delille bir sonuç getirirse getirsin, bunu kabul ederim.” Ve bu lafta kalmıyor, biliyor musunuz? Öğrencileri zaman zaman itiraz ediyorlar. Üstat bu konudaki görüşünüze katılmıyoruz diye. Oda diyor ki, “O zaman sebebini söyleyin, delilinizi ortaya koyun.” Söylüyorlar. Doğru söylüyorsunuz diyor ve o zaman ben sizin görüşünüze katılıyorum. Buradan çıkan sonuç nedir? Bir İmam-ı Azam bir Ebu Hanife, söylediklerinin din olmadığının farkındaydı. Kendisine vahiy geldiğini iddia etmiyordu. Bu da güncel yaygın Müslümanlığın en ciddi açmazıdır, aslında. Yani Müslümanların tamamı Allah’tan vahiy beklemektedir. Hem diyoruz ki, Hz. Muhammet son peygamberdir, Kur’an’la birlikte vahiy kapısı kapanmıştır. Diğer taraftan da hep vahiyle hareket ediyoruz. Herkes her sözün vahiy olduğunu düşünüyor. Böyle bir açmazla karşı karşıyayız. Ebu Hanife bu söylediklerinin vahiy olmadığının farkındaydı. Talebeleri itiraz ettiği zaman da doğruyu söylüyorlarsa onların görüşüne katılırdı. Bu sözün sahabe dönemindeki köklerini merak ettim. Karşıma birçok örnek çıktı. Bir tanesi, Bedir savaşı öncesi gerçekleşir. Hz. Peygamber hicret sonrası güçlü bir haberleşme ağı kurar. Adeta Mekkelilerin nefes alışlarından bile haberdar olmaktadır. Mekke’den çok güçlü bir ordunun çıktığını haber alır. Ordu yaklaşır ve öncü kuvvetleri görülür. Hz. Peygamber de o orduyu, iyi bir stratejik plan yaparak Bedir kuyularının olduğu alanda karşılamaya karar verir. Ve karargâh kurulur. O sırada savaş tecrübesi yüksek bir zat Peygamberimizin yanına yaklaşır. Şunu sorar: “Ey Allah’ın elçisi burada karargâh kurulması vahiyle mi belirlendi?” Cevabı; “Ben burayı uygun gördüm.” O zaman sahabenin duruşu çok nettir. “Ey Allah’ın elçisi, burası karargâh için uygun bir yer değil.” Peygamberimiz kızmaz öfkelenmez. Der ki; “Neden öyle düşünüyorsun?” “Bakın öncü kuvvetlerin ucu göründü geliyor. Karşı tepeyi karargâh olarak seçerlerse Bedir kuyularının kontrolü kimde olacak? Karargâhları orası olursa onlarda olacak. Savaş uzayacak olursa ordunun su ihtiyacını nasıl karşılayacağız?” Peygamberimiz doğru söylüyorsun, der. Karargâh yeri değiştirilir. Bu yüzden Kur’an, Peygamberimize ashabınla istişare et, der. Hangi konuda? Bu tür meselelerde. Yani istişarenin özü budur işte. Vahiy söz konusuysa kimsenin bir derdi yok. Vahiy söz konusu değilse istişare oluyor.

         

        Şu anda somut bir öneridir bu. Bir buçuk milyar Müslüman gerçekten de kölelikten kurtulacaksa Türkiye’nin kaderidir. Eğer Türkiye bu tür meselelerin içinden çıkacaksa yani bundan sonraki süreçte Müslümanların içindeki IŞİD’lere, Türkiye’yi kurban etmek gibi bir niyetimiz yoksa o zaman yapacağımız iş, din alanında eleştirel düşünceyi geliştirmektir. Kur’an’ın dışında vahiy muamelesi yapabileceğimiz hiçbir şey yoktur. O zaman Kur’an’ın dışında hiç kimsenin söylediği Kur’an’la eş değer olarak değerlendirilemez. Bunu kavrayabilirsek bilginin gücüne sahip olabileceğimizi düşünüyorum. Bilginin gücüne sahip olduğumuz zaman değer üretebiliriz. Yeni IŞİD’lerin olmaması, bilginin gücüne sahip olmaya ve değer üretmeye bağlıdır.

         

        Teşekkür ediyorum.

         

        Prof. Dr. Recep Kılıç: Ara Konuşma

        Din açısından Hegel’e atıfta bulunduğu Tanrı hakkındaki çarpıklık, kendisini toplum ve siyaset alanında da ortaya koyar şeklinde bir paralellik vardır. Allah rahmet eylesin Nevzat Kösoğlu’nu hatırladım. Nevzat Bey’in medeniyetlerle alakalı teorisinde, tasavvurunda iman ile amel arasında kurduğu çok yakın bir ilişki vardı. Ve o ilişkide imanın muhtevasından ziyade iman eden insanların o imanlarına bağlılıkları ve onları amele dönüştürmesini önemsiyordu. Açıkçası Tanrı kavramında çarpıklık olamayacağını düşünemediğimiz bazı toplumlar var. Uzak Doğu’da var, Avrupa’da var, başka yerlerde var, ama o toplumda yaşayan insanlar huzurlu olarak yaşayabiliyorlar. Dolayısıyla imanın muhtevası toplumun düzeninde belki ikinci dereceye düşebiliyor. Ona da dikkat etmekte fayda var gibi geliyor bana. Bir de bu Kur’an’ı Kerim’in getirmiş olduğu yenilik açısından, bilginin bir değer olduğu söz konusu olduğunda son derece önemli. Bana Mehmet Akif’in dizelerini hatırlattı. Mehmet Akif biliyorsunuz 20. asrın ilk çeyreğine sayın genel başkan dikkat çekti. 20. asrın ilk çeyreği İslam dünyası ve özel olarak Türk dünyası olarak son derece üzüntü verici olayların gerçekleştiği bir dünyadır. Dua edelim 21. yüzyıl ilk çeyreğinde aynı şeyler gerçekleşmesin. Neye mal olacağını bilmiyoruz, yaşananların. Sosyokültürel açıdan, siyasi açıdan nelerle sonuçlanacağını bilmiyoruz. Ama o dönemde yaşananların ıstırabını yaşayan ve dile getiren Mehmet Akif: “Milletlerin ikbali için evladım, marifet bir de fazilet iki kudret lazım.” diyor. Bugün marifet farz edelim var da fazilet meçhul. Bilgi ve ahlakın olmaması cemiyetler için sonu düşünülemeyen felaketlerin ortaya çıkmasına yol açar. Ama özellikle bilgi var da fazilet yoksa felaketlerin ortaya çıkmasına yol açar. Bana sorarsanız Orta Doğu’da yaşananların sosyokültürel arka planında, bilgiye sahip olup da evrensel ahlak ilkelerine sahip olmayan toplumların da manipülelerini dikkate aldığımızda, ne söylediği daha iyi ortaya çıkıyor. Şimdi Orta Doğu’da yaşananların yakın vadede bu coğrafyayı yakından ilgilendiren sonuçları var ve ortaya çıkacak. Ama bunu bir de küresel ölçekte İslam algısının ortaya çıkmasına yol açan sonuçları var. Yani İslam ve İslam’ın değerleri; İslam’ın insanı sanki birlikte yaşamanın ortak değerlerine sahip olmayan, birlikte yaşamayı mümkün kılmayan bir takım faaliyetler içinde gösteriliyor. Bunun adı İslamofobi. Yaşanan olaylar İslam şiddeti algısının ortaya çıkmasına da yol açıyor. Bu, medeniyetler çatışması adı verilen teoride kastedilenden çok daha önemli sonuçların ortaya çıkmasına yol açacak bir durumdur. Söz, Prof. Dr. Cemal Tosun Bey’in.

         

        Prof. Dr. Cemal Tosun[4]

        Bütün dünyada bir İslam ve Müslüman korkusu yayılmak ve yerleştirilmek isteniyor. Dünya insanları, Müslümanlar özellikle de kültür Müslümanları dâhil olmak üzere, İslamofobi/İslamophobia kavramı çerçevesinde İslam’dan ve Müslümanlardan korkar hâle getirilmeye çalışılıyor. İslam bir tehdit, bir tehlike olarak gösteriliyor. Neye tehdit, neye karşı tehlike? İnsani değerlere karşı tehdit, dünya barışına karşı tehlike. İnsani değerler, medeniyetler çatışmasında var sayılan taraflardan birinin ürettiği ve sahip olduğu değerler olarak kabul ediliyor. Bu Yahudi-Hristiyan Batı medeniyetidir ve onun ürettiği değerlerdir, deniliyor. Karşı tarafa ise İslam medeniyeti yerleştirilmiş durumda. İslam medeniyeti, dini ile kültürü ile ve mensupları ile insani değerler için, dünya barışı için tehdit olarak görülüyor ve gösterilmeye çalışılıyor.

         

        Medeniyetler çatışmasını İslam medeniyeti ve Müslümanlar ilan etmedi. Şu an var olduğu görülen savaşı kastediyorum, tarihte benzer anlama gelebilecek savaşlar Müslümanlar tarafından da ilan edilmiş olabilir. Bu konuda yazılıp çizilenler, medeniyetler savaşının kurgulanmış bir savaş olduğuna işaret ediyor. Eğer ortada bir savaş varsa ve savaşın iki tarafı söz konusuysa düşmanın üzerine saldırabilmek için meşru gerekçelerin olması lazım. Eğer meşru gerekçeler olmaksızın insanlara saldırılırsa zalim duruma düşülür, zulmeden durumuna düşersiniz. Bir görmez, iki görmez ama insanlar bunu sonuçta görürler. Siz zulmediyorsunuz derler. Dolayısıyla saldırmadan önce karşı tarafın ki, mevcut durumda bu İslam medeniyeti ve Müslümanlar oluyor, gerçek bir tehdit olduğunu göstermek lazım. İşte üretilmek ve yayılmak istenen İslamofobi, bu amaca yönelik bir araçtır. İslam’la, Müslümanlarla terörü, şiddeti ve saldırganlığı bir arada gösterip bir korku ve dehşet kültürü yaratmak; İslam ve Müslüman tehdidini bertaraf edecek kurtarıcılar beklentisi oluşturmak ve en sonunda, bu tehdidi yok etmek üzere yapılanları meşru göstermek… İslamofobi’nin arkasındaki temel saikler bunlardır.

         

        İslamofobi’nin oluşmasında/oluşturulmasında kimler ve neler rol oynamaktadır? Bu soru aynı zamanda kurgu mu gerçek mi sorularının cevabı açısından da önemlidir. İslamofobi bir kurgu mu yoksa gerçek mi, diye de sorulabilir. Kurgu açısından bakıldığında daha çok Batı medeniyetini fail görme eğilimi ortaya çıkar. Medeniyetler savaşını kurgulayanlar İslamofobi’yi de kurgulayanlardır. İslamofobi bir gerçek mi, diye soracak olursa kastedilen İslam ve Müslümanlar İslamofobi ile kastedilenlere sahip midirler, olur. Bu sorulara cevap verirken iki tarafın payını ölçüp tartarak söylemek elbette mümkün değil. Ama bir din olarak İslam’ın kendisini hariç tutmak kaydıyla, her iki tarafın da rolü ve payı olduğu söylenebilir. Şöyle denebilir: Tüm kurgu, senaryo Batı medeniyeti tarafına aittir. Malzeme ve oyuncuların önemli kısmı ise Müslümanlardandır. Bu anlamda hem Hilmi Bey’in hem Hasan hocanın söylediği Müslümanlardaki şiddet kültürünün İslamofobi gerçeğinde katkısı vardır. İslamofobi’nin yaratılması için kullanılan malzemenin hemen hepsini Müslümanlar yapmaktadır. Bunlardan bir kısmı Müslümanların İslam anlayışlarındaki yanlışlarından kaynaklanmaktadır; yani Müslümanların kendilerinden kaynaklıdır. Bir kısmı ise yine yapanlar Müslümanlar olmakla birlikte, Batı medeniyeti tarafının yönlendirmeleriyle meydana gelmektedir. Mesele hata ve yanlış yapma/yaptırma üzerine kurulmuştur. Bir söz vardır: “Eğer düşmanınız hata veya yanlış yapıyorsa bırakın yapsın.” Düşmanınız hata yapsın ki, ona karşı yaptıklarınız meşruiyet kazansın. Eğer düşmanınız/rakibiniz/karşı taraf hata yapmıyorsa, yapmaya zorlarsınız. Batı medeniyeti tarafından bakarsanız bu şu anlama gelir: Medeniyetler savaşında rakibiniz olan Müslümanları insani değerler ve dünya barışı konusunda hata ve yanlış yapmaya zorlarsınız ki, onlara yapacaklarınız meşru görülsün, zulüm olarak değerlendirilmesin.

         

        Aslında Müslümanların da Batı medeniyetine saldırdığı söylenebilir. Ama onlarınki böyle sistematik değildir. Onlar Batı’ya kızarlar, söverler ama ne Batı’ya saldıracak yöntem ne de araç gereç geliştirirler. Daha çok da bunu kendi içlerinde Batıcı ilan ettikleri insanlara saldırarak gerçekleştirirler. Bu da aslında Batı’ya değil kendine bir saldırıdır. Aynı zamanda şiddet ve insani değerler konusunda Batı’nın iddialarına hizmet eder, bu tür saldırılar.

         

        İslamofobi denilen şeyin, -biraz sonra değineceğim ama- bir araç olarak kullanıldığını söylemek mümkündür. İslamofobi araçsallaştırılmıştır. Araçsallaştırmanın işlem basamakları olarak şöyle bir akıştan söz edilebilir: İslam korkusu yaratmak ve bu korku vasıtasıyla insanları, özelliklede Batı medeniyeti mensuplarını İslam’a ve Müslümanlara mesafeli kılmak üzere harekete geçersiniz. Bunun için Müslümanların tarihte yaptıkları endişe ve tehdit olarak algılanabilecek olayları kullanırsınız. Bu yetmez. Güncel tehdit algısı için potansiyeli olan bazı Müslümanları hataya ve yanlışa teşvik edersiniz. Yeterli ortam oluşunca Müslümanların yaptıkları yanlışları insaniyet adına (!) düzeltmek üzere, “demokrasi getirmek”, “insani değerleri korumak” benzeri kavramlar altında eyleme geçersiniz.

         

        Nereden çıktı bu İslamofobi? Araştırmalara baktığımız zaman tarihten beri İslam ve Türk korkusu vardır, Batı kültüründe. Kavram olarak İslamofobi’nin 1910’larda Fransızcada kullanılmaya başlandığı söyleniyor. Özellikle İran devrimi, Salman Rüşti’nin idam fermanı gibi olaylarla kavramın olgunlaştığı ve İngiltere’de 1997 yılında yayımlanan bir raporda İslamofobi’den küresel bir tehdit olarak söz edilmeye başlandığı görülmektedir. 2001’deki lanet olaydan sonra daha sistematik hâle getirildiği söylenir.

         

        Nedir İslamofobi’deki İslam tanımı? İslam; durağan, yabancı, saldırgan ve gerici bir dindir. İngiltere’de 1997’de yayımlanan raporda ilk tanımın ögeleri bunlar. Daha sonra buna eklemeler yapılarak İslamofobi kavramı geliştirilmiştir. Batı’da İslamofobi kavramı yanında, İslam kritiği, anti-İslamizm gibi kavramların veya Almancadaki İslam düşmanlığı anlamına gelen Islamfeindlichkeit kavramının ortaya çıktığını görüyoruz. Konu ile ilgili tartışmalarda İslamofobi’nin İslam eleştirisi üzerinden devam edip bir anti-İslamizm’e doğru gidip gitmediği, tarihteki antisemitizmin yerini anti-İslamizm’in alıp almayacağı ve hatta bir Müslüman Holacoust’una varıp varmayacağı tartışılmaktadır. Anti-İslamizm’in rasizm ile aynı karakteri göstermeye başlayıp başlamadığı tartışılıyor ve deniyor ki, böyle olduğunu iddia edemeyiz ama emarelerini de inkâr edemeyiz. Yani İslamofobia, şu anki hâliyle anti-İslamizm değildir. Anti-İslamizm dediğiniz şey de bir rasizm ya da anti-semitizm olmayacaktır ve olmaz deniyor ama benzer göstergeleri de öne çıkardığını söyleyenler var. Mesela deniyor ki: Rasizm’de ne vardır? Belli ırkların belirgin özellikleri, renk, saç, giyim-kuşam vb. belirteçtir, görünce saldırılır. Acaba İslam’ın ve Müslümanların bazı simgeleri ve özellikleri, cami, minare, başörtüsü gibi Rasizm’deki ırk özelliklerinin yerine geçmeye mi başladı? Almanya’da Dresden kentinde başörtüsüyle dolaşan bir bayan sokak ortasında öldürülüyor. İsviçre’de minare yapımı halk oylamasıyla yasaklanıyor. Almanya’da cami kundaklama hareketleri artıyor. Bütün bunları global ölçekteki İslamofobi çerçevesindeki politikaların sonucu olarak değerlendirmek mümkün müdür? Bu politikalar ve olaylar insanlarda sürekli İslam’a ve Müslümanlara karşı mesafe koyma duygusunu körüklemekte midir? İnsanlar artık şu noktaya doğru geldi: Demek ki İslamofobi gerçekmiş. Orta Doğu’da yaşananlar açıkça bunu göstermektedir. Humeyni devrimi; Salman Rüşti olayı, karikatür krizi gibi olaylarda gösterilen tepkiler de haklıymış. Müslümanlar gerçekten böyleymiş. İslam coğrafyası da maalesef kendi içindeki dinamikleri doğru yürütemediğinden Batı’nın İslamofobi’yi araçsallaştırılmasına hizmet etmektedir.

         

        Müslümanlar kendi içlerinde çatışıyorlar. Müslümanlar gün geçtikçe gerçekten insani değerler konusunda sıkıntılı olduklarını kendi eylemleriyle, düşünceleriyle gösteriyorlar ve ispat ediyorlar. Burada bir şiddet teolojisinden bahsetmek mümkün. Belki Müslümanların kasıtlı olarak bir şiddet teolojisi yaptıklarını iddia edemeyiz. Ama yaptıkları teoloji, özellikle de bazı Müslüman ülkelerdeki teolojiler, bir şiddet teolojisi ya da şiddetin beslendiği bir teoloji ya da şiddeti engellemeyen bir teoloji gibi değerlendirilebilir. Söylenebilecek en hafif söz: şiddeti engellemeyen bir teoloji söz konusu. Bu şiddet teolojisi, Müslümanların cihat adına yaptıklarını iddia ettikleri, insani değerlere aykırı görülen eylemleri meşrulaştırmakta bir araç olarak kullanılıyor. Bütünlükten uzak, akılcılıktan uzak, eleştirellikten uzak sadece İslam’ın belli bazı değerlerini ya da Kur’an’ın belli ayetlerini ya da bazı hadisleri çekip çıkarıp bunun üzerine kurulan bir teolojiden hareket ediliyor. Hilmi Bey, IŞİD’in çıkardığı Dabık dergisinden söz etti. Bunu duyunca aklıma geldi söylemek istedim: IŞİD hareketinde Dabık simge bir değer taşıyormuş. Dabık bir yer adı. Kobani yakınlarında. Mercidabık savaşı bu yer ile alakalı olabilir. İşte içinde yer olarak “Dabık”ın zikredildiği bir hadis söz konusu. Bu hadiste Dabık mevkiinde Müslümanlarla Rumların savaşacağı ve Müslümanların kalan üçte birinin Rum’u yeneceği bildiriliyor. Çeşitli yorumlar söz konusu, detayına girmeyeceğim.

         

        IŞİD hakkında yayımlanan bazı rakamlar var; Tunus’tan şu kadar, Fas’tan bu kadar, İngiltere’den şu kadar, Amerika’dan bu kadar, Pakistan’dan, Çeçenistan’dan şu kadar insan o bölgeye savaşmak için gitti, deniyor. En az giden Türkiye’den. Hâlbuki Türkiye bu konuya daha hassas, daha yakın, problem kendisinin içerisinde, ama en az giden Türkiye’den olduğu söyleniyor. Neden olabilir? Herhâlde burada, beğenmesek de bir sürü eksiklerine rağmen Türkiye’deki din ve ilahiyat eğitiminin büyük bir katkısının olduğunu söyleyebiliriz. Bir diğer etki ise çözümü çok zor olan ötekileştirilmiş, sömürülmüş, ezilmiş insanların bulunduğu bölgelerde, niçin Pakistan veya Afganistan medresesinden böyle bir teoloji daha kuvvetle muhtemel çıkıyor? Çünkü sistem dışına çıkarılmış, bir vadiye hapsedilmişsiniz ve yok sayılmışsınız. Türkiye’de eğitimde bir tevhit yapmaya kalkmışsınız, hatalarınız olmuş. Neden Almanya’daki 4 milyon Müslüman’dan bu kadar çok genç oraya gidiyor? Çünkü dışlanmışlığı, ötekileşmişliği yaşayan insanlar oldukları için ve öğrendikleri İslam muhtevası ve öğrenme yöntemleri kendilerine başka bir seçenek sunmadığı için böyle bir şey ortaya çıkıyor. Çözüm; benim kanaatim, barış teolojisi diyebileceğimiz bir teolojiden geçer. Barış teolojisinden kastettiğimiz, insanların dini kendi asıl kaynaklarından, tarihi tecrübeden bigâne kalmaksızın akılcı bir şekilde ve bütün ilgili bilimleri işin içine katarak bir teoloji ortaya koyabilmektir. Türkiye bu konuda tarihten beri önemli adımlar atmıştır. Ama bundan sonraki adımların nereye gideceği bence çok da net değildir. Daha iyi din öğreteceğiz diye mevcut sistemimizi nereye doğru evrilmeye çalışıldığı konusunda kafa yormak gerekmektedir. Oryantalizmi bilmeden, oksidentalizm yapmadan ne düşmanı tanırsınız ne düşmanın sizin hakkınızdaki planlarını öğrenebilirsiniz. Sadece İslam ilahiyatının temel İslam bilimlerinden, onu da biraz daha dindar olsun diye Arapça kaynaklardan ilahiyat eğitimi yapmaya çalıştıkça herhâlde Pakistan, Afganistan, Cezayir, Tunus, Libya bize yaklaşacağına biz onlara daha çok yaklaşırız.

         

        Bütüncül, akılcı, bilgiye değer veren ve gerçekten bu konuda bilgi üretmeyi, insanlığın sorunlarını çözmeyi amaçlayan sorun merkezli teoloji, ilahiyat eğitimi yapmak en önemli çözüm yollarından birisi olarak görünüyor. Aynı şekilde ötekileşmişliği yaşamış, duygusal açıdan bastırılmış insanların belki böyle bir eğitimle kurtarılmaları da çok zordur. Yani onlar için de ayrı eğitsel tedbirleri düşünmek lazım. Onlarda bir farkındalık ve bilinç oluşturacak, sadece bilgi değil, sadece eleştiri değil, dolayısıyla duygu ve akıl dünyasının birlikte ele alan bir barış teolojisi eğitimi söz konusu olabilir.

         

        Sözün özü; bir yabancı makalede diyor ki, İslam’dan korkmalı mı? Cevap: Hayır! İslam’dan korkulmaz; İslam korkulası değildir. Ama korkulacak çok sayıda Müslüman olduğunu söylemek gerekir. Korkulacak çok sayıda İslam grubu ve İslam yorumu olduğunu söylemek gerekir. İslam terörizmle bir araya gelmez, bir arada anılamaz gibi söylemler doğrudur, ama çözüm değildir. Çözüm İslam’ın gerçekten barış dini olduğunu sözde ve eylemde gösteren teolojiler üretmektedir. Âdem’in çocukları birbirlerini öldürdüklerinde öldürülen kardeş diğerine: sen beni öldürsen de ben sana bir şey yapacak değilim demişti. Bazı din mensupları diyorlar ki biz barış diniyiz, bir yüzümüze vurursanız öbür yüzümüzü de çeviririz. Çeviriyorlar mı, pek de öyle gözükmüyor. Bir yüzümüze vurduklarında, vurmak için diğerini çevirdikleri ise vaki. Bari kendi dinimizi gereği gibi öğrenelim. Ama bunu dünya gerçekliği içerisinde öğrenelim. Ondan sonra da medeniyetler savaşı olacaksa olmasın, ama eş/denk güçler hâlinde olsun. Kendi dininin cahilleri ile savaşamayan bir medeniyet kiminle neyin savaşını, nasıl yapsın ki? Teşekkür ediyorum.

         

        Prof. Dr. Recep Kılıç

        1982 yılının ramazan ayında Eyüp Cami’sinde vaaz veriyorum ve bir ayeti kerimeyi yorumlamaya çalışıyorum. “Siz onlara karşı bir güç hazırlayın, gücünüz yettiği kadar atlardan hazırlayın. Sonra bunlarla: 1) Allahın düşmanlarını korkutursunuz, 2) kendi düşmanlarınızı, 3) sizin bilmediğiniz fakat Allahın bildiği düşmanlarınıza karşı caydırıcı güç oluşturursunuz.” Bunu anlatırken namaz öncesi Eyüp Cami’sinin ikinci katında ilk safın üniformalı askerlerle dolu olduğunu gördüm. Birden kendi kendime rahatsız oldum. Askeri literatürü kullanıyorum, ama beni dinleyen askerler de var. Sonra 1997-1998 gibi 15 sene sonra acaba ben yanlış mı tasavvur ediyorum, hayal mi görüyordum, diye şüpheye düştüm. Bunu söylediğim dönemdeki askerlerin bıraktığı intiba “üniformalı askerler teravih namazı öncesi gelecekler, üniformasıyla vaaz dinleyecekler” bilgisini, şüpheye düşürüyordu. Sonra birlikte çalıştığımız tümgeneral bir paşamıza sorduğumda, dedi ki: “Hocam tabii ki öyle üniformalarımızla cuma namazlarına giderdik, insanlarla hemhal olurduk, ama bir şey yaşandı sanki onlar hiç yaşanmamış gibi oldu. Başka şeyler oldu.” Nereye geliyorum? Evet, burada meselenin dini açıdan, inanç açısından pek çok şeye dikkat çekildi. İslam’ın yorumlanması, anlaşılması, bu anlaşılmasında akla verilen önem, bilginin gücü bütün bunlar, Müslüman kültürün gerçekleştirmesi gereken eksiklikleridir. Çok değişik konulara temas edildi. Teşekkür ediyorum.


        


        

        [1] Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi


        

        [2] Çorum Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi


        

        [3] Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi


        

        [4] Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi


Türk Yurdu Ocak 2015
Türk Yurdu Ocak 2015
Ocak 2015 - Yıl 104 - Sayı 329

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele